EFTALYA
Garson kıyafetimi evime kadar göndermesine rağmen, evde giyerek beni almaya gelen adamın arabasına binmeme izin vermedi. Bunun izin bizzat yeniden arandığımda çaresiz şekilde kabul ettim ve diretmedim ya da sorgulamadım. Elimdeki elbise kılıfıyla ki tamamen bir kostümden ibaretti benim için, merdivenlerden aşağıya inerken Alara'nın birkaç saat önce evden ayrılmasından gayet memnundum ancak iyiden iyiye ayaklanan babam, bunca olay onun yüzünden başıma gelmiyormuşçasına mutfağın içinden ayak seslerimi duymasıyla birlikte seslendi,
"Nereye böyle? Başımızda bunca dert varken partiye gitmiyorsundur öyle değil mi?"
Dayak yerken, attığı inlemeleri unutmasından dolayı kaşlarım istemsizce çatıldı. Kimseye bir üstünlük taslayamadığı için bana tasladığı üstünlüğünü kabul etmek istemiyordum. Başıma son gelen olaylardan sonra bunu asla sineye çekemezdim.
"Parti mi? Benimle dalga mı geçiyorsun sen?!" diye sesimi yükselttiğimde mutfak kapısının pervazına omzunu dayamış, çapraz bir şekilde, elindeki viski şişesiyle duruşuna baktım. Ne ara içmeye başladığını bilmiyordum ama çakır keyif olduğu her halinden belliydi. Sert tavrımdan sonra biraz duraksadı ve ağzından çıkanları duyma zahmetinde bulundu. Çenesiyle elimdeki elbise kılıfını gösterdi,
"Elinde kılıfı görünce merak ettim, sorma şeklim için üzgünüm."
"Üslubunun farkına varman hoş oldu."
"İma yapmayı bırak Eftalya, nereye gittiğini söyleyecek misin?"
"Borcunu ödemek için garsonluk yapmaya gidiyorum."
"Garsonluk mu?"
"Evet..."
Dışarıdan korna sesi duyduğumda göz devirdim ve babam, dudaklarına viski bardağını götürdüğünde daha fazla beklemeden evin kapısına doğru ilerledim. Kapıdan çıkarken babamın kendi kendine mırıldandığını duydum. Büyük ihtimalle garsonluk yapmanın dans etmekten daha kolay olduğunu düşünüyordu ancak ben öyle bir duruma düşmüştüm ki, dans ederek tek bir adama vücudumu sergilemek ile onlarca adama birazdan göğüslerimi ve bacaklarımı göstermek arasında gidip geliyordum.
Bahçe kapısından çıkarak Cemil denen adamın yüzüyle yeniden karşı karşıyaydım. Beni almaya sürekli olarak aynı kişi geliyordu. Demir Ademoğlu'nun kurallarının saçma olduğuna içten içe ikna olmamla birlikte onun da tedaviye ihtiyacının olduğunu düşünüyordum artık ama bunu söylemeye cesaret edemezdim. O adam, ben onu sinir ettikçe giderek sınırları zorlayacaktı belli ki...
Arabanın kapısı açılınca içine yerleştim ve Cemil Bey de zaman kaybetmeden yola çıktı.
"Vespera nasıl bir yer?" diye sordum. Cevap verip vermemek arasında gittiğinde rahatlaması için kıkırdayarak ona güven vermeye çalıştım,
"Benimle konuştuğunuzu kimseye söylemem ama artık benimle konuşmanız gerekiyor diye düşünüyorum. Çok sıkılmaya başladım sessiz geçen araba yolculuklarından."
"İnanın sizinle konuşmak isterim ancak bunu yapamam."
"En azından gittiğimi yer hakkında bilgi veremez misin?"
"Sanırım bunu yapmamda sakınca yoktur. Vespera, bizzat Demir Bey tarafından tasarlanmış bir gece klübü."
"Nasıl yani?"
"Demir Bey'in mimar olduğunu biliyorsunuz öyle değil mi?"
"Hayır bilmiyordum."
"Gerçekten diğer kadınlar gibi onu araştırmadınız mı?"
"Hayır, onunla ilgili hiçbir zaman bir merakım olmadı. Bahsi her geçtiğinde onu yaşca büyük ve suratsız biri olarak düşünüyordum. Suratsız olduğu konusunda hala fikrim aynı aslında..."
Cemil Bey, biraz alaycı bir gülümseme eşliğinde yoluna devam etti. Neden kıkırdadığını sormak istedim ama büyük bir ihtimalle buna cevap vermeyecekti bu yüzden sessizce yola devam etmesini ve camdan dışarıdaki insanları izledim yol boyunca. En sonunda Vespera'nın önüne geldiğimizde kapıdaki adamlardan biri hemen kapıyı açtı. Bir garson olarak karşılanmamam gerektiği kadar şatafatlı ve özenli karşılanıyordum.
Vespera, sıradan bir gece kulübü değildi. Bu bir sanat eseriydi, soğuk, keskin ve ürkütücü derecede mükemmel bir sanat eseri. Binanın dış cephesi, siyah, ayna gibi cilalı bazalt taşlarla kaplanmıştı. Gündüz muhtemelen mat ve ketum bir küp görünümündeydi, ama şimdi, içeriden sızan ve mimarinin keskin hatlarını takip eden mavi, mor ve elektrik çakan beyaz tonlarındaki LED ışıklar, onu canlı, nefes alan devasa bir kristale dönüştürmüştü. Işıklar, rastgele değil, sanki binanın damarlarıymışçasına, belirli bir ritimle akıyor, titreşiyor, bazen yoğunlaşıp parlıyor, bazen de sönükleşiyordu.
Giriş, binanın yan tarafına gizlenmiş, zeminden hafifçe yükselen uzun, dar ve kapalı bir geçitti. Duvarları yine o ayna gibi siyah taştandı. Üzerimden, yanımdan geçen, pahalı kokular ve ipeksi kumaşlar sarmalı insanların silüetleri, bu duvarlarda bulanık hayaletler gibi yansıyor, kayboluyordu. Ayaklarımın altındaki zemin ise şeffaf, buz mavisi renkte ışık yayan cam panellerle döşenmişti. Her adım attığımda, altımdaki ışık hafifçe dalgalanıyor, sanki sihirli bir su birikintisinin üzerinde yürüyormuşum hissi veriyordu. Bu, sadece bir girişti, ama insanı dış dünyadan koparıp, tamamen Vespera'nın kontrolüne bırakmaya yetecek kadar hipnotik ve baskındı.
Bahadır, beni koridorda gördüğünde yüzüme şaşkınlık içinde baktı.
"Masken nerede?!" diye hiddetle sordu.
"Maskem mi?" diye şaşkınlıkla soru sorduğumda beni aniden bileğimden tutarak sansöre doğru sürükledi. Asansörün kapısı kapandığında hala tuttuğu bileğimi onun parmaklarının arasından kurtardım. Canımı acıttığının farkında bile değildi ama ben elimi çektiğimde bunun farkına varabildi.
"Üzgünüm, canını yakmak istemedim."
"Emin değilim."
"Ben Demir Ademoğlu değilim."
"Ama arkadaşısın..."
"Evet.. Evet öyleyim ama yine de o değilim."
Sonra yeniden yüzüme baktı ve siklenerek sordu,
"Masken nerede?"
"Neyden bahsettiğini inan bilmiyorum. Bu zımbırtının bir de maskesi mi var? Garsonlar böyle giyinmez bile!" diyerek elimdeki kılıfı salladım.
Asansörün hala durmamasına şaşırdım. Kaçıncı kata çıktığımızı bastığı düğmeden anladım. Binanın bu kadar yüksek olduğunu anlamamıştım bile.
"Altıncı kat mı? Bu kadar yüksek olduğunu fark etmemiştim."
"En üstteki iki katta yansıtıcı camlar var. Gökyüzünü yansıttığı için fark edilmesi ilk bakışta zor. Demir, görülmemeyi sever ya da gizli olmayı. Her ne dersen artık."
Şaşkınlık içinde kaşlarımı kaldırdığımda asansörü durdu. Bu sefer dah nazik bir şekilde eliyle siyah ve bordo karışımı koridoru gösterdi. Adımlarımı dışarıya attım. Bu koridorun sonunda tek bir oda vardı. Kırmızı kapıya doğru ilerliyorduk. Kapıyı Bahadır açtığında, içerisinin göründüğünden geniş olması ağzımı açık bıraktı. Yoğun bir odunsu parfüm kokusuyla birlikte viski kokuyordu içeride.
Bahadır, içeriye girer girmez konuşmaya başladı:
"Ona maske vermedin mi?" diye sordu. Arkası bize dönük olan Demir Ademoğlu, sırtını kasarak bize doğru döndü. Dört bir yanı camlarla kaplı olan alanın içerisi dışarıdan gözükmese de içeriye tüm yıldızlar misafir edilmiş gibiydi.
"Onu buraya nasıl getirirsin?!" diye kükredi Demir. Ses tonundaki netlik ve sertlikten dolayı içim ürperdi ve bir adım geriledim. Gözleri bana değdiğinde yine o his içimi kapladı. Bu adam yalnızca bakışlarıyla bile beni çıplak bırakabiliyorken birazdan gerçekten neredeyse yarı çıplak bir şekilde bir salon dolusu insanın karşısına çıkacaktım.
"Onun yüzünü görmemeliler ama içeriye kadar maskesiz bir şekilde geldi. Ben yakalayıp buraya getirmeseydim neler olurdu farkında mısın sen?"
"Birkaç eğlence için gelen insandan bir zarar görmem öyle değil mi?" diyerek aralarındaki konuşmaya dahil oldum. Amacım, bu gecenin hızlı bir şekilde başlamasını sağlamak ve hızlı bir şekilde bitmesine yol açmaktı.
"Ona söylemedin mi? Bu geceki davetin kimlere verildiğini bilmiyor mu?!" diye bu sefe Bahadır kükredi.
"Bilmesine gerek yok, onu bilgilendirmeme değmez!" dediği Demir ancak Bahadır onun bu pervasız tavrına sinirlenmiş gibiydi. Merakıma yenik düşmüş bir şekilde Bahadır'a doğru bir iki adım atarak yaklaştım ve sordum,
"Bu geceki davet kimlere veriliyor ki?"
Derin bir nefes aldı ve az önceki sesinden daha sakin bir şekilde cevap verdi,
"Yeraltı dünyasının en kuvvetli mafyalarına! Eşlerine, çocuklarına... Olduğu gibi yeraltı dünyasına! İçerideki tüm garsonlar bunu biliyor, çoğu eskort!"
Yeniden öfkelenerek Demir'e doğru döndü.
"Onu buraya getirdiğine inanamıyorum!" diyerek yeniden düşüncelerini en saf şekliyle dile getirdi ancak Demir'in umurunda bile değildi. Benim ise bir eskort gibi muamele görmem ve buraya bu kıyafetle getirilmem canımı yakmıştı. Neden bilmiyorum ancak onun gözünde bir eskorttan farksız olmak, kalbimi kırıyordu.
"Benim için borcunu ödemek zorunda olan birinden farksız. Onu gözünde fazla büyütme. Babasının kızı, öyle değil mi?" dediğinde kalbim daha fazla kırılmaya başladı.
"Maskem nerede?" diye sordum net bir sesle. Bu odada daha fazla kalırsam gözlerimin dolmasına engel olmayacak ve Demir Ademoğlu için bir alay konusu olacaktım. En azından buna izin vermeyerek kendime bir iyilik yapabilirdim.
"En alt kata in, koridorun sonunda beyaz kapılı bir oda var. Bulmaman imkansız eğer kör ya da aptal değilsen. Oraya girdiğinde soyunma odasında giyinen kızla göreceksin. Hepsinin gizlilik sözleşmesi var, yüzünü görseler de bunu kimseye söyleyemezler. O odada maske bulabilirsin."
Odadaki kanepenin üzerinden kapüşonlu siyah bir hırkayı üzerime doğru attı. Tam yüzüme gelen hırkayı son anda yakaladım ve sertçe tuttum. Hiçbir şey demeden odadan çıkarak indiğim asansöre geri bindim. Zemin kata basarak derin nefesler almaya çaba gösterdim. Ağlayamazdım! Bu lanet gece bir an önce bitecekti ve ben eve gitmeden tek bir damla göz yaşı bile dökmeyecektim.
Ellerim hafifçe titriyordu. Asansörün soğuk, metalik duvarlarına bakarak derin bir nefes aldım. Bu, duygularıma teslim olma yeri değildi. Odaklanmalıydım.
Omzuma atılmış siyah hırkayı aldım. Kumaş yumuşak ama ağırdı, pahalı bir yün karışımı gibiydi. Belki de Demir'in kendisinindi. İçimde bir buruklukla, onu hızlıca üzerime geçirdim. Kapüşonu başıma çektiğimde, etrafım anlamsız bir şekilde daha güvenli hissettirdi. Kendimi saklanmış, en azından geçici olarak görünmez hissediyordum. Bu zırhla, asansörden çıktım.
Zemin kata geldiğimde, koridorlar daha sakin ama yine de kulaktaki ritmin titreşimi her yerde hissediliyordu. Hızlı adımlarla ilerledim. Demir'in tarifi kısaydı, ama haklıydı; kör ya da aptal değilsem bulmamam imkansızdı. Koridorun en sonunda, diğer tüm mat siyah kapıların aksine, parlak beyaza boyalı tek bir kapı duruyordu. Üzerinde herhangi bir yazı yoktu. İçeriden kahkahalar ve yüksek perdeden konuşmalar geliyordu.
Kapıyı iterek içeri girdiğimde, sanki başka bir dünyaya adım atmış gibi oldum. Burası, dışarıdaki soğuk, kusursuz estetiğin tam zıttıydı. Geniş, aydınlık bir soyunma odasıydı. Bir yanda uzun, ışıklı aynalar, diğer yanda dolaplar ve oturma grupları vardı. Havada ağır parfüm, saç spreyi ve fondöten kokusu karışımı vardı.
Ve kızlar... On bir tane, belki daha fazla. Hepsi farklı tiplerde, farklı güzellikte, ama hepsini aynı amaç için orada oldukları belli olan kızlar. Kimisi aynanın karşısında dudaklarını tamamlıyor, kimisi birbirinin elbiselerinin arkasının fermuarını çekiyor, kimisi de yüksek sesle gülerek, içkisini yudumluyordu. Hepsi yarı çıplak olan garson kıyafetlerinin ve ağır makyajların içindeydi. Bazılarının elbiseleri neredeyse yapışacak kadar bedenlerine oturmuştu, bazıları ise daha zarif ama yine de baştan çıkarıcı kesimlerdeydi.
Kapıdan girdiğim an, birkaçı bana baktı. Gözlerinde anlık bir merak, ardından kayıtsız bir ilgisizlik okudum. Ben onlardan değildim. Üzerimdeki kapüşonlu hırka, elbise kılıfı ve muhtemelen yüzümdeki ifade, bir 'eskort' havası vermekten çok uzaktı.
Ortadaki büyük masanın üzerine dağıtılmış bir şeyler gördüm. Yaklaştım. Maske. Yığınla maske. Hepsi aynı türdendi: siyah, taşlı, sadece gözleri ve üst yanakları örten, burun üzerinden başlayıp dışa doğru sivrilen, adeta bir kedinin gözlerini andıran maskeler. Her biri, ucuz değildi; üzerlerinde küçük siyah kristaller vardı.
Tam o sırada, benden belki bir iki yaş büyük, kızıl saçlı, çarpıcı bir kız yanıma geldi. Kısa, altın rengi bir elbise giyiyordu.
"Sen şu yeni kız olmalısın!" dedi, sesi şeker gibi ama biraz yapaydı. Elini uzatıp masadan bir maske aldı ve bana uzattı.
"Teşekkürler," diye mırıldandım, maskeyi alırken.
"Ayak numaran ne? 36 mı?" diye sordu, gözüyle beni süzdü.
"Evet," dedim, sesim cılız çıktı.
"İşte, al," dedi, dolaptan siyah bir stilletto çıkarttı ve bana uzattı.
"Kabinler orada. Hızlı olsan iyi edersin."
Aldığım ayakkabıyı tutarken hırkamı çıkardım ve maskeyi yüzüme yerleştirdim. Lastikleri kulaklarımın arkasına geçirdiğimde, dünya biraz daha daraldı. Görebildiğim alan, maskenin göz çukurlarıyla sınırlı kaldı. Kabine gidip kapıyı kapattım. Sırtımı kapıya dayayarak bir an durdum. Nefes almaya çalıştım.
Sonra, elbise kılıfını açtım. İçinden çıkan kumaş, düşündüğümden daha ince ve parlaktı. Hızlıca üstümdekileri çıkardım ve o gece mavisi elbiseyi giydim. Kumaş, tenime soğuk ve kaygan şekilde değdi. Aynaya baktığımda, neredeyse tanımadığım biri bana bakıyordu.
Elbise, kelimenin tam anlamıyla miniydi. Kalçamın hemen altında bitiyordu. Üst kısmı ise... Göğüslerimin büyük bir kısmı açıkta kalacak şekilde derin bir dekolteye sahipti, sadece ince asketlerle omuzlara tutturulmuştu. Belim incecik görünüyor, eteğin kısalığı bacaklarımı sonsuzmuş gibi gösteriyordu. Arkamda, sırtımın neredeyse yarısı açıktı. Elbisenin rengi, gözlerimi daha koyu, tenimi ise daha soluk gösteriyordu.
Yere bıraktığım siyah, ince topuklu ayakkabıları ayağıma geçirdim. Topuk en az on santimdi. İçimden, pointlerimin verdiği acıya şükrettim. Ama bu, bir dans değildi. Bu, bir savaş alanına inmekti.
Son bir kez aynada kendime baktım. Siyah, taşlı maske, kim olduğumu tamamen gizlemiş, sadece bakışlarımı ortaya çıkarmıştı. Ve o bakışlarda, korkunun yanı sıra, yeni bir sertlik vardı. Demir beni bir eskort gibi görebilirdi. O salondaki herkes öyle düşünebilirdi. Ama ben biliyordum. Bu bir kostümdü. Borcumu ödemek için giydiğim bir üniformaydı.
Kabinden çıktıktan sonra derin bir nefes aldım.
Kızıl saçlı kız yanıma geldi,
"Papyonunu takmalısın." diyerek uyardığında papyonu elimde sallarak ona gösterdim.
"Ben takayım, bana bırak." dedi, boynuma dolayarak papyonu bağladı. İşin ironisi, bu küçük, siyah papyon, neredeyse çıplak görünen bedenim üzerinde komik bir ciddiyet simgesi gibi duruyordu.
"Bu işe hakim gibisin. Her zaman böyle gecelere gelir misin?" diye sordum merak içinde. Kıkırdadı ama bu tam bir escort kıkırdamasıydı. Cilveli ve kesinlikle arsız.
"Ben Demir Ademoğlu'nun favori partneriyim tatlım. Benimle istediği gibi oynar ve tabii ben de onunla öyle..."
Bana göz kırptıktan sonra ellerini birbirine vurdu ve diğer tüm kızların dikkatini üzerine çekti. Herkes odanın kapısından çıkarken duyduğum cümlenin mdie bulantısını atlatmaya çalışıyordum. Kafamın içinde onu ve Demir'i yatakta sevişirken düşünmeye çok hazırlıksız yakalanmıştım ancak odada yalnız kaldığımı fark eder etmez arkalarından koşar adım gittim.
Eğlence alanının kapısına geldiğimizde kızıl saçlı kadın onu takip etmemizi söyledi. Sırayla içeriye girdik. Camdan fanusların içinde dans eden ve mahrem yerleri sadece bir yaprakla kapatılan, vücudu altın rengine boyanmış kadınlar vardı. Tam sekiz fanus ve tam sekiz kadın... Camın içindeydiler. Gözlerimi onlardan alamadım. Burası, günah yuvası gibiydi.
Kızıl saçlı bizi barın önüne götürdü. Elimize tepsiler ve tepsilerin üzerine de alkol dolu bardaklar yerleştirildi. Bir süre o şekilde bekledik. Üzerimizde gezinen şehvetli bakışlar kendimi derimi yüzene kadar keseleme ihtiyacı uyandırıyordu ama sakin olmalıydım. Bu geceyi rezil olmadan atlatmalıydım.
Demir Ademoğlu ve Bahadır içeriye başka bir kapıdan girdiler. Herkes sessiz bir şekilde onlara dönerken dans eden kadınlar da dans etmeyi bırakmışlardı. Kızıl saçlı, elinde tuttuğu bardak ile birlikte Demir'in üzerine çıktığı locaya doğru yöneldi. Demir'in eline bardağı uzatırken, bakışlarıyla birbirlerini adeta yaladılar.
Demir elindeki bardağı kaldırdı,
"Hepinize içten bir hoş geldin demek istiyorum! Aynı zamanda, benim de yeraltı dünyasına resmi olarak katılmamdan dolayı burada bulunmanızı bir kutlama olarak görmek istiyorum! Bu gece burada gönlünüzce eğlenebilir ve istediğiniz kadar alkol tüketebilirsiniz. Kumar oynamak isteyenler için hangi katta olduğunuzu biliyorsunuz... Ve tabii, şehvet günahını tatmak isteyenler için odaların hangi katta olduğunu da biliyorsunuz... Vespera'ya hoşgeldiniz!"
Güçlü bir alkış yankılanırken kızıl saçlı, bize servise başlamamız için bir kafa işaretinde bulundu. Diğerleriyle aynı şekilde, onları taklit ederek servise başladım. Rahatsız edici bakışlar altında kalarak ve kalçamın gözler tarafından izlendiğini bilerek. Durmadan göğüs kısmımı çekiştirmem ise cabasıydı.
Alkol bardakları doluyor, boşalıyordu. Herkes, tam bir keyif içindeydi. Bazıları, kumar oynamak için birkaç erkekle üst kata çıkarken bazıları da kendisine özel olarak getirdiği escortuyla üst kata çıkmak için ortak alandan ayrılıyordu. İçki servisine ise durmaksızın devam ediyorduk. Ayaklarım artık bana acı vermeye başladığı için daha yavaş ve daha sendeleyerek yürüyordum.
Demir hala locasındaydı. Gözlerine takılı olan tek bir adam vardı. Gece boyunca, birbirlerine meydan okurcasına birbirlerine bakıyorlardı. Neredeyse aynı yaşta görünüyorlardı. Adam yerinden kalktığında ise Demir'in bakışları ondan ayrıldı. İçki servisine devam etmek için tepsimin bardaklarla dolmasını beklerken gözlerimle Demir'i izliyordum. Kızıl saçlı, locaya gitmiş,Bahadır ise onun gelmesiyle locadan ayrılarak kalabalığın arasına girmişti.
"Götürebilirsin."
Uyarımı aldıktan sonra kendime gelerek tepsiyi elime aldım ve göğüs hizamda tutarak kalabalığın içine girmeye başladım. Arada bir gözüm, Demir'in olduğu locada geziyordu. Adamların eşlerinden birine içki servisini yaptıktan sonra Demir'e doğru baktım, gözleri gözlerimi bulduğunda kızıl saçlının eli Demir'in bacak arasına çoktan inmişti. Yanlış bir şey görmüş olmanın verdiği panikle ani bir şekilde arkamı döndüm ama yanlış bir seçimdi. Tepsi, bir adamla aramda yerle bir oldu. Tüm alkol ikimizin de üzerine döküldüğünd panikle irkildim.
"B-ben çok özür dilerim. Lütfen kusur bakmayın!" diyerek arka arkaya konuşmaya başladım. Gömleği mahvolmuştu ama yeşile dönük gözleri,dolgun dudakları sonsuz bir anlayışla ve gülümsemeyle bana bakıyordu. Ceketinin cebinden çıkarttığı ipek mendil ile açıkta kalan göğsüme doğru yöneldi ve silmek için narin şekilde dokundu.
"Ben özür dilerim, muazzam vücudunu mahvettim!"
Dilim tutulmuş bir şekilde ona bakarken ne yapacağımı bilemeden yere eğildim ve düşen bardakları tepsinin üzerine toplayarak adamın yanından uzaklaştım. Arkamdan seslense de duymamazlıktan geldim. Bu adam, Demir ile birbirine kitlenen adamın ta kendisiydi ve ben okları kendi üzerime çekmek istemiyordum.
Barın üzerine tepsiyi koyduktan sonra koridora attım kendimi. Üzerimdeki yapışkan ve tatlı tatlı kokan alkolü temizlemem gerekiyordu.
Tuvaletin nerede olduğunu ararken, belimi sıkıca kavrayan bir kol ayaklarımı yerden kesti. Beni tutan kişinin kim olduğunu görmeye çalıştım ancak göremedim. Kendimi koridor boyunca sürüklenmiş bir şekilde bir anda asansörün içinde buldum. Geriye doğru savrulduğumda en üst katın düğmesin basılmış ve Demir Ademoğlu ile kapanan asansörün içinde yalnız kalmıştım.
"Hep böyle sakar mısındır sen?!" diye bağırdı.
"S-sen... Kim olduğumu nasıl anladın?" diye sordum kekeleyerek.
Kasılan çenesiyle birlikte, maskeli yüzüme doğru eğildi. Alkol ve odunsu parfüm kokusu ateşli bir şekilde ciğerime doldu. Gözlerimin içine bakan gözleri bu sefer ruhumu ve sanki arzularımı çıplak bırakmıştı,
"Seni tanırım Eftalya... Vücut hatlarından, kokundan, gözlerinden... Seni neyin için girersen gir tanırım!"