Zamansız Celp

1237 Words
Ertesi sabah mahalle, düğünün izlerini üzerinden atmaya çalışıyordu. Tabii ben de… Geceki sokak düğününün yorgunluğu ve uğultusu hâlâ üzerimde gibiydi. Bütün gece o davul zurna sesi beynimi uyuşturmuş, halay başı çeken mahallelinin çığlıkları sabaha kadar susmamıştı. Sokağın ortasında kalan sandalyeler toplanıyor, renkli ışıklar birer birer sökülüyor, gece boyunca yere atılan bardaklar ve tabaklar temizleniyordu. Kadınlar kapı önlerinde hâlâ düğünü konuşuyor, çocuklar ise sanki bütün gece uyumamışlar gibi koşturuyordu. Ben de o sabah annemin “Ekmek kalmamış, bakkala gidiver,” demesiyle kendimi sokağa attım. Üstüm başım dağınıktı. Saç baş zaten Allah’a emanet. Dükkandan içeri adımımı atar atmaz, gözüm taze ekmeklere değil, dolabın kenarında dikilen o tanıdık karaltıya takıldı. Meyra... Üzerinde dün geceki bordo elbisenin tam tersi, bol ayıcıklı bir pijama takımı vardı. Saçları darmadağındı, yüzünde makyajdan eser yoktu. İçimden kahkaha atmak geldi. Dün gece mahallede herkesin dönüp baktığı kız gitmiş, yerine uykusundan yeni kalkmış Meyra gelmişti. Gülmemek için dudağımı ısırarak ona takıldım. Zaten onu görüpte takılmamam imkansızdı. — Hayırdır, düğünden mi kaçtın? Meyra bana şöyle bir baktı. Gözleri uykudan hâlâ yarı kapalı gibiydi. — Sana ne? Hep sinir olduğum şu iki kelimeyi söylemiyor mu, ifrit ediyor adamı. Bir de öyle bir söylüyor ki insanın daha çok üstüne gidesi geliyor. — Ne demek sana ne? Dün geceki bordo elbiseli kızdan eser yok. Sabah olunca ayıcıklı pijamayla mı geziyorsun mahallede? Meyra elindeki ekmek poşetini düzelterek ellerini göğsünde birleştirdi. — Çekil önümden Cesur. — Niye? Pijamalarından mı utanıyorsun? — Niye utanayım, asıl senin yüzünden utanıyorum. — Bak, yine başladın. — Neye başladım? — Beni terslemeye. Meyra gözlerini devirdi. — Sen de beni rahat bırak öyleyse. Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Bu hali oldukça sevimliydi. — Vallahi dün geceki Meyra’yı geri istiyorum. En azından insan gibi bakıyordu. — Ne diyorsun Cesur, sabah sabah? diye kızgınlıkla sordu. — Hiç bir şey demiyorum ki… Sadece bordo elbise, saçlar falan… Bir havalar, bir havalar. Meyra bir adım yaklaşıp gözlerini kıstı. — Ne olmuş yani? Omuz silktim. — Bir şey olmamış. Sadece sabah seni böyle görünce şaşırdım. — Böyle derken? Ayıcıklı pijamalarına baktım. — Böyle işte. Meyra’nın yüzü kızardı, kaşlarını çattı. — Cesur uğraşma benimle. Omuz silktim. — Ne yapayım? Böyle görünce insanın uğraşası geliyor. Bana ters ters baktı. — Senin başka işin yok mu? — Var. Ekmek alacağım. Elimi cebime attım. — Ama önce seni görüp moralim düzeldi. — Gerizekâlı. İşte şimdi olmuştu. Meyra’yı yine sinirlendirmeyi başarmıştım. Sinirlenince yanakları kızaran, gözlerini kocaman açıp bana bağırmaya hazırlanan o küçük kızdı Meyra, hep de öyle kalacaktı. Ama bunu ona söyleyecek değildim. Sonra tepeme çıkar, ömür boyu bunun lafını yapardı. Dudaklarımın kenarı keyiften kıvrılmaya devam etti. Tam karşılık verecektim ki sokaktan bir ses duyuldu. — Cesur! İkimiz de aynı anda dönüp baktık. Gelen Postacı Rıza amcaydı. Yüzünde kocaman, gereksiz bir gurur sırıtışıyla elindeki o kahverengi deri çantasını karıştırdı. Sarımsı bir zarfı çıkarıp bana doğru uzattı. — Al bakalım koçum, gözün aydın. Askerlik kâğıdın geldi. Vatan borcu çağırıyor, şimdiden hayırlı teskereler! Bir anda yüzümdeki ifade silindi. Sanki az önce söylediği cümle mahalledeki bütün sesleri susturmuştu. Meyra elindeki ekmek poşetini sıkıca tuttu, kıpırdamadan bana baktı. Yüzündeki uykulu ifade gitmişti. Dudakları aralandı ama tek kelime çıkmadı. Postacı, olan bitenden habersiz, zarfı bana uzattı. — Al bakalım. Elimi uzatırken gözümü Meyra’dan ayıramıyordum. O da hala bana bakıyordu. Dün geceki gülüşü, atışmalarımız, kapının önündeki bakışları birer birer aklımdan geçti. İçimde tuhaf bir ağırlık çöktü. Postacı uzaklaşırken Meyra hâlâ olduğu yerdeydi. Bu kez sataşacak bir laf bulamadım. O da söylemedi. Çünkü ikimiz de aynı şeyi anlamıştık. Ben gidiyordum. O an... Bakkalın içindeki o rutubetli hava bile ağırlaştı sanki. Rıza amcanın neşesi, dışarıdan gelen süpürge sesleri, hepsi bir anlığına silindi. Zarf elimde havada asılı kaldı. Az önce Meyra’ya laf yetiştirmek için pır pır eden çenem kilitlenmiş, dudaklarımdaki o ukala sırıtış donup kalmıştı. Meyra’nın gözleri, donuk donuk elimdeki sarı zarfa bakıyordu. Çatık kaşları yavaşça düştü. Yüzü bir anda kül gibi olmuştu. Hissediyordum, benim de ondan kalır yanım yoktu. Arada onca laf, onca inatlaşma vardı ama o saniye, o sarı zarfın gölgesinde ikimizin de yüzü, boğazımıza oturan o tuhaf ve ağır hisle beraber yere çakılmıştı. Boğazımdaki o sert düğümü yutkunarak yok etmeye çalıştım ama nafileydi; yutkundukça daha da büyüyordu sanki. Yüzüme zoraki, eğreti bir gülümseme oturtup neşeyle mırıldanmaya çalıştım ama sesim düşündüğümden çok daha pürüzlü ve cılız çıktı: — Hadi hadi... Yine iyisin, dedim, gözlerimi elindeki zarftan kaçırıp doğrudan gözlerinin içine dikerek. — Sonunda benden kurtuluyorsun işte. Rahat rahat gezersin artık sokakta. Cümlem bittiğinde bakkaldaki sessizlik daha da katılaştı. Şaka yapmaya, her zamanki gibi durumu gırgıra vurmaya çalışmışım gibi davranıyordum ama gözlerimdeki o donukluk ve sesimdeki o hafif titreme harfi harfine beni ele veriyordu. Meyra da yemedi zaten bu numaramı. Yüzümde asılı kalan o sahte tebessüm, sarı zarfın gölgesinde ikimizin ortasında öylece sallanıp durdu. Meyra yüzümdeki o sahte tebessüme hiç prim vermedi. Gözlerimin içine baktı; ne bir laf yetiştirdi ne de o her zamanki hırçın tavrından bir eser gösterdi. Bakışlarındaki o bir anlık sarsıntı, yerini buz gibi ve mesafe dolu bir ifadeye bıraktı. Elindeki ekmek poşetini biraz daha sıkarak derin bir nefes aldı, sesine katabildiği en düz, en ruhsuz tonla konuştu. — Hayırlı tezkereler... Sağ salim git, gel. Başka tek bir kelime dahi etmedi. Arkasını dönüp kapıya doğru adımladı. Ayağındaki terliklerin sesi, bakkalın eşiğini geçip sokaktaki uğultunun arasında kaybolana kadar arkasından bakakaldım. Elimdeki sarı zarfı avucumun içinde sıkılaştırırken dükkândan nasıl çıktığımı, eve doğru nasıl yürüdüğümü bile hatırlamıyordum. Öyle ki ekmek bile almamıştım. Kafamın içinde sadece Meyra’nın o son bakışı ve sesindeki o tuhaf ton dönüp duruyordu. Ne hissetmişti şimdi? Üzülmüş müydü, yoksa gerçekten rahatlamış mıydı? O çatılan kaşları, ansızın düşen yüzü neyindi peki? Gerçekten içten içe buruk bir şeyler mi hissetmişti, yoksa ben mi kafamda kuruyordum? Sokağın başındaki köşeye geldiğimde adımlarımı yavaşlattım. Zarfı cebime tıkıştırıp huysuzca başımı salladım. Aman canım... dedim kendi kendime, içimdeki o anlamsız beklentiyi ve sızıyı bastırmaya çalışarak. Ne düşünecek sanki? Benden kurtulacak işte, tam da istediği olacaktı. Muhtemelen evde ayıcıklı pijamalarıyla dans ediyordur... Kendi kendime kurduğum bu cümleyle acı bir tebessüm yayıldı yüzüme. Adımlarımı bizim sokağa doğru yönlendirirken hayalimde canlanan o görüntü canımı yakmadı desem yalandı. Kesin odasına girmiş, kapıyı kapatıp müziğin sesini açmıştır. "Kurtuldum şu beladan!" diye göbek atıyordur. Yıllardır laf yetiştirmekten, didişmekten bıkmıştı nasıl olsa. Ama yine de... O bakkaldaki son bakışı gitmiyordu gözümün önünden. Yüzünün o bir anda kül gibi oluşu, o hırçın kızın bir anda sesinin kesilmesi... Yok ya! Kesin dans ediyordur şimdi, işine gelir. Niye üzülsün ki? Ben giderim, mahalle ona kalır. Artık sabahları yolunu kesecek, pijamalarıyla dalga geçecek bir Cesur da olmayacak. Daha ne istesin kız, lan! Cebimdeki sarı zarfı parmaklarımın arasında biraz daha ezdim. “Hayırlı tezkereler" derken ki o soğuk sesi kulaklarımda çınladı tekrardan. Madem bu kadar sevinecekti, niye o gözleri öyle buğulanır gibi olmuştu ki o zaman? Aman, ne diye kafa yoruyorsam hala... Haklı işte. Dans ediyordur. Hatta çoktan zil takıp oynamaya başlamıştır bile. Karalar mı bağlayacaktı kız senin için, ulan Cesur yıllardan beri kıza demediğini bırakmadın ki… Ellerim cebimde, kafamda binbir tilki dönerek bizim evin kapısına kadar nasıl geldiğimi bile anlamadım. Zihnim hâlâ Meyra’nın o son bakışında, odasında atacağını hayal ettiğim sevinç turlarındaydı dönüp duruyordu. Anahtarı kilide takıp çevirdim, kapıyı hafifçe itip içeri adımımı attım. Daha ayakkabılarımın bağcığını çözmeye fırsat kalmadan, mutfaktan annemin o her zamanki tezcanlı sesi yükseldi. İçerideki tezgah tıkırtılarının arasından başını koridora doğru uzattı, boş ellerime ve kilitlenmiş suratıma baktı. — Hani ekmek nerede oğlum, diye sordu, kaşlarını çatıp ellerini önlüğüne silerek. — Eve boş elle mi döndün, ne yaptın bakkalda bu kadar saat? Cebimdeki sarı zarf bacağıma batarken annemin yüzüne öylece bakakaldım. Ekmek almayı unutmuştum ya ben?! Devam edecek…
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD