Ali'nin soruları ve endişeli bakışları, kulaklarımdan içeri girip beynimin içinde anlamsız bir uğultuya dönüşüyordu.
"Aşkım, iyi misin? Yüzün bembeyaz oldu. Bir şey mi var?"
Sesini duyuyor ama anlamlandıramıyordum. Dudağımı ısırdım, avuç içlerim terlemişti. O mesaj... O lanet olası mesaj...
"Perşembe geceleri."
Daha Cumartesi'ye hazırlık yapamadan, süre daralmıştı. Demir Ademoğlu, kuralları keyfine göre değiştiriyor, beni dengede tutmak, kontrolü elinde tutmak için sınırlarımı zorluyordu.
"Ali," diye zorlukla çıkardım sesimi, boğazım düğümlenmişti.
"Kusura bakma, migrenim... geri geldi. Sanırım eve gitmem lazım. Hemen."
Ali'nin yüzü düştü.
Bu "görkemli" akşam planları suya düşmüştü.
"Ah, canım! Tabii, tabii. Hemen götüreyim seni. Ama bir ağrı kesici alalım önce, ya da doktora..."
"Hayır!" dedim, sesim istemeden sert çıkmıştti. Ali irkildi. Yumuşattım,
"Yani... sadece uyumam lazım. Karanlık ve sessizlik. Lütfen, ben eve gideyim sen burada zaman geçirmeye devam edebilirsin. Arabam dışarıda ne de olsa."
"Hayır, seni arkandan takip ederim."
Direnmedim ve kabul ettim, birlikte arkalı önlü şekilde eve doğru ilerledik. Yol boyunca düşündüğüm tek şey bu akşam celladım ve tek seyircim için dans edecektim. Öyle ki beni görmeyi hemen istemiş ve bunun için hiç zaman kaybetmemişti. Üzerimde kurduğu üstünlüğü hissedebiliyordum...
Evin önünde arabadan indiğimde, Ali'yi içeri davet etmedim.
"Hemen uyuyacağım," dedim, zoraki bir gülümsemeyle. Yanağımı öptü,
"Yarın ararım. Geçmiş olsun, aşkım," dedi. "Aşkım" kelimesi, tenimde ağır bir yük gibi hissettirdi.
Kapıyı kapattığım an, sırtımı dayayıp derin bir nefes aldım. Ev sessizdi. Üst kata, babamın odasına çıktım. Kapı aralıktı. İçeride, yatağında uyuyordu. Yüzü hala şiş ve morarmıştı. Yatağının kenarına oturdum, elini tuttum. Soğuktu. İçim acıdı. Bu adam, beni hiçbir zaman istediğim baba olmamıştı, ama bu, onun başına gelenleri hak ettiği anlamına gelmiyordu. Ve ben, onu kurtarmak için, kendimi daha büyük bir tehlikenin kollarına atıyordum çünkü bana aile olarak kalan tek kişiydi.
Saat 21:00 olduğunda, hazırlanmaya başladım. Ne giyeceğimi bilemiyordum. Dans edecektim, bale kıyafetlerimi mi giymeliydim? Yoksa sıradan kıyafetler? Sonunda, siyah, sade bir tayt ve siyah bir atlet giydim. Üzerime de uzun, kalın bir hırka aldım. Bu, bir performanstan ziyade bir idama gidiş gibi hissettiriyordu.
Arabanın anahtarını alıp dışarı çıktım. Hava soğuk ve keskindi. Tam arabaya bineceğim esnada bir adamın bana seslendiğini işittim,
"Hanımefendi!"
Başımı çevirip o yöne baktım.
"Demir Bey sizi benim almamı istedi, lütfen buyurun."
Arabanın açılmış arka kapısını gösterdi.
"Kendi arabamla gelebilirim."
"Bunu Demir Bey ile konuşursunuz hanımefendi, bu konu beni aşan bir konu ve sizi götürmekle görevlendirildim. Lütfen zorluk çıkartmayın."
Tek kelime etmedim, adamın beni götürememesi halinde başına gelebilecekleri düşününce konu berbat bir hal aldı. Arabamdan uzaklaştım ve adamın yanına doğru gittim. Ben ona yaklaşınca bir adım geri çekildi. Bu tavrına bir anlam verememiştim.
Garipseyerek bakınca durumu açıklama gereği duymuş olacak ki ben sormadan cevap verdi,
"Demir Bey'in emridir. Size gereğinden fazla yakın durmamız yasak."
"Patronunun tedaviye ihtiyacı var."
Daha fazla uzatmadan arabaya bindim ve yola çıktık.
Adamın kullandığı lüks araba, sessiz ve kaygan bir gölge gibi şehrin ışıkları arasında süzüldü. İçerisi buz gibiydi, şoförle aramdaki mesafe hissedilir bir gerilim yaratıyordu.
"Demir Bey'in emridir."
Bu cümle, onun kontrolünün ne kadar mutlak olduğunu bir kez daha hatırlatmıştı. Pencereden dışarı bakarken, Sibel'in o kibirli yüzü gözümün önüne geldi. Şu an, o ve babası, Demir'le bir yemekteydiler belki de. Ben ise onun için dans etmek üzere, bilinmezliğe doğru gidiyordum.
Malikanenin önüne geldiğimizde, kapılar sanki hissedilmiş bir varlığın gelişiyle açıldı. İçeri adımımı attığımda, bu seferki karşılayış farklıydı. Ortalıkta iri yarı adamlar yoktu. Onun yerine, kibar duruşlu, yaşlı bir hizmetli beni karşıladı. Yüzünde profesyonel bir nezaket vardı.
"Hoş geldiniz, hanımefendi. Ben Neriman. Demir Bey sizi bekletmememizi tembihledi."
Sesı yumuşak ama mesafeliydi.
"Teşekkür ederim," diye mırıldandım, etrafa bakınırken. İhtişam hala her yerde hissediliyordu, ama şimdi daha sakin, daha planlı bir havası vardı.
"Yolculuk yorucu olmuştur. Bir şeyler yiyip içmek ister misiniz? Ya da dinlenmek?"
"Hayır, teşekkürler," diye hızla cevapladım. Midemde bir kelebek sürüsü vardı, yiyecek bir şey alsam kusacaktım.
"Doğrudan... Doğrudan gideceğim yere gidebilirim."
Neriman'ın yüzünde anlık bir anlam ifadesi belirdi, sonra kayboldu.
"Tabii ki, hanımefendi. Lütfen beni izleyin."
Beni yine o tanıdık koridordan geçirdi, ancak bu sefer aşağıya, gösteri odasına inen merdivenlere değil, üst kata çıkan geniş bir merdivene yönlendirdi. Şaşırdım.
"Gösteri odası aşağıda değil mi?" diye sordum.
"Evet, hanımefendi. Ama önce hazırlanmanız için bir oda hazırlandı," diye açıkladı Neriman, hiç duraksamadan yürüyerek.
Üst katta, geniş bir koridorda ilerledik. Neriman, koridorun sonundaki iki kapıdan birini, diğerine kıyasla daha mütevazı görünenini gösterdi.
"Demir Bey, sizin için bu odayı hazırlattı. Tam karşısındaki oda ise kendisinindir."
İçimde bir ürperti dolaştı. Tam karşısındaki oda onundu. Bu kasıtlı bir seçimdi, şüphesiz. Kapıyı açtı. İçeri girince, nefesim kesildi.
Oda güzeldi, zarif mobilyalarla döşenmişti. Ama beni asıl dehşete düşüren, odanın bir köşesinde duran ayaklı askılıktı. Üzerinde, birkaç tane bale kıyafeti asılıydı. Hepsi benim beden ölçülerime göreydi, pahalı kumaşlardan yapılmıştı. Daha da kötüsü, askılığın yanında, yatak vardı. Bu sadece bir soyunma odası değildi. Bu, benim için hazırlanmış bir yatak odasıydı. Demir, benim burada, onun tam karşısında, sadece dans etmek için değil, kalabilmek için de bir alan yaratmıştı. Dehşet ve bir o kadar da tuhaf bir şaşkınlık içinde, kıyafetlerden birine dokundum. Kumaş, tenimde ipeksi bir his bıraktı.
"Üzerinizi değiştirebilirsiniz, hanımefendi," dedi Neriman, kapıda bekleyerek.
"Demir Bey biraz gecikecek. Sibel Hanım ve babasıyla olan yemekleri uzamış."
Sibel'in ismini duymak, içimdeki öfkeyi ve kıskançlığı yeniden alevlendirdi. Demir, beni burada bekletirken, Sibel'le yemek yiyordu. Bu bir güç gösterisiydi. Beni, onun dünyasında ne kadar önemsiz ve beklemeye mahkum olduğumu hatırlatmak için yapılmış bir hamle.
"Teşekkürler," diye tek kelime ettim, sesim gergin.
Neriman, saygılı bir baş hareketiyle çekildi ve kapıyı kapattı. Yalnız kaldığımda, hızla üzerimi değiştirmeye karar verdim. Sahnede giymem için bırakılan kıyafeti seçtim - koyu kırmızı, dökümlü bir tütü ve eşleşen bir corsage. Kıyafetler mükemmel uyuyordu, sanki bana özel dikilmişlerdi. Bu, rahatsız edici derecede kişiseldi.
Üzerimi değiştirip aşağı indiğimde, gösteri odasına giden yol artık tanıdık geliyordu. Ağır çelik kapıyı itip içeri girdiğimde, sahne yine tek bir spot ışığıyla aydınlatılıyordu. Ama bu sefer, sahnenin arka planı değişmişti. Devasa bir dijital ekran, Kuğu Gölü balesinden bir sahneyi, orman gölünü ve hüzünlü kuğuları gösteriyordu. Odette'nin dansı. Hangi temayı seçeceği belli olmuştu: Masumiyetin tuzağa düşürülüşü ve hüzün.
Sahnenin tam ortasında, ışığın altında, bale patikleriyle birlikte duran kırmızı tütüyü gördüm. Yanında, zarif bir not vardı: "Beklemeden hazırlan."
Demir hâlâ yoktu. Sibel'le olan yemeği devam ediyordu. İçimde bir isyan dalgası kabardı. Beni burada, onun gelmesini beklerken, bir performans nesnesi gibi hazır bekletiyordu.
Sahneye çıktım. Spot ışığın sıcaklığını hissettim. Dijital ekrandaki kuğular sessizce yüzüyordu. O kocaman, boş salonda, devasa koltuk hâlâ boştu. Beklemek dayanılmazdı. Yapmam gerekeni yapmak, belki de biraz olsun kontrolü elime almak için bir yol olabilirdi.
Sahnenin kenarına oturdum, ayaklarımı aşağı sarkıttım. Soğuk sahne kenarı tahtası tenime değdi. Kırmızı tütümün etekleri yere sarkıyordu. Gözlerimi, Demir'in geleceği kapıya dikerek beklemeye başladım. Her saniye, içimdeki gerginlik ve öfke biraz daha artıyordu. Onun için hazırdım. Ama o, başka bir yerde, başka biriyle vakit geçiriyordu. Bu bekleyiş, sessiz bir işkenceydi. Ve en kötüsü, onun gelişini beklerken, bir parçamın onu gerçekten merak ettiğini, bu absürt ve tehlikeli oyunda bir sonraki hamlesini görmek istediğimi hissetmemdi. Bir saat sonrasında merdivenlerden bir tıkırtı duyuldu.
Kapıdan giren ayak sesleri, odadaki sessizliği aniden paramparça etti. Kalbim, göğüs kafesimden çıkacakmış gibi hızla çarpmaya başladı. Demir Ademoğlu, karanlığın içinden süzülerek çıktı. Üzerinde gece yemeğine uygun, kusursuz kesimli koyu renk bir takım elbise vardı. Yüzünde, Sibel ve babasıyla geçirdiği zamanın getirdiği bir yorgunluk ya da sıkıntı ifadesi yoktu; aksine, daha keskin, daha tehlikeli görünüyordu. Hafif bir alkol kokusu, ona yaklaştıkça hissediliyordu, ama sendeleyecek kadar değil, sadece kontrollü güvenini biraz daha pervasızlaştıracak kadar.
Beni sahnenin kenarında, ayaklarımı sarkıtmış halde görünce, kaşları hafifçe kalktı. Bir anlam ifadesi değil, daha çok bir gözlemdi. Hiçbir şey söylemeden, o devasa, kraliyet koltuğuna yöneldi. Oturdu, bacak bacak üstüne attı. Yanındaki küçük masada duran şişeden, kristal bir bardağa koyu renkli bir içki doldurdu. İlk yudumu aldı, gözleri bana dikiliydi.
"Başla," dedi. Sesi, odanın soğuk taşlarına çarpıp bana ulaştı. Sanki bir efendi, hizmetkârına emir veriyordu.
Sonra, elindeki uzaktan kumandayı kaldırdı, minik bir düğmeye bastı. Anında, odanın her yanına yayılan, yüksek kaliteli bir ses sisteminden Kuğu Gölü'nün o hüzünlü, dramatik melodisi yükseldi. Müzik, dijital ekrandaki görüntüyle mükemmel bir uyum içindeydi. Beni saran bir dalga gibiydi.
İçimden dualar etmeye başladım. Lütfen bitsin. Lütfen çabuk bitsin. Ayağa kalktım. Spot ışığın altında, kırmızı tütümün hafifliğini hissettim. İlk pozisyonu aldım.
Ve dans ettim.
Bedenim, yılların eğitimiyle hareket ediyordu. Her pliè, her arabesque, her dönüş, teknik olarak kusursuzdu. Ama bu sefer farklıydı. İçimdeki öfke, korku, çaresizlik ve o absürt kıskançlık, hareketlerime yansıyordu. Odette'nin hüznü, benim hüznümle birleşiyor, dansım sadece bir hikaye anlatmıyor, bir çığlığa dönüşüyordu. Gözlerimi, bir an olsun ondan ayırmadım. Onun büyülenmiş bakışlarını görebiliyordum.
Demir, koltuğuna gömülmüş, bardağını yavaş yavaş, ama sürekli olarak doldurup içiyor, gözlerini benden ayırmıyordu. Bakışları, tenimde fiziksel bir temas gibiydi. İnceleyen, parçalara ayıran, sahiplenen bir bakış. Alkollü olması, o kontrollü maskesini bir parça kaldırmış, altındaki yoğun, şehvetli ve tehlikeli ilgiyi ortaya çıkarmıştı. Ben dans ettikçe, o da kendi içki ritüeline devam ediyor, adeta performansımla besleniyordu.
Nefes nefese kalmıştım. Alnımdan ter süzülüyor, kalbim göğsümde çırpınıyordu. Son pozisyonda, sahnenin tam ortasında, ışığın altında donup kaldım. Müzik sona erdi. Sessizlik, müziğin yokluğundan daha yüksek sesle çınlıyordu.
Göğsüm hızla inip kalkarken, başımı dik tutarak ona baktım. Sesim, yorgunluktan titriyordu, ama gururumdan vazgeçmemiştim.
"Artık gidebilirim,değil mi?"
Demir, bir an için hiç kıpırdamadı. Sonra, yavaşça ayağa kalktı. Bardak masada kalmıştı. Sahneye doğru yürüdü. Adımları sakin ve ölçülüydü. Her adımı, kalbimin bir atışıyla senkronize oluyordu. Sahneye çıktı, bana doğru ilerledi.
Aramızdaki mesafe azaldıkça, nefesimi tutuyordum. İçimde bir ses kaçmam için bağırıyordu, ama ayaklarımı yerden kımıldatamadım. Korktuğumu belli etmek istemiyordum. Onun gücünün, benim korkumla besleneceğini biliyordum.
Yanıma geldi. O kadar yakındı ki, takım elbisesinin kumaşını, tenindeki alkolün sıcaklığını, parfümünün keskin baharatlı kokusunu hissedebiliyordum. Gözleri, yüzümde geziyor, dudaklarıma, boynuma, terle ıslanmış dekoltime kayıyordu. Bakışlarındaki şehvet ve sahiplenme duygusu, neredeyse elle tutulur kadar güçlüydü. İtiraf etmekten nefret etsem de, bedenim bu tehlikeli yakınlığa bir cevap veriyor, içimde sıcak bir dalga yükseliyordu.
"Gitmek mi?" diye fısıldadı. Sesi alçak, biraz boğuk, ama son derece nettı. "Henüz değil, Eftalya."
Bir elini uzattı, yanağıma dokunmak üzereydi ki, tam o sırada cebindeki telefonun titrediğini hissettik. Rahatsız edici bir şekilde bölünmüştü. Gözlerinde anlık bir sinir parlıyor, ama hemen kontrolü ele alıyordu.
Telefonu çıkarmadan, bana son bir kez baktı. O büyülenmiş ifade yerini, o bildiğim buz gibi kontrole bırakmıştı.
"Seni odaya götürecekler.Dinlen.Duş al, odanda bir banyo var. Sonrasında seni eve bırakırlar!"
Dönüp sahneden indi ve karanlıkta kaybolurken, ben titreyen bacaklarımın üzerinde, yalnız başıma, onun sözlerinin ve bakışlarının ağırlığı altında ezilerek kaldım. "Henüz değil." Bu iki kelime, bir sonraki randevudan çok daha fazlasını vaat ediyor gibiydi. Ve "odaya götürecekler" demesi... Hazırlanmış o oda, sadece bir soyunma odası değildi artık. O, benim için yeni bir kafesti.