Rüzgar eve geldi. Doğan bir operasyon için dışarıdaydı.
Kendi odasına geçti. Üstünü çıkarmaya başladı. İçinde tarif edemediği bir sıkıntı vardı. Züleyha’yla arabasında başbaşa geçirdiği yolculuktan umduğu zevki almamıştı. Züleyha da hiç konuşmamış sadece düşünceli bir şekilde dışarıyı izlemişti zaten. Rüzgar’ın ise aklı… Tuhaf ama Feride’de kalmıştı. Gözlerinin önüne onun yeşil gözleri gelip durmuştu. Onları yolcularken yapay bir gülümsemeye eşlik eden yeşil gözleri…
Feride’nin fiziksel olarak elle tutulur çok az yanı vardı ama gözleri çok güzeldi. Onu tanıyan herkes bu konuda hemfikirdi. Rüzgar onun kaşına burnuna değil gözlerine bakarak konuşmaya alışmıştı. O zaman karşısında bir erkek görmüyordu. O gözlerin bir şeyler anlatırken ışıldamasını seviyordu. Ama bugün onları uğurlarken ki bakışları… Çimen yeşili gözleri donuk bir bataklık yeşiline dönmüştü. Ve bu Rüzgar’ın aklına takılmıştı.
İç çekti. İç çamaşırlarını da çıkarıp banyoya girdi. Duş alıp çıktı ve sadece baksırını giyerek yatağına uzandı. Kollarını başının altına koyarak tavanı izlemeye başladı.
Feride’nin evine giderken tuhaf bir heyecanı vardı. Rüzgar o zaman bunu Züleyha’yı görmek istemesine bağlamıştı ama… İşin aslı evin içi onu Züleyha’dan daha çok heyecanlandırmıştı.
Feride’nin eşyaları pek modern sayılmazdı. İkinci el gibiydi çoğu. Turuncu bir koltuk takımı vardı. Beyaz üstüne turuncu, yeşil, sarı çizgiler atılmış bir halısı, eski tarz ahşap sehpaları vardı. Ama her şey tertemizdi. Ve Feride ufak dokunuşlarla evi sıcak bir ortama çevirmişti. Rengarenk saksılar, küçük bir kitaplık, şekil şekil mumlar…
Rüzgar tuvalete giderken merakına yenilip Feride’nin odasının kapısını açıp şöyle bir içeriye göz atmıştı. İçeriyi görünce öyle şaşırmıştı ki… Çünkü içerisi tam… Bir kız odasıydı.
Bir buçuk kişilik geniş sayılabilecek bir yatağı vardı. Yatağın üstünde uçuk pembe güpürlü bir nevresim vardı. Nevresimin üstünde de çeşit çeşit soft renkli minderler vardı. Büyük beyaz bir dolabı vardı. Dolabın camlı bölmeleri iç taraftan takılmış küçük perdelerle bir pencere havası yaratıyordu. Duvarlar tatlı bir krem rengindeydi. Ve ilginçti ama bir makyaj masası ve çeşit çeşit makyaj malzemeleri vardı. ‘İlginçti’ çünkü Feride makyaj yapan bir kız değildi. En azından Rüzgar hiç görmemişti.
—————
Jülide yeni evinin oturma salonunda ağırlamıştı Feride’yi. Feride’nin düğün haricinde bu eve ilk ziyaretiydi. O yüzden gelirken ev hediyesi olarak Jülide’nin seveceğini düşündüğü bir vazo almıştı. Ki gerçekten sevmiş gibiydi. İçine kurumuş haliyle bile çok güzel duran düğün buketini koyacak kadar hem de…
“Sen çok ince ve zevkli bir kızsın Feride.” dedi Jülide.
Melis, annesinin yanına gelip omzuna vurdu.
“Ona adıyla hitap etme anne. Öğretmen o. Ayıp. ‘Öğretmenim’ demen lazım.” dedi.
“Niye diyeyim ayol? Sizin öğretmeniniz ama benim arkadaşım.” dedi Jülide.
“Bence de!” dedi Feride.
“Ama öğretmenim, olmaz! Size saygı duyması lazım. Merak etmeyin ben ona kızıcam.” dedi Melis.
“Ben annene izin veriyorum ama.” dedi Feride.
“Tamam öğretmenim. Size başka saygısızlığı olursa gelip bana söyleyin. Ben onun kulaklarını çekerim.” dedi Melis. Sonra Ayperi’yi bulmaya gitti .
Jülide başını iki yana sallayarak kızının arkasından baktı.
“Bazen Melis, okulu ve içindeki her şeyi benden daha çok seviyormuş gibi hissediyorum.” dedi .
Feride güldü.
“Sevmekten ziyade eğitimin kıymetini biliyor ve büyük saygı duyuyor bence. Geçen bir derste onları serbest bıraktım. Gitmiş sınıf defterini açıp benim ne yazdığıma bakmış. Hafta hafta yazmamız gereken kazanımlar var. ‘Öğretmenim bunu işlememiz lazım’ diye yanıma geldi. Zavallı Ayperi de onu çekiştirip uzaklaştırmaya çalışıyordu.”
“Ayperi senin dersinde de yaramazlık yapıyor mu?” diye sordu Jülide.
“Onları bahçeye çıkardığım sürece Ayperi’nin en sevdiği öğretmeniyim sanırım, ama çıkarmadığımda bana küsüyor.”
“Küçük cadı!” dedi Jülide sevgi dolu bir ifadeyle.
“Jülide, ben şey için geldim aslında… Şey için…Bana biraz şeyi öğretsene…”
“Neyi?” diye sordu.
“Kadın gibi davranmayı…”
Feride, Jülide’nin alaycı bir şey söylemesini bekledi. Ama Jülide elini uzatıp onun ellerini tuttu. Gözlerinde anlayış dolu bir bakış vardı.
“Neden şimdi böyle bir şey istiyorsun? Bir şey mi oldu?” dedi.
Feride sessiz kalınca Jülide kalkıp onun yanına oturdu ve kolunu onun omzuna attı.
“Bana anlatabilirsin. Kimseye söylemem.” dedi.
“Züleyha beni bir ödül törenine davet etti. Elbise giyeceğim. Ama… Ben elbise bile giysem… Erkeksi biriyim. Onu rezil etmek istemiyorum.” dedi Feride.
Jülide onun kısacık saçlarını okşadı. Feride 24 yaşındaydı. Kendisi 30 olan Jülide bazen onu bir arkadaştan ziyade bir kızkardeş gibi görüyordu.
“Ama bu senin normalde utandığın bir şey değil ki… Züleyha da bunu dert etmiyordur. Tamam biraz daha kız gibi olmanı istiyor ama bambaşka biri gibi davranmanı o da garipser.”
“Jülide ben…”
“Evet sen?”
“Biraz daha kız gibi davranmayı genel olarak istiyorum. Kız gibi giyinmeyi de seviyordum ama başka her şeyim erkek gibi olunca bir b*ka yaramıyor.”
“Bunu kendin için istiyorsan seve seve yardımcı olurum. Başkası için istiyorsan olmaz. Züleyha ya da şu hoşlandığın kişi hangi yavşaksa mesela…” dedi.
Feride kızardı. Bazen Jülide’nin akıl okuduğunu düşünüyordu ve bu da o anlardan biriydi.
“Kimseden hoşlanmıyorum. Nereden çıkardın onu?” dedi .
“Rüzgar’ın sizin okulda çalışmaya başladığını duydum.” dedi Jülide.
“Evet.” dedi Feride yüzünde kaçamak bir ifadeyle.
“O itin nasıl öğretmen olduğunu bilmiyorum, hele nasıl resim öğretmeni oldu onu da bilmiyorum. Cin Ali bile çizemezdi çünkü. Arayıp sorduğumda yıllardır görüşmediğimizi ve hobi olarak okuduğu bir bölüm olduğunu söyledi. Ama onu biraz tanıyorsam, canı sırf çalışmak istediği için oraya girdiğini sanmıyorum. Dikkatli ol çiçeğim. Çünkü içimden bir ses konu sensin diyor.”
“Konu ben değilim. Neden benim için okula girsin ki? Hoşlandığı kişi de ben değilim. Züleyha’dan hoşlanıyor. Tamam, Züleyha’ya yakın olmak için benimle arkadaşlık ediyor, bunu biliyorum. Ama sırf bu yüzden benimle aynı okula başlaması için değişik bir manyak olması lazım.”
“Hayatım… Rüzgar; değişik bir manyak zaten. Onun yaptığı hiçbir şey seni şaşırtmasın. Züleyha’ya yakın olmak istiyorsa gitsin onunla arkadaşlık etsin. Seni kullanmasın. Bak kaç yıllık arkadaşım kendisi. Bu konularda zerre güvenmem ona.”
“Yine de beni ilgilendirdiğini sanmıyorum.” dedi Feride.
“Ondan hoşlanıyorsun.”
“Hoşlanmıyorum.”
“Hoşlanıyorsun. Hoşlanmıyorsan körsün demektir. Tüm kızlar ondan hoşlanır. Ben bile onu çekici buluyordum ki kendisini birkaç kere reddetmiştim zamanında.”
Feride ellerini birbirine sürtüp ona baktı.
“Saçlarını savurmasını seviyorum. Menekşe gözleriyle bana baktığında kalbim güm güm atıyor. Gülümseyince bayılacak gibi hissediyorum. Elleri çok güzel. Onlarla bir şey yazarken çok yakışıklı görünüyor. Neşeli ve komik olmasını, hatta yavşak herifin teki olmasını bile seviyorum.” dedi .
Jülide gözlerini kırpıştırdı.
“Sanırım bu basit bir hoşlanmadan daha fazlası.” dedi.
“Bunun bir önemi yok ki. O, benden hoşlanmıyor. Eğer Züleyha’yla evlenirse ikisini de kaybederim Jülide. Bir daha benimle konuşmazlar. Züleyha kocanın kuzeni, Rüzgar da senin arkadaşın olduğu için evinize sık sık gelip giderler ve ben senden de uzaklaşmak zorunda kalırım. Bunu asla istemem.”
“Sırf onlar yüzünden senden uzaklaşmam ama senin onlar yüzünden rahatsız hissetmeni ben de istemem.” dedi Jülide.
“Bu arada yanlış anlama, aşık olduğum için değişmek istemiyorum. Sadece hissettiğim gibi giyinmek istiyorum. Rüzgar’dan bağımsız bir şekilde biraz daha kız gibi olmak istiyorum. Aslında tam olarak şöyle; eğer canım eşofman giymek istiyorsa eşofmanı, etek giymek istiyorsam etek giymeyi istiyorum.
Tamam, şimdi sen diyeceksin ki ‘e giy o zaman’ ama öyle değil. Bir erkek gibi yürüyünce etek komik duruyor. Bir erkek gibi konuşunca üzerimdeki bluzun hiçbir anlamı kalmıyor.
Tabi aşık olmak da istiyorum. Sevgilimle el ele tutuşup gezmeyi, öpüşmeyi hatta beni arzulamasını istiyorum. Ama bir yandan o kişi beni bu halimle de sevsin istiyorum. Birlikte halı sahaya da gidelim, sinemaya da… Sabah koşuya da çıkalım, ormana gidip kamp da yapalım. Uzun yürüyüşlere katılalım. Bunları yaparken benim konuşmamı, yürüyüşümü, görünüşümü kafaya takmasın. Benden utanmasın. Bir kız gibi giyindiğimde ‘keşke hep böyle olsa’ diye düşünmeyecek kadar beni sevmesini istiyorum.
Biraz karışık anlattım, kusura bakma. Ama umarım anlamışsındır.”
“Anladım.” dedi Jülide. Uzun cümlelere gerek yoktu. Feride kendisini her haliyle seven birini istiyordu. Onu ‘o’ olduğu için seven… Ve kendisi için yargılanmadan, istediği, hissettiği gibi giyinebilme özgürlüğü istiyordu.
“Kendin için istiyorsan sana biraz yardımcı olabilirim. Ama önce görmek istediğim bir şey var.” diyen Jülide onu elinden tutup yatak odasına çıkardı.
Dolabında uzun uzun bir şey aradı. Sonra yeşil, sırt ve göğüs dekolteli mini bir elbise çıkardı.
“Giy bunu.” dedi .
Feride elbiseye garip garip baktı.
“Kocanın böyle bir elbisen olduğundan haberi var mı?” dedi. İbrahim çok kıskanç bir adamdı .
“Var tabii ki. Ona özel veya ev sınırları içinde giyindiğim sürece istediğimi alıp giyiyorum. Ama bunu alıp hiç giymedim. Daha etiketi bile üstünde. Bir dene.” dedi.
“Şey… İbrahim?”
“İşe gitti. Gelmez o daha. Gelirse de ‘Jülide!’ diye kükremesinden anlarız geldiğini.” dedi.
Feride elbiseyle banyoya gidecekti ama Jülide onu durdurdu.
“Burada giyin. İç çamaşırlarını görmem lazım.” dedi.
“N-NE?!” dedi Feride. Sanki Jülide bir sapıkmış gibi ellerini göğsünde çaprazladı.
Jülide gülerek göz devirdi.
“Kadın gibi davranman için ekstra kadın gibi giyinmen lazım. Ben şu an paçalı don bile giyebilirim ama senin iç çamaşırlarının seksi olması lazım. Çünkü dişil enerjin eksi 10 filan. Bunu artırmalıyız.”
“Ben senin gibi zengin değilim. Genelde sütyenim ve külodum bile takım olmaz.” dedi Feride.
“Canım, ben İbrahim’le evlenmeden önce çoğunu pazardan alıyordum iç çamaşırlarımın. Gayet güzellerdi hepsi. Ama uygun fiyatlı güzel markalar da var. Sen şu elbiseyi bir giyin. Bakalım neye ihtiyacın var?”
Gözüne kocasıyla fantezi yaparken taktığı numarasız gözlüğünü taktı. Eline bir not defteri ve kalem aldı. Sonra da Feride’nin üstünü çıkarmasını ve elbiseyi giyinmesini izledi. İzlerken not alıyordu.
“Ne yazıyorsun orada öyle fik fik?” diye sordu Feride merakla. Elbisenin fermuarını çekti.
“Neye ihtiyacın olduğunu yazacağım dedim ya!” dedi Jülide. Ayağa kalktı. Feride’nin etrafını dolaştı bir tur. Dolaşırken dikkatle onu inceliyordu.
“Manken gibi kızsın ha Feride! Boyun uzun, bacakların uzun, belin ince, memelerin büyük. Popon bile dik ve şekilli. Kasların var ama hiç de itici durmuyor. Bedenini daha sıkı ve güzel gösteriyor. Cildin bile güzel. Allah bilir yüzünü yıkayıp çıkıyorsundur sadece. Seni baştan filan yaratmamıza gerek yok yani. Sadece güzelce giydirip davranışların üzerine çalışalım. Saçlarını uzat. Çok uzun sevmiyorsan bile en azından ensene kadar olsun. Küt kesim yüzüne yakışır.”
Jülide onu biraz daha inceleyip not aldı.
“Çantanı al şimdi. Alışverişe gidiyoruz.”
—————-
Rüzgar, öğretmenler odasına geldi. Okul çıkışı vaktiydi. Turnuvaya gittiği için Feride’yi de görmemişti bugün zaten. Çok sıkılmıştı. Montunu ve eşyalarını koyduğu çantasını alıp çıktı okul binasından. Okul çevresinde yer olmadığı için biraz uzağa park etmişti.
Arabasına doğru yürürken yolun aşağısında Feride’yi elleri cebinde arabaya yaslanmış bir halde kendisini beklerken buldu. Birden sıkılmışlığı gitmişti Rüzgar’ın. Neredeyse sekerek gidecekti onun yanına. Elini kaldırıp ona el sallayacaktı ki biri ona çarptı ve çantasını elinden çekerek koşmaya başladı. Rüzgar birkaç saniye kapkaça uğradığını bile anlamadan kalakalmıştı. Sonra ayılıp adamın peşinden koşmaya başladı. O çantanın içinde son operasyonuna dair notlar vardı. Sırf bu yüzden Doğan g*tünü kesebilirdi Rüzgar’ın.
Kapkaççı aşağı doğru kaçarken karşısında Feride’yi buldu. Birkaç defa sağa sola doğru hamle yaparak onu atlatmaya çalıştı ama Feride sanki onun her hamlesini tahmin ediyor ve ona göre hareket ediyordu.
Hemen cebinden bıçağını çıkaran kapkaççı ona doğru savurmaya başladı. Feride bıçaktan kaçınırken adama yapacağı hamleyi planlıyordu. Boynuna yakın bir şekilde savurulan bıçak sabrını taşırdı. Adamın bileğini tutup diziyle alttan eline vurarak bıçağı düşürmesi sağladı. Sonra da adamın kolunu kendi karnına doğru çekip sırtını ona döndü ve adamı sırtının üzerinden diğer tarafa fırlattı. Yere düşen adamın bacak arasını tüm gücüyle tekmeledi. Can acısıyla kasıklarını tutan adamı sırt üstü çevirip üstüne oturdu ve Rüzgar’ın yanına gelmesini bekledi.
“Polisi ara.” dedi. Sanki az önce yaptığı şeyi her gün yapıyormuş gibi sakindi. Rüzgar, polisi aradı. Sonra çantasını aldı. Feride’ye hayran mı olsa yoksa kendisini tehlikeye attığı için kızsa mı bilmiyordu.
“Burası zengin muhit, böyleleri olmaz normalde burada!” dedi Feride.
Herif muhtemelen en başından beri Rüzgar’ın çantasının peşindeydi ama Rüzgar bunu Feride’ye söyleyemezdi.
“Yaptığın aptalcaydı. Silahı olabilirdi.” dedi. Belli ki ona kendisini tehlikeye attığı için kızmaya karar vermişti.
“Silahı olsa da aynı şeyi yapardım. Babam albaydı benim. Beni her şekilde eğitti. Bir gün onun gibi asker olmamı istiyordu ama ben istemedim.” dedi. Bir ömür disiplin altında yaşamak demekti bu. Feride yapabileceğini sanmıyordu. Aniden kolunda bir ıslaklık ve ince bir sızı hissetti. Kolunu kaldırdı. Eşofman kolu dirseğinden bileğine kadar kan olmuştu. Rüzgar dişlerini sıkarak yanına eğilip koluna baktı. Sinir katsayısı zaten yüksekti. Şu an sınıra dayanmıştı.
“Çok derin değil. Buraya bir şey sarmalıyız.” dedi.
Feride sırt çantasından sargı bezi çıkarıp uzattı.
“Sürekli spor yapınca yaralanmalar kaçınılmaz oluyor. O yüzden yanımda bulunduruyorum.” dedi.
Rüzgar yüzünü çirkinleştirip ağzının ucuyla ince ve peltek bir şekilde onun konuşmasının taklidini yapınca sinirlenen Feride’den bir yumruk yedi omzuna. Karşılık olarak kendisi de Feride’nin kafasına vurdu bir tane.
“Aklına s*çayım senin!” dedi öfkeyle.
Polis gelip adamı aldı. Rüzgar ve Feride de onlarla gidip ifade verdiler. Kapkaççı adam, Feride’ye ondan şikayetçi olacağını söylemişti ama komiser halledeceğini söyleyerek gönderdi onları.
Rüzgar, Feride’ye ikinci kez bakmadan arabasına doğru giderken Feride ona yetişti.
“Beni parka bırakabilir misin?” diye rica etti.
“Bırakamam.” dedi Rüzgar. Hala kızgındı Feride’ye. Bu kadar aptal bir kız olmasını kaldıramıyordu.
“Ahh, öyle mi? İşin var herhalde.” dedi Feride mahcup bir şekilde. Çantasını alıp uzaklaşmaya başladı ama daha beş adım atmadan Rüzgar onun sağlam kolunu sımsıkı tutarak kendine doğru çevirdi.
“Hastaneye gitmeliyiz. Baksınlar koluna.” dedi .
“Ben giderim, sağ ol!” dedi Feride. Kolunu çekmeye çalıştı ama Rüzgar mengene gibi sıkmıştı.
“Gidiyoruz.” diye tısladı Feride’ye.
“Gitmem. Bir daha binmem arabana.” dedi Feride küskün bir şekilde.
Rüzgar onu kendine doğru çekip söz dinlemeyen poposuna sert bir şaplak geçirdi. Feride canının acısından bağırmıştı.
“Yürü!” dedi Rüzgar onu çekiştirerek. “Söz dinlemezsen bir şaplak daha yersin.”
“Taciz bu yaptığın. Gelmeyeceğim. Karakolun önündeyiz zaten. Polis çağırırım. Bir daha da konuşmayacağım seninle.” dedi Feride.
Rüzgar onun kolunu bırakmadan elini onun beline doladı ve ayaklarını yerden kesene kadar kaldırarak arabaya taşıdı. Arka koltuğun kapısını açıp Feride’yi oraya soktu zorla.
“Az önce ifade verirken polise nasıl çocuk gibi davrandığını anlattın ya, anlarlar şu an ki mecburiyetimi, merak etme!” dedi Rüzgar. Kapısını sertçe kapatıp kendi koltuğuna geçti.
“Pis domuz, salak, gerizekalı…” diye söyleniyordu Feride arka koltuktan. Rüzgar onu zorla arabaya tıkarken kolu tekrar kanamaya başlamıştı.
“Kendine hiç bakmıyorsun. Hiç kendini düşünmüyorsun. Bana nasılsa bir şey olmaz diye düşünen ergen çocuklar gibisin.” diye çıkıştı Rüzgar direksiyonu çevirirken.
“Sana ne acaba!” diye bağırdı Feride.
“Benim kapkaççımı derdest ettin anasını satayım.” dedi Rüzgar.
“Demek ki canım birilerini derdest etmek istemiş. Sana ne! SANA…NEEEE!”
“O bıçak başka bir yerine de gelebilirdi gerizekalı Feride.”
“Bana gerizekalı deme. Sensin gerizekalı!”
“Hayır, sensin. Başıboş bir serseri gibi kendini oradan oraya atıyorsun. İki dakika götünün üstüne oturmuyorsun. Biraz dinleneyim demiyorsun. Tehlikeli şeylere gidip kafa göz dalıyorsun. Tanıdığım en büyük gerizekalısın sen! Ama merak etme! Sana tedbirli olmayı öğreteceğim.”
“Ben çocuk değilim!”
“Öylesin. Büyüyememiş bir çocuksun sen. Ve ben ömrümü senin için endişelenerek geçiremem. Kendine bakmayı öğrenene kadar sülük gibi yapışacağım sana.”
“Ne demek bu?”
“Görürsün ne demek!” dedi Rüzgar. Hastanenin önüne park etti ve Feride’yi arabadan indirip kolundan tuttuğu gibi doktorun yanına götürdü.