『Zamanın İzleri』

974 Words
Kısa bir yürümenin ardından eve vardım ve kapıyı açıp içeriye girdiğimde annemin hararetle konuştuğunu duydum. "Artık bu cadıyla ne yapacağımı bilmiyorum Elycia! Her geçen gün daha da asi, laf dinlemez, başına buyruk oluyor." Odaya girdim. "Orakon'un yanına girmem mi asilik anne?" dedim kaşlarımı çatarak. Elycia teyzem de, annem de hızla bana döndü. Annem de kaşlarını çattı. "Oraya giremezsin Lena!" "Korktum." dedim ve iki adım atarak annemlerin yanına yaklaştım. Korktuğumu söylediğimde annemin kaşları bir kaç saniyeliğine aşağı doğru büzüldü, hüzünlendi. Ardından kendini toparlayıp yine kaşlarını çattı. "Size bir şey olabilme ihtimalinden korktum ve emin olmak istedim." "Benden izin istemeliydin..." "Vermezdin." "Evet vermezdim." dedi annem kırgın bir ses tonuyla, yüzünde de katı bir ifade vardı. "Ama hiç değilse şuan izin almıştı ve ben vermemiştim derdim." "Anne ne fark eder?" "Benim kızım, benden habersiz işler yapıyor." diye bağırdı annem gür bir ses tonuyla. "Yine yalan söylüyor." Sustum. "Elenor'un yanına gideceğini söylüyorsun ama Zİrak'ı kandırıp, Orakon'un yanına giriyorsun. Seni lanetleyebilirdi Lena." "İlk lanetleyen olmazdı." dedim umursamaz bir ses tonuyla. "Lena!" diye bağırdı annem ve yanıma gelip sağ eliyle sol kolumu kavradı ve acıtmayacak bir şekilde sıktı. "O gün yanında biz vardık, baban vardı. Varian vardı. Ama Orakon seni lanetleseydi seni kurtaracak kimse yoktu." Başımı dikleştirdim ve boş gözlerle anneme baktım. "Ishtar amcam da yanımdaydı." "Yalan söyleme!" "Söylemiyorum." diye bağırdım. "Sor istiyorsan." "Ishtar buradaydı Lena, sonrasında ise karargaha geçti." dedi Elycia teyzem. Bakışlarımın hedefine teyzemi aldım. "Benim Orakon'un yanına gideceğimi anlamış, peşimden gelmiş. Ben Orakon'la konuşurken arkamda beklemiş, çıkarken gördüm. Zaten çıktıktan sonra da beni karargaha götürüp bağırıp çağırdı, sonra babam geldi Ishtar amcam ona da söyledi o da kızdı." "Lena?" dedi annem kuşkulu bakışlarının ardında gizlediği öfkesiyle. Elini kolumdan çekip sadece gözlerime baktı. "Yalan söylemiyorum!" dedim. "İstersen sor baykuşuna anne. Bana yolladığın mektubu nereye götürdüğünü sor." "Bak Lena'cığım," dedi Elycia teyzem ve iki eliyle sol elimi kavrayıp okşadı. "Herkes sana kızdığına göre bir hata yaptığını kabullen. Orakon diğerleri gibi sıradan bir cin değil, hileyle içeri girdin ve o bunu bilmesine rağmen sana lanet yapmadığı için çok şanslısın." Gözlerimi kapattım ve sakinleşmeye çalışmak amacıyla derin bir nefes alıp verdim. Ardından gözlerimi yeniden aralayıp teyzeme baktım. "Hata yaptığımı kabul ediyorum zaten teyze ama buna ihtiyacım vardı. İçimin rahat etmesi gerekiyordu." "İçin rahatladı mı?" "Rahatladı." Duyduklarım neticesinde her ne kadar hala korkuyor olsam da bunu anneme söyleyemezdim. Asla evden çıkmama izin vermez, sürekli yanında gezdirirdi. Okula bile göndermeyebilirdi. Zaten babam da böyle yapacağını bildiği için anneme söylememeye karar vermişti. Lord Darkthorn beni öldüremeyecekse ne yapacaktı? Neden peşime düşmüştü? Annem eliyle kapıyı gösterdi. "Odana geçebilirsin..." "Odama gitmeyeceğim." dedim ve sessiz bir şekilde konuşmaya devam ettim. "Kuş gözüne gidip arkadaşlarımla görüşmek istiyorum." Gülümsedi ama bu gülümseme mutluluktan değil, sinir halinde gelen bir gülümsemeydi. "Bu sefer de kuş gözüne gidiyorum deyip, gölge rıhtıma falan gideceksin değil mi?" Başımı olumsuz anlamda sağa sola salladım. Annem de başını onaylar anlamda sallayıp arkasını döndü ve koltuğa oturdu. Bu ifadesinin izin verdiği anlamına geldiğine kanaat getirdim ve arkamı dönüp alt kata indim, evden çıktım. Yolda ilerlerken, Elementürum Büyü Bakanlığı'nın önünden geçerken Ishtar amcamın bağırmasıyla gözlerimi kapattım. "Yine nereye gidiyorsun çocuk?" Ishtar amcama döndüm ve tatlı bir şekilde gülümsedim. Elimle öğrencilerin kapısında oturduğu kuş gözünü gösterdim. "Arkadaşlarımın yanına." dedim ve elimi indirip tam yürümeye devam edecekken ayaklarıma yaptığı büyüyle adım atamadım ve gözlerimi devirip ona baktım. "Ne oldu Ishtar amca?" "Önce şifalı orman tapınağına gideceksin." "Babamın haberi var mı?" Dudaklarında alaycı bir tebessüm var oldu. "Ne zamandan beri babana soruyorum?" Dudağımı büktüm. "Şimdi durumlar farklı ya belki gitmeme izin vermez." "Çocuk..." dedi ve kaşlarını çattı. "Sonsuz mağaralara ya da Gölgesiz Orman'a gideceksin demedim." "Tamam Ishtar amca." dedim ve ayaklarıma baktım. "Ayaklarımı çözer misin?" Asasını nazikçe hareket ettirdi ve ayaklarımı uyguladığı büyü sayesinde yeniden hareket ettirebildim. Derin bir nefes verdim ve bakışlarımın hedefine yeniden onu aldım. "Ne istiyorsun?" "Ebediyembe ve gizemkök toplayıp getireceksin." "Tamam." dedim ve asamı kılıfından çıkartıp "Surmon Zephyr!" diye mırıldandım ve Şifalı Orman Tapınağına doğru ardımda yeşil, parlak bir toz bulutu bırakarak hızlı bir şekilde vardım. Orman'ın girişine vardığımda içerisinde her türlü ağacın ve bitkinin olduğu, rengarenk ve fazlaca ışık alan bir orman olan Şifalı Orman Tapınağına girdim. Sakin adımlarla Ishtar amcamın adını söylediği bitkilerin daha çok bulunabilme ihtimali olan ormanın derinliklerine doğru ilerledim. Kısa bir süre sonra vardığımda yerde Ebediyembeyi gördüm ve hemen toplamaya başladım. Küçük bir bitki olduğu için ceplerime doldurdum. Ebediyembe'nin yarayı çok hızlı bir şekilde iyileştirme gücü vardı. Derin kesilen bir yarayı aynı gün içerisinde iyileştirirdi ve babamlar sık sık kötü büyücülerle savaştığı için bu bitkiye çok ihtiyaç duyuyorlardı. Biraz daha ilerledim ve ormanın daha karanlık tarafına geldim. Burayı da bir süre gözlerimle taradıktan sonra gizemkökü gördüm ve hemen yanına gidip kayanın üzerinde oluşan gizemköklerden topladım. Gizemkökler, nohut tanesi kadar küçük siyah biçimsiz bitkilerdi. Görünmezlik iksirinde kullanılan bir bitkiydi. Toplamam bittiğinde ceplerimin dolmasıyla gülümsedim. Ayağa kalktım ve tam arkamı döndüğümde ardımda duran iki adama irkilerek baktım. Adamlardan biri elini kaldırdı, üzerinde siyah bir pelerin vardı ve tüm giysileri de siyah olurken, yüzünde de ağız kısmını kapatan bir maske vardı. "Korkmayın." dedi ve yanındaki arkadaşına baktıktan sonra yeniden bana baktı. "Sizi yalnız ve yere çömelmiş görünce bir şey olduğunu düşündük." Hızla başımı sağa sola salladım. "İyiyim." dedim ve soluma doğru ilerlediğim anda diğeri önüme geçti. Onun da üzerinde siyah bir pelerin ve ağzını kapatan yeşil bir maske vardı. Kıyafetleri de yeşil ve siyah ağırlıktaydı. "Ne yapıyorsun?" "Sakin olun," dedi yeşil kıyafetli, gri gözlü olan adam. "Size zarar vermek gibi bir amacımız yok." "Çekil o zaman önümden." dedim ve asamı elime alıp parmaklarımın arasında tuttum. Diğer adamda arkadaşının yanına geldi ve gayet masum gözlerle gözlerime baktı. "Asanızı hareket ettirmenizi önermem Bayan Lena Darkraven." Yutkundum. Beni tanıyordu. Uzun uzun gözlerine bakındım ve mavi rengindeki gözleri, ses tonu Lord Darkthorn olmadığına işaretti. Ama beni tanıyor olmaları ve bu denli benle uğraşmalarının nedenini kavrayamıyordum. Kaşlarımı kaldırdım. "Kimsiniz siz?" "Benim hücümkarlarım." Ardımdan gelen sesle başıma keskin bir ağrı girdi ve bileğimdeki yara izim sızlamaya başladı. Bu oydu. Lord Darkthorn.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD