Rüzgar yataktan yorgun argın kalktı. Geceyi ayakta geçirmişti. Ne yazık ki mazereti eğlence veya kızlar gibi ilgi çekici bir şey bile değildi. Ev ve iş arkadaşı Doğan ona zorla belge doldurtmuştu bütün gece.
Bir istihbaratçı olarak günün belli bir kısmında bir çeşit ajan; diğer kısmında ise işsiz güçsüz, baba parası yiyen zengin bebesi olması gerekiyordu. Ki babasının koskoca Karasay Pırlanta’nın sahibi olduğu düşünülünce oldukça inandırıcı bir roldü.
Bu çift karakterli yaşam zaten oldukça zor geliyordu Rüzgar’a. Bir de yaptığı her operasyon, yakalattığı her adam için ayrı ayrı belge doldurmak zorundaydı. Bu işler için ayakçı birilerini alamazlar mıydı arkadaş?!
“Hala uyuyor musun sen?” dedi Doğan kapıdan içeri başını uzatarak.
“Doğru soru; senin niye hala uyumadığın olmalı? İkimiz de sabah beşte yatmadık mı? Nasıl bu kadar enerjik ve mutlu olabilirsin? Bu s*ktiğimin biyolojik kuralları sadece bana mı işliyor?” dedi Rüzgar.
“Çünkü saat öğleden sonra üç, gerizekalı. On saattir uyuyorsun. Kalk bir elini yüzünü yıka, kendine gel.”
“Son dakika işi çıkarmazsan başıma, bugün evde yatmak istiyorum.”
“Yatamazsın ki!” dedi Doğan alaycı bir şekilde gülerek. “Babaannen aradı. Onu beş gibi parktan almanı istiyor. Seni özlemiş. Ben de ona yapacak başka hiçbir işin olmadığını, hayırlı bir torun olarak seve seve onu almaya gideceğini söyledim.”
Rüzgar, Doğan’a bıkkın bir bakış attı.
“Sen beni hiç sevmiyorsun değil mi?” dedi.
“Pek sayılmaz ama neden sordun?” dedi Doğan. Ama neden sorduğunu çok iyi bildiği bıyıkaltı gülüşünden belliydi.
“Ben babaannemin telefonlarını bilerek açmıyorum. Sen de açmasan keşke…” dedi Rüzgar. Ellerini uyuduğu için dağılmış dalgalı sarı saçlarından geçirip ayağa kalktı.
“Ben büyüklerime hep saygılıyımdır. Biz öyle gördük ata evinde. Sen de bu kadar korkma! Kız sporcuymuş oğlum. Yüzü olmasa da bedeni gayet fit ve güzeldir.” dedi Doğan. Kapıyı sonuna kadar açmış, bir omzunu kapı pervazına yaslamıştı.
“Sence konumuz kızın güzelliği mi Doğan?” dedi Rüzgar. Çekmeceden bakım çantasını ve dolaptan bornozunu aldı.”Konumuz ailemin bana evde kalmışım gibi sürekli kız bulup durması… Sanki evlenmek istesem kapıya bir sürü kız yığamayacakmışım gibi!”
“Bence daha çok senin benimle sevgili olmandan endişeleniyorlar. Sana kaç kere dedim ki onların yanında bana o kadar sırnaşma!”
“Öyle ilgilerim olsa senden çok daha iyi birisini bulabileceğimi düşünüyorum. Umarım onlar da düşünüyordur…” dedi Rüzgar.
Doğan’la ilkokuldan beri arkadaştılar. Yedikleri içtikleri ayrı gitmiyordu. 7/24 beraber sayılırlardı. Yakınlıkları biraz yanlış anlaşılmalara sebep oluyordu haliyle.
“Sanki ben seni alırım da…” dedi Doğan ağzını bükerek. Onu yalnız bırakıp içeri gitti.
Rüzgar söylenerek saç kurulama havlusunu omzuna attı ve banyoya girdi.
Duş alıp, bir saatten fazla süren bakımlarını yapması saat dört buçuğu bulmuştu. Yarım saati de giyinerek harcadı. Haliyle babaannesini almaya geç kalmıştı. Şu kızla tanışıp aradan çıkaracaktı. Bir işe yaramazsa, babaannesi bir süre ona küser, daha da rahatsız etmezdi. Tontiğini biraz özlerdi artık ama özgürlüğü için bir süre hasrete değerdi. Bir işe yararsa da… Aşık olacağı kadını bulmuş olurdu.
Babaannesini aradı ama telefonunu açan olmadı. Kesin Rüzgar telefonunu açmadığı için trip yapıyordu. Zaten geç kalmıştı, şu koskoca parkta nereden bulacaktı şimdi babaannesini? Birkaç kişiye babaannesini tarif ederek görüp görmediklerini sordu. Kendisi gibi menekşe gözlere sahipti babaannesi. Haliyle Rüzgar insanlara sadece gözlerini gösteriyor, böyle muhteşem gözlere sahip yaşlı bir kadın görüp görmediklerini soruyordu. Diğer tarif kelimeleri; cüce ve buruşuktu. Babaannesi gençliğinde de fazla uzun değildi ama yaşlandıkça iyice kısalmıştı. Rüzgar’ın yarısına geliyordu.
Basketbol sahasının etrafını dolaşırken örümcek hisleri ona babaannesine yaklaştığını söylüyordu. Tamam; örümcek hislerinden ziyade, babaannesinin rüzgara karışmış, elektrikli testere sesine benzeyen yaşlı kadın cırlamasıydı ona yol gösteren, ama neyse…
İleride bankta genç bir adam oturuyordu. Arkaya doğru kaykılmış, başını arkaya eğmiş, kolunu güneşe karşı gözlerinin üstüne kapatmıştı. Rüzgar onun yanına gitti.
“Birader bir baksana!” dedi.
Adam kolunu gözlerinden çekip ağır ağır başını Rüzgar’a çevirdi. Yeşil gözlerini ona dikti. Rüzgar’ı süzen gözlerinde bariz bir beğeni peydah olmuştu. Rüzgar her iki cinsiyetin de ona böyle hayranlık dolu bakışına alışıktı, o yüzden rahatsız olmadı.
“Buralarda bir elli boylarında, buruşuk, benim gibi menekşe gözlü bir kadın gördün mü?” dedi.
Adam biraz düşündükten sonra parmağıyla az ileriyi işaret etti. İşte Rüzgar’ın babaannesi oradaydı. Parlak leopar desen eşofmanlarıyla, belediyenin yerleştirdiği spor bisikletinin üstüne oturmuş pedal çevirmeye çalışıyordu. Ah, bir de kısa bacakları tam tur çevirmeye yeteydi!
“Eyvallah bro!” dedi Rüzgar, genç adama ve sırıtarak babaannesine doğru yürümeye başladı.
“Sultanım senin bacakların yetmiyor ki ona. Gel seninle şuradaki spor aletine binelim karşılıklı. Hani üstüne basıp yürür gibi bacaklarını ve karşıdakini sallıyorsun ya…”
“Ona uzay yürüyüşü aleti deniyor cahil oğlum. Hem ben senin o üç metrelik bacaklarınla baş edemem.” dedi babaannesi Fatime Hanım. Bisikletten indi.
“Oy neneeem! Şunun adını, onu buraya bizzat koyan belediye bile bilmiyordur. Milli atlet mi olacan sen başımıza?” dedi Rüzgar. Onu kınarmış gibi elini ağzına kapatmıştı. Babaannesi onun koluna vurdu.
“Niye bilmeyeyim! Feride kızım bize hepsini öğretti.”
“Feride? Şu şey mi? Beni damızlık olarak sunacağın spor hocası!”
Babaannesinin gözleri parladı.
“Evet, o! Gel seni tanıştırayım.” dedi. Torununun elini tutup onu Rüzgar’ın az önce soru sorduğu genç adamın yanına götürdü. Adam onları görünce doğrulmuştu.
“Hocam bak seni torunumla tanıştırayım. Beni almaya geldi. Rüzgar adı. Rüzgar Karasay. Çok zengin. Boylu poslu, yakışıklı. Dişlerinin hepsi tam. Çok da temizdir. Kişisel bakımını hiç eksik etmez.” dedi Fatime Hanım.
Hoca güldüğünü göstermemek için uzaklara bakıp elini ağzının üstüne tutmuştu. Rüzgar babaannesine gözlerini devirdi.
“Yani tontişim, beni övecek daha iyi şeyler bulamadın mı? Satılık buzağı mıyım ben? Bu kadar mı ümitsizsin benden?” dedi.
“Ne yapayım oğlum, içkin kumarın, karı kız hayatın var hep! İşin gücün de yok, baba parası yiyorsun! Neyle öveyim ben seni! İyi ve düşünceli biri de sayılmazsın ki!”
“Allah razı olsun tontikim!” diyen Rüzgar eğilip babaannesinin elini öptü. Sonra karşısındaki hocaya bir bakış atıp nenesinin kulağına eğildi. Ve pek de kısık olmayan bir sesle konuşmaya başladı. “Sultanım…Diyorum ki acaba sen benim Doğan’la ev arkadaşlığımı yanlış mı anladın? Bak vallahi öyle bir şey değil. Tamam bazen onu öperek uyandırıyor olabilirim ama öyle…bir şey…değil!” dedi.
“Ne saçmalıyorsun evladım?” dedi babaannesi.
İç çeken Rüzgar; o ana dek konuşmamış olan, eli cebinde saygısız bir şekilde onları izleyen hocaya döndü.
“Kusura bakma birader. Eşcinsel değilim ben.” dedi ve şaşkınlıktan ağzı açık kalmış babaannesini çekiştirerek yürümeye başladı. Bir yandan bir erkeğe neden Feride dediklerini sorguluyordu. Belki de adam Ferit’ti ama Feride olmak istiyordu…
Geride bıraktıkları ‘hoca’ olan Feride kafası karışmış gibi başının arkasını kaşıdı. Kırk yılın başı birini beğenecek gibi olmuştu ama… Az önce tam olarak ne olmuştu?! Feride gerçekten bu züppe sarışın tarafından kadın olmadığı gerekçesiyle red mi yemişti?
Keşke hemen kaçmasaydı da açıp gösterseydim, diye düşündü. Sonra reddedilmenin acısından çabuk kurtulup omuz silkerek eşyalarını toplamaya başladı. İlk erkek sanılışı değildi.