|BOYNUMDAKİ DUDAKLARI|

2588 Words
EFTALYA Ali'yi eve gitmesi için zorlamaktan dolayı bariz bir şekilde kırdığımız için ona eve gittiğinde anında sızdığını bilmeme rağmen uzun ve sevgi dolu bir özür mesajı attım. Uyku gözüme girmiyordu. Saatlerdir Cemal Bey'in gelmesini huzursuz bir şekilde bekliyor ve yatakta debeleniyordum. En sonunda yanımda yatan Alara dönüp durmamdan rahatsız olduğu için söylenerek yatakta doğruldu, "Artık uyumalısın!" dediğinde sıkıntıyla iç çektim ve havaya baktım. Gün doğmak üzereydi, İstanbul'un trafiğinden çekinenler ve ayyaşlar yollara düşmüştü bile. "Uyuyamam. Uyursam uyanamam." "O zaman sen de ona kahvaltı hazırlamazsın." "Demir Ademoğlu da bana üzülür ve uykuya devam etmemi söyler öyle değil mi?" Yatakta tamamen oturur pozisyona geldiğinde esnemesini gizlemeden ağzını tamamen açtı ve gözlerini tamamen açarak bana baktı, "Bu Demir Ademoğlu nasıl bir adammış bakalım, internette boy boy haberlerinin olduğuna eminim." Arkasında kalan komodinin üzerindeki telefonuna uzandı. Gözlerimi kapattım ve bunu yapmasına odaklanmamaya çabaladım. "Onu hiç görmedin mi cidden?" diye sordum. "Benim zengin ve tehlikeli adam fantazilerim yok ayrıca sanki hayatı her ne olursa olsun mahvediyorlarmış gibi geliyor." "O kadar destekleyici bir arkadaşsın ki, teşekkür ederim." Neyden bahsettiğini anladığında dudağını büzdü ve yüzüme baktı, "Öyle demek istemedim, üzgünüm." "Biliyorum, sorun değil." Gözlerini yeniden telefonuna döndürdüğünde ekrandan yansıyan ışık şişmiş yüzünü aydınlatıyordu. Sessizce Demir Ademoğlu'nu bulmasını bekledim. Bu ülkede kaç tane boy boy haberi yapılmış Demir Ademoğlu olabilirdi ki? "Eftalya..." diyerek ağzı açıldı. Gözleri bir bana bir de telefon ekranına bakıyordu. Doğru adamı bulduğuna o an emin oldum. "Lafımı geri alıyorum. Artık zengin ve tehlikeli, kaslı, yakışıklı erkek faztazilerim var! Sen birazdan buna kahvaltı hazırlamaya mı gideceksin?! Ben de uyuyamazdım!" "Abartıyorsun." "Abartkan kişi Demir Ademoğlu! Bu adamın karşısında nasıl titremeden durabiliyorsun?!" "Adam, babamı öldürmekle tehdit ederek beni kölesi olarak kullanıyor." "Umarım seni yatakta da kölesi olarak kullanır kızım!" "Alara!" "Ali'den iyidir! Şampanyayla sarhoş taklidi yapan nişanlın sayesinde bugün midem ağzıma geldi. Sanırım bu sayede burada kalabileceğini ve seninle oynaşacağını düşündü." "Ondan ne zamandır bu kadar nefret ediyorsun?" "Ekranda görmüş olduğum görüntüden sonra elbette!" Ciddi bir şekilde yatakta doğruldum ve elinden telefonu aldım. Yüzüme şaşkın bir şekilde bakmaya başladığında kaşlarımı çattım ve telefonun ekranını kapattım, "Sen de şampanya ile kafayı bulmuş olabilir misin?" "Hayır... Sadece durumu komik bir hale getirmeye çalışıyorum." "İşe yaramıyor." "Baban nasıl bu kadar borca girdi asla anlamıyorum. Üstelik bu borcu kapatamaz mısınız? Yani bunun bir yolu yok mu?" "Var... Benim Ali Baysal ile evlenmem onun dışında bunu kapatması mümkün değil. Zaten, işleri kötüye gittiği için beni Ali ile evlendirmek istiyordu. Hatırla." "Sen de bunu kabul ettin." "Ali'nin bana olan sevgisini kabul ettim." "Ali'yi mecburi istikamet olarak görmeni kaldıramıyorum." "Sen de beni bir mafyaya itiyorsun öyle mi?" "En azından erkek..." "Alara..." "Tamam, daha fazla dalga geçmeyeceğim." "İnandırıcı gelmiyor." "İnanma zaten..." "Neden bu durumu tehlikeli bulmuyorsun?" "Seni öldüreceğine inanmıyorum ya da sana zarar vereceğine inanmıyorum. Buraya bir kostüm gönderdiğinde seni onun içinde görmek isteyen kendisiydi. Küçük düşürmeye çalışmıyordu ama küçük hissetmen için çabalıyordu. İçimden bir ses, bu adamın seni görmek için bahaneler uydurduğunu söylüyor." Küçük bir kahkaha attım, "Adamın etrafındaki kadınları görsen kendi dişil enerjinden utanırsın, ben utandım." "Hadi oradan! Bir bakanın bir daha bakmak isteyeceği bir kadınsın sen!" "Bu onun için geçerli değil ve olmamasını da tercih ederim. Bu lanet sürecin bir an önce bitmesi için sabırsızlanıyorum. Ali de durumlardan pek memnun değil ve evlilik işini öne almak istiyor. Bu konuda da ne yapacağımı bilmiyorum. Ali'ye bunu söylediğim an büyük bir fiyasko olur. Babasının nasıl biri olduğunu az çok biliyorsun, herkese rezil olmamız an meselesi haline gelir ve babamın işleri tamamen sekteye uğrar. Anlayacağın her türlü mahvolurum. Söylemesem de söylesem de..." "Yani Demir için çalışmaya mecbursun öyle mi?" "Mecburum evet." Güneş, iyiden iyiye kendini gösterdiğinde martılar da seslerini yükseltmeye başladılar. Sıkıntıyla nefes aldım ve verdim. Telefonumun çalması ise güneşin yeryüzünü aydınlatmasıyla neredeyse aynı anda oldu. Arayan'ın Demir olduğunu gördüğümde ne ara uyuduğunu ve ne ara uyandığını merak ettim, dün geceyi hareketli geçirdiğine emindim çünkü bacak arasına giden kızıl kafalının eli, kalan gecenin fragmanı niteliğindeydi. Telefonu açtım, "Cemil birazdan seni almaya gelecek. Bize geldiğinde gördüğün kadın bir haftalık bir izne ayrıldı. Kahvaltı listesi bir haftalık liste şeklinde buzdolabının üzerinde asılı. Buzdolabında ihtiyacın olan tüm malzemeler eksiksiz şekilde duruyor. Eğer beceriksiz değilsen internetten bulduğun tariflerle bunu yaparsın." Telefon yüzüme kapandığında öylece kalakaldım. Telefonu kulağımdan çektikten sonra Alara'nın yüzüne şaşkın şekilde baktım, onun da aynı şekilde bana baktığını gördüğümde kaşları çatıldı. "Ne oldu? Yakışıklı Demir'in bu tavrı seni öfkelendirdi mi?" Göz devirdi, "Çağ ötesi gibi görünüyor ancak ne yazık ki tam bir mağara insanı!" "Ha şunu bileydin!" Alara'nın tavrına her ne kadar doğru şekilde bakmak istemesem de beni dizine yatırarak durumun ciddiyetinden bahsetseydi kendimi balkondan aşağıya atmak isteyebilirdim. En azından, birimiz durumu dalgaya almayı tercih ve akıl edebiliyordu. Belki de bunu beni herkesten daha iyi tanıdığı için yapabiliyordu. Cemil'in birazdan geleceğini söylediğinde artık tahmin ettiğim net bir şey vardı, Cemil çoktan yola çıkmış oluyordu ve en fazla yirmi dakikaya kapımda olacaktı. Her zaman bunu bu şekilde yaşamıştım ama neden bana bu kadar kısıtlı zaman tanıdığını ise anlayamıyordum. Yataktan kalkıp üzerime ne giyeceğime karar vermeye çalıştım. Hava iyiden iyiye soğuduğu için kalın giyinmem gerektiğinden emindim. İçime geçirdiğim sporcu atletinin üzerine kazak giydim ve altıma da siyah tayt geçirdikten sonra saçımı balıksırtı şekilde örmesi için Alara'nın önüne oturdum. "Ne zaman biter işin?" "Neden soruyorsun?" "Unutmuş olamazsın!" Böyle bir tepki verdikten sonra bugün öğleden sonra provam olduğunu hatırladım ve kısık sesle bir küfür savurdum dudaklarımın arasından. "Gösteriye çok az kaldı Eftalya, provaları sıklaştıracak buna eminim ve sen bunu o mafya bozuntusuna söylemek zorundasın. Eğer izin vermezse bana söyle seni almak için gelir ve onunla çekingemen kavga ederim." "Bu özgüven nereden geliyor asla anlamıyorum." "Arkadaşımı almaya geldiğim için beni silahla tehdit edecekse eğer gözümde Ali'den bile daha düşük bir noktaya geriler." Telefonuma bir bildirim sesi geldi. Demir, Cemil'in aşağıda olduğunu yazdı ve mesajı Alara'da okuduğunda haklı bir şekilde sorguladı, "Nasıl yani? Cemil patronunu arıyor ve o da sana mı haber veriyor? Neden Cemil sana haber vermek için seni aramıyor?" Oturduğum yerden kalkıp çantamı hazırlarken cevap verdim, "Cemil'in bana çok yaklaşması, dokunması ve benimle konuşması bile yasak... Anlıyor musun?" Dudaklarını büzüp, gözlerini kısarak bana baktığında aklından geçen düşünceleri tahmin edebiliyordum, "Çıkart aklından Alara!" "Ama!" Odanın içinden çıkarken işaret parmağımı ona doğru kaldırdım ve salladım, "Sakın! Ve babama kahvaltı hazırladığın için şimdiden teşekkürler!" "Giderek o mafyaya benzemeye başlıyorsun sanırım..." Ayağımdan çıkarttığım panduflarımı suratına doğru fırlattım ve varlığına şükürler ederek merdivenlerden indim. Evden çıktığımda yüzüme ayaz çarptı ancak buna ihtiyacım vardı. Beni kendime getirmişti. Cemil, uykulu gözlerle birlikte bana bakarak gülümsüyordu. Kapımı açarak beni bekledi ve bindikten sonra kapımı kapattı. Bunu her yaptığında kendimi önemli bir köle gibi hissetmekten alıkoyamıyordum. Daha fazla hizmet etmesi için iyi bakılan ve sağlıklı olmasına dikkat edilen aptal bir köle... Yola çıktığımızda onunla konuşarak gerginliğimi atmak istedim, "Günaydın!" "Günaydın hanımefendi." İtham etme şekline gülmemek elde değildi. Demir'in emriyle herkes bana çok kibar ve önemli bir şeymişim ya da önemli biriymişim gibi davranıyordu ama Demir Ademoğlu tam olarak içimden geçiyordu. "Hanımefendi... Çok saygısılın." "Teşekkürler efendim." "Bana böyle davranman tuhaf geliyor." "Ne için efendim?" "Çünkü patronun için her an çöpe atılabilecek bir bezden farksızım." "Sanmıyorum efendim." Bunu söyledikten hemen sonra yutkundu ve yanlış bir şey söylediğini hissederek dikiz aynasından bana bakan gözlerini kaçırdı. Yüzü tamamen kireç rengini aldığında onu daha fazla sorgulamaktan ve zorlamaktan tamamen vazgeçtim. Yine de aklımda neden böyle bir şey dediği dönüp durmaya başlamıştı çoktan çünkü onu çok iyi tanıyanlardan biriydi Cemil ve benden bundan emindim. Yol, bittiğinde o dev kapı açıldı ve araç içeriye girdi. Demir'in arkada kalan devasa ormanlık alanda koştuğuna emindim ve acaba kahvaltı hazırlamak için yaklaşık olarak ne kadar zamanım vardı? Bunu düşündüğümde mideme bir kasılma girdi ve iyiden iyiye uyku bastırmaya başlıyordu. Öyle ki bugün öğleden sonraki provaya kadar nasıl dayanacağımı bilmiyordum. Aklımdan geçen şey ise kahvaltıyı hazırladıktan sonra benim için hazırlanmış olan o rahatsız edici odaya gidecek ve biraz kestirecektim. Arabadan inip evin içine girerken bütün adamların gözlerini ayaklarına diktiklerini görmemle bunu her zaman yapıp yapmayacaklarını düşündüm ya da daha önce bu kadar net bir şekilde yapıp yapmadıklarını... Evin içine girdiğimde Bahadır da evden çıkıyordu. "Günaydın!" diyerek neşeli bir şekilde selam verdi. Demir'in yakın arkadaşı olmasına rağmen ondan öyle farklıydı ki aralarındaki bağı bir türlü anlamlı bir zemine oturtamıyordum. "Günaydın!" dedim aynı tonda bir neşeyle ama esnememe engel olamadım. "Dün gece birileri uyuyamamış. Demir seni fazla mı zorbaladı?" Aramızda geçen tartışmayı hatırladığımda topuğuma sıkmamasına şükretmeliydim sanırım. "Bilmem..." Dudaklarını birbirine bastırarak düz bir çizgi haline getirdi, "Anlaşılan anlatmak istemiyorsun." "Sanırım evet... Dün çok sinirli miydi?" "Bilmiyorum bunu sanırım dün geceyi birlikte geçirdiği kadına ya da kadınlara sormak lazım..." Hafif bir kıkırdamadan sonra tamamen çıkacak oldu ancak ardından burada çok erken saatte olduğumu idrak ederek sorgulayan bakışlarıyla geri döndü, "Neden bu saatte buradasın?" "Ona kahvaltı hazırlayacağım." Daha büyük bir kıkırdama ile birlikte arabasına doğru gitmeye başladı, "Arkadaşımı zehirlememeye çalış balerin!" Göz devirerek mutfağa doğru ilerledim. Çantamın içinden telefonumu çıkarttım ve çantamı da fortmantoya bıraktım. Sıkıntıyla buzdolabının üzerindeki listeye baktım. Bugün haftanın ilk günüydü ve bugün için yazılan kahvaltı menüsü listesinde gördüğüm bir şey dudaklarımın aralanmasına neden oldu. Sesli bir şekilde kendi kendime okuduğumu sorgulamak için sordum, "Kuymak mı?!" Gerçekten listede kuymak vardı. Kuymak! Demir'in cümlesi geldi aklıma, tarife bakarak yapmak... aptal değilsem eğer... Telefondan klasik bir tarif sitesi açarak önüme koydum ve listedeki malzemeleri buzdolabından çıkartmaya başladım. Kolot peyniri ve mısır ununu tezgaha koydum. Çeçil peynirini de yerleştirdikten sonra kaşarı da çıkarttım. Tarifte tereyağı yazıyordu ancak kalabalık olan buzdolabının içinde tereyağını bulamıyordum. Gözüme sadece buzdolabının kapağının bölmesindeki margarinler duruyordu. Tereyağının yerine margarin kullansam bir şey olmaz diye düşündüm ve omuz silkerek tarifteki tereyağının yerine margarin kullanmaya karar verdim. Bakır tavayı dolaplardan buldum ve ocağın üzerine koydum. Tereyağı yerine margarini tavanın içine yazdığı kadarıyla koydum ve erimesini bekledim. Eridikten sonra mısır ununu ekledim, karıştırmaya başladım. Rengi koyu kahveye döndüğünde kokular gelmeye başladı ve garip gibi gelse de bunun ne demek olduğunu bilemediğim için olduğuna kanaat getirdim. Üzerine bir su bardağı su ekledim ve karıştırmaya devam ettim. Bu kadar ağır kokulu bir şeyi nasıl kahvaltıda tükettiğini anlamlandıramadım. Önümdeki üç çeşit peynirden ikisini rendeledim birini tutamlar halinde içine attım. Tariften baktığımda bunun böyle olmasını gerektiği yazıyordu. Birkaç kez karıştırdıktan sonra daha fazla peynirlerin erimemesi için ocaktan aldım. Listede yazan diğer şeyleri de hazırlamaya koyuldum. Ben onun filtre kahvesini demlerken kendime de bir tane demleyip demlememek arasında gidip geldim ancak bir an önce uyumaktan başka bir şey aklıma gelmiyordu. Portakal suyunu sıkarken bir yandan da avokadosunu dilimliyordum. Bu adamın midesi neydi böyle?! Masanın üzerini tamam ettiğimde derin bir nefes aldım. Demir'in içeriye geldiğini anlamamıştım ki yüksek sesli bir şekilde esnemeye başladım. Kapıda belirdiğinde ellerimi ağzıma götürdüm ve esnememi yarıda kestim. Çıplak üst vücudu ve altına giydiği koşu şortuyla birlikte karşımda duruyordu. Terden parlayan vücudu gözlerimi aldı ve bir anlığına uykum açıldığında buruşan yüzünü gördüm. "Bu koku da neyin nesi böyle?!" derken beline koyduğu elleriyle hazırladığım masaya yaklaştı. Tavadaki kuymağa baktıktan sonra sıkıntıyla gözlerini kapattı ve burnundan soludu. "Bu ne?" dedi burnundan solurken. "İstediğin şey. Kuymak işte..." Esnememi hala zar zor bir şekilde içimde tutarken cevap vermek çok zordu. "Kuymak mı? Bu kuymak değil." "Tarife uyarak yaptım." "Bu kuymak değil, kuymak bu renkte olmaz. Yaktın mı?" Sepetin içindeki dilimlenmiş ekmeklerden Birinin ucundan bir parça aldı ve kuymağın içine bandırdı. Ağzına götürdüğünde gözleri açıldı. Masanın üzerindeki peçetelerden birini elini alarak ağzındaki ekmek parçasını peçetenin içine çıkarttı. "Buna margarin mi koydun?!" "T-tereyağını bulamadım..." Tereyağı ve margarinin arasındaki ayrımı bilmiyordum bile! Buzdolabını açarken gözlerim karın kaslarında geziniyordu ancak silkelenerek kendime gelmeye çalıştım. İçinden çekip aldığı top şeklideki tereyağını gösterdi, "Bu, tereyağı! Gördün mü?!" dedikten sonra yerine koydu ve sert bir şekilde buzdolabının kapağını kapattı. Memnuniyetsiz bir şekilde masaya bakarken eliyle alnını ovaladı, "Filtre kahvemi demledin mi en azından?" "Evet." Gerçekten kendimi yetersiz hissetmeme neden oluyordu ve büyük ihtimalle de yetersizdim. Bütün özgüvenim dün geceden ve bu sabahtan sonra erimeye başladıktan sonra filtre kahvesini kupasına koyarak ona uzattım. Elimden alarak mutfaktan çıkarken yüzüme bile bakmadan konuştu, "Burayı ben hazır olana kadar topla. Hazırlandıktan sonra seni nereye gideceksen oraya ben bırakırım. Umarım temizlemeyi doğru bir şekilde yapabilirsin." Merdivenlerden yukarıya çıkarken o kadar halsizdim ki ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Derin bir nefes aldım. Ellerim hâlâ hafif titriyordu, hem yorgunluktan hem de o anlattığım gibi "yetersiz" hissetmenin ezikliğinden. Demir'in merdivenlerden çıkarken çıkardığı ayak sesleri uzaklaştı, yerini üst kattan gelen hafif bir kapı sesine bıraktı. Sonra tamamen sessizlik oldu. "Toparlamalıyım," diye mırıldandım kendi kendime, sesim mutfağın boşluğunda cılız çınladı. Önce o lanet tavanın başına döndüm. Margarin kokusu ve yanmış mısır ununun ağır, keskin aroması hâlâ havada asılıydı. Burnumu kıstırdım. Tavanın içindeki kuymak artığına baktığımda, renginin gerçekten de tarifteki altın sarısından çok, koyu bir hardal kahverengisi olduğunu fark ettim. Demir haklıydı; yanmıştı. Beceriksizdim. Sıkıntıyla tavanın içindekileri çöpe döktüm, sonra sıcak su ve bulaşık deterjanıyla iyice ovuşturarak temizledim. Diğer kullanmadığım malzemeleri çeçil peyniri, kaşar, avokado buzdolabına geri yerleştirdim. Masayı sildim, portakal suyu sıktığım sıkacağı yıkadım. Her hareketim ağır, her düşüncem bulanıktı. Göz kapaklarım kurşun gibiydi. Bir an, filtre kahve makinesinin karşısında durup kendime de bir fincan doldurmayı düşündüm, ama vazgeçtim. Kahve beni daha da uykulu yapardı şu anda. Tek istediğim şey kısa bir süre için olsun kapanabilmekti. Sonunda mutfak temiz ve düzenli görünüyordu. En azından bunu doğru yapabilmiştim. Demir'in hazırlanmasını beklemek için nerede oturacağımı bilemiyordum. Oturma odası soğuk ve resmiydi, içim gitmedi. Bahçeye çıkmak ise şu anki bitkin halimle üşümeme sebep olurdu. Merdivenlere yöneldim. Ayaklarım taş gibi ağırdı. Basamakları çıkarken, üst kattan hafif bir su sesi gelmeye başladı. Duş. Demir duş alıyordu. Koridorda ilerlerken, su sesi daha belirgin hale geldi. Sanki bir çağrıydı, değil, bir çekim de değil... Daha çok, bir yön işareti gibi. Onun odasının kapısı kapalıydı, karşısındaki oda ise,benim için "hazırlanmış" olan o rahatsız edici, fazla lüks oda,aralıktı. İçgüdüsel olarak, aralık kapıya doğru ilerledim. Hafifçe ittim, kapı sessizce açıldı. İçeri girdim. Oda, ilk gördüğümde beni ürperten aynı mükemmellikteydi. Her şey yerli yerinde, toz tanesi yok, kırışıklık yok. Büyük, davetkâr yatak ise ortada, sanki bir fotoğraf çekimi için hazırlanmış gibi duruyordu. Su sesi, karşı odadan, incecik de olsa duvardan sızıyor gibiydi. Orada, duşun altında, o... ve burada, onun karşısında, bu yatakta ben. Yatağın kenarına iliştim. Kadife yorgan yumuşacıktı. Uzanmak... Sadece birkaç dakika. Gözlerimi kırpıştırdım. Dayanacak gücüm kalmamıştı. Prova için enerji toplamam gerekiyordu. Evet, bu mantıklı bir gerekçeydi. Ayakkabılarımı çıkardım, ayaklarım soğuk mermer zeminde üşüdü. Yorganın altına kaymayı düşündüm ama üzerim kirli olabilirdi. Sadece üzerine uzanmak, biraz dinlenmek... Yatağın üstüne, yorganın üzerine uzandım. Başım yastığa değdiği an, vücudumdaki tüm gerginlik bir anda çözülmeye başladı gibi geldi. Yorgan kadifesinin serin, pürüzsüz dokusu tenime değiyordu. Kollarımı iki yana açtım, gözlerimi kapattım. Karşı odadaki duş sesi, artık uzak bir şelale gibi geliyordu kulağıma. Düzenli, ritmik... Rahatlatıcı bile sayılabilirdi. Her damla sesi, ağır göz kapaklarımı biraz daha aşağı çekiyordu. Düşüncelerim dağılmaya, Ali, babam, borçlar, dans... Hepsi bulanık bir sis perdesinin ardına çekilmeye başladı. Yerlerini, sadece bir boşluk, tatlı bir uyuşukluk aldı. "Beş dakika," diye fısıldadım dudaklarımı kıpırdatmadan. "Sadece beş dakika." Nefes alışverişim yavaşladı, düzensizleşti. Su sesi kesildiğinde hazırlanmasının uzun sürmesini temenni ettim ve gözlerim belli belirsiz bir açıklıkta tetikte kaldı. Kapısının açıldığını duydum ancak kalkacak gücü kendimde bulamadım. Burnuma dolan erkeksi vücut spreyinin tanıdık kokusu burnuma geldiğinde bana doğru yaklaşan adım seslerini de duydum ve yeniden hakaret işitmemek umuduyla gözlerimi kapattım. Tam önümde durduğunu fark ettim. Vücudum kasılamayacak kadar yorgundu, sadece biraz uyumak istiyordum ama kısa bir süre sonra bedenimi tamamen titreden Demir Ademoğlu oldu. Bana doğru yaklaştığında, vücudundan yayılan sıcaklığı hissedebildim. Yüzüme vuran sıcaklık nefesini de kapsıyordu... Nefesi bana vuracak kadar yakındı... Derin bir nefes aldı ve bir canavarın tehlikesinde boynuma doğru verdi. Burnunun ucu, boynuma belli belirsiz şekilde dokunduğunda kalbim titredi... Dudaklarının yumuşaklığını aniden ve bir tüy hafifliğinde hissettim. Burnu ve dudakları boynumda bir saniyeliğine dolaştı. Kokumu içine çekti ve dorulup odadan çıkıp gitti. Gözlerimi açmaya korkuyordum... Daha kötüsü ise, bu anı hiçbir zaman unutamayacak olmamdı. Durmadan aklımda dönüp duracak olmasıydı ve belki de... tehlikeli şekilde cezbedici olmasıydı...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD