3. Bölüm – Yıldırım Kararı

1854 Words
Cesur, karşısında oturan Miray’a uzun uzun baktı. O an odanın sessizliği ağırlaştı, nefesler bile yankı yapıyordu sanki. Gözleri Miray’ın kararlı bakışlarında gezindi; sonra dudaklarını aralayıp sordu: “Bu kararında emin misin?” Miray başını dik tutmaya çalıştı. Gözleri Cesur’un gözlerinde, sesinde titrek bir kararlılık vardı: “Evet, eminim.” Cesur, göz kapaklarını kısarak ona baktı. İçinde kabaran merakı artık saklayamazdı: “Peki… seni sabahki kararından vazgeçiren şey nedir?” Miray’ın gözlerini kaçırdı. Başını eğdi, dudaklarını ısırdı. Parmaklarını birbirine kenetleyip derin bir nefes aldı. Sesi kırık bir fısıltı gibi döküldü dudaklarından: “Özgür yaşama isteğim…” Cesur, onun bu sözünü yetersiz bulmuştu. Yüzündeki ifadeden belliydi. Daha fazlasını istiyordu. Miray, onun bakışlarının altında ezilir gibi oldu, ama konuşmaya devam etti. “O adam… babamın beni sattığı o herif… bugün geldi. Beni zorla götürmek istedi. Ama biliyorum… biri gitse diğeri gelir. Senin dışında başka şansım yok, yüzbaşı.” Cesur derin bir nefes aldı. Yüzündeki çizgiler daha da sertleşti. Sesi ağırdı, ama içinde bir sızı vardı: “Miray, benimle evlensen de sana kolay bir hayat sunamam. Hatta belki şuan yaşadığından daha zor bir hayatın içine düşersin. O yüzden… sana daha farklı yardım edeyim. Merak etme, yine seni korurum. O adamların eline bırakmam. Güçlü bağlantılarım var.” Bir an sessizlik oldu. Cesur’un bu sözleri Miray’ın kalbine su gibi işlemişti. Kurtuluş kapısı önüne açılmıştı belki… ama o, sadece kendi kurtuluşunu seçerse, bunun bencillik olacağını düşündü. Cesur’un yüzüne baktı; gözlerindeki yorgunluğu, umutsuzluğu gördü. Başını kaldırdı, sesi titrek ama netti: “Hiçbir iyilik karşılıksız kalmamalı, yüzbaşı.” Cesur sıkıntıyla boynunu ovdu. Bu kadını, bu masum öğretmeni kurtlar sofrasına atmak istemiyordu. Ama kendi özgürlüğü için de tek çare oydu. İçinde boğazını düğümleyen bir çaresizlik vardı. Bir an başını kaldırıp konuşmaya başladı: “Bak Miray… benim ailem normal bir aile değil—” Sözünü Miray kesti, dudaklarında hafif bir tebessüm belirdi. “Aşiret misiniz yüzbaşım? Hani şu ağalı konaklı olanlardan… Silahlar falan… Hatta dur, sende ağasın, öyle değil mi?” Sesi alayla karışık ama biraz da merakla çıkmıştı. Cesur’un yüzüne çok nadir görülen minik bir tebessüm yayıldı. “Dediğin… olabilir.” Miray başını iki yana salladı, sonra elini havada sallayarak konuştu: “Ben ne zorluklar çektim, yüzbaşım… Senin ailen bana koymaz. Eğer özgürlüğüm içinse… kabullenirim.” Gözlerini Cesur’un gözlerine dikti, sonra kesin bir ifadeyle sordu: “Anlaştık mı?” Cesur kısa bir an sustu, sonra başını yavaşça salladı. “Anlaştık.” Ama ardından ciddileşerek ekledi: “Bir mesele daha var, öğretmen hanım… İkimizin de ailemin yanına tayin aldırması gerek.” Miray’ın içi bir an ürperdi ama düşündü. Aslında bu onun için de bir fırsattı. Babasına izini kaybettirecekti. Başını olumlu bir şekilde salladı: “Tamam.” Cesur derin bir nefes aldı. Artık geri dönüşü olmayan bir karar almışlardı. “O zaman… yarın en acilinden yıldırım nikâhı kıyıyoruz.” Miray’ın dudaklarında acı bir tebessüm belirdi. Gözleri yere kaydı. Bu tebessümde hem çaresizlik hem de belki küçük bir umut vardı. Cesur, Miray’ın gözlerine bir an uzun uzun baktı. Çaresizlikle kararlılığın birbirine karıştığı o bakışlarda gizli bir şey daha arıyordu. Sessizlik uzadığında başını hafifçe yana eğerek sordu: “Acıktın mı?” Miray, soruya hazırlıksız yakalanmış gibi irkildi. Utangaç bir şekilde başını salladı. Dudaklarının kenarında beliren kısacık tebessüm bile yüzündeki solgunluğu silemedi. Cesur, bakışlarını kapıya çevirdi. Gür ve buyurgan sesiyle seslendi: “Mehmet! Aslanım!” Kapı hızla açıldı. Mehmet esas duruşta dimdik bir şekilde içeri girdi. “Emredin komutanım!” Cesur kısa ama net emirler verdi: “Miray Hanım’a tost yaptır, yanına sıcak bir çay getir. Bir de…” dedi, yatağı işaret ederek, “nevresimleri değiştir. Miray Hanım bu gece bizim misafirimiz.” “Emredersiniz komutanım.” dedi Mehmet, tek kelime etmeden selam verip odadan çıktı. Miray, tereddütle Cesur’a baktı. Dudakları titredi, sesi neredeyse fısıltıydı: “Ben evde kal—” Ama cümlesini tamamlamasına fırsat kalmadan Cesur, kararlı bir sesle sözünü kesti: “Evde kalman tehlikeli olur. Ben bugün her şeyi ayarlayacağım. Tayin, nikâh… Hepsi. Evine de birkaç asker göndereceğim, eşyalarını alacaklar. Merak etme, özel eşyaların için askerler muhtarın eşiyle birlikte giderler.” Miray’ın gözleri kocaman açıldı. Cesur’un bu kadar ince düşünmesi, ona güven vermişti. Başını anlayışla salladı, dudaklarının ucunda mahcup bir ifade belirdi. Cesur, yatağın yanındaki küçük gardroba yöneldi. Dolabı açıp içinden temiz bir eşofman altı ve gri bir sweatshirt çıkardı. Kumaşların kokusunda barut ve sabun birbirine karışıyordu. Döndü, elindekileri Miray’a uzattı. “Sana bayağı büyük gelir ama… idare et, eşyaların gelene kadar.” Miray, utangaçça ellerini uzattı. Sesi ince, kısık ve neredeyse duyulmazdı: “Teşekkür ederim…” Cesur, onun bu hali karşısında gözlerini kısa bir an yere indirdi. O sırada kapı tekrar açıldı. Mehmet, tepside bir tost ve yanında buharı tüten bir bardak çayla içeri girdi. Sessizce masaya bıraktı, komutanına selam verip çıktı. Oda tekrar sessizleşti. Cesur, bir süre Miray’a baktı. Sonra omuzlarını hafifçe silkerek konuştu: “Sen rahatına bak. Ben şu işlemleri halledeyim.” Ardından ağır adımlarla kapıya yöneldi, kapıyı açıp dışarı çıktı. Soğuk koridorun havası yüzüne vurduğunda derin bir nefes aldı. Aklından geçenleri kimse duyamazdı ama kendi kendine mırıldandı: “Hadi bakalım… çıktık bir yola. Hayırlısı olsun.” Sonra başını kaldırdı. Etrafta dolaşan askerleri gördü. Sert adımlarla ortalarına doğru ilerledi. Gür sesi, bütün karakolu doldurdu: “Herkes buraya baksın!” Bir anda sessizlik oldu. Tüm askerler dönüp komutanlarına dikkatle baktı. Cesur’un gözleri tek tek üzerlerinde dolaştı. Sesi tok ve buyurgan çıkıyordu: “Bugün kimse… ama hiç kimse… benim odamın kapısının önündeki koridordan dahi geçmeyecek. Anladınız mı?” “Emredersiniz, komutanım!” diye hep bir ağızdan cevap geldi. Ses karakolun duvarlarında yankılandı. Cesur bakışlarını Mehmet’e çevirdi. “Aslanım… sakın o kapının önünden ayrılma. Kimse içeri girmeyecek. Sen de kapıyı açmayacaksın.” Mehmet’in gözleri kararlıydı. Komutanına güven veren gür bir sesle karşılık verdi: “Emredersiniz, komutanım!” Cesur’un yüzündeki sertlik, Mehmet’e olan güveniyle biraz yumuşadı. Başını sallayarak bahçeye doğru yürüdü. Ayaklarının altında taşların çıkardığı tok ses, yeni bir yolun başlangıcını müjdeliyor gibiydi. —————————- Aradan yaklaşık yirmi beş dakika geçmişti. Soğuk havada ileri geri yürüyerek telefonuna sarılan Cesur, tek tek gerekli yerleri aramış, nikâh ve tayin için bütün adımları başlatmıştı. İşler onun için sıradan değildi ama kararlıydı; sanki yıllardır verdiği en zorlu operasyon kararlarından birini veriyormuş gibi özen gösteriyordu. Telefonu kapattığında derin bir nefes aldı. Kendi kendine alçak bir sesle mırıldandı: “Tamamdır… geriye haber vermek kaldı.” Adımlarını ağır ağır binaya çevirdi. Koridorda yankılanan ayak sesleri bir askerinkinden çok daha fazlasını taşıyordu; bir adamın kader yükünü. Mehmet, odanın önünde nöbet tutuyordu. Cesur ona başıyla selam verdi, dalgınlıkla kapıya yöneldi. Zihni hâlâ yapılacaklarda olduğu için refleksle davranmıştı, kapıyı vurmadan açtı. Ve tam o an… Karşısındaki manzara, Cesur’un nefesini göğsünde hapsetti. Miray, sırtı dönük, üstünü değiştiriyordu. Eşofman altını giymişti ama üstünde yalnızca ince askılı sütyeni vardı. Elleriyle gri sweatshirtü göğsüne sıkıca tutuyordu. Omuzları ürpermiş, ensesine kadar kızarmıştı. Bir anlık sessizlik… sonra Miray, hızla döndü. Göz göze geldiler. “Cesur…” dedi Miray, sesi utançla titriyordu. Cesur olduğu yerde taş kesildi. Gözleri anlık bir şaşkınlıkla açılmış, sonra hızla toparlanmıştı. Dudakları gerildi, boğazı kurudu. Başını çevirip hızla koridora baktı, ardından kapıyı kapattı. Kapıya dönük, gözlerini yere dikmiş haldeydi. Ses tonu ilk defa bu kadar mahcup çıktı: “Özür dilerim… Ben… dalgınlığıma geldi. Özür dilerim.” Miray nefesini tutmuş, titreyen parmaklarıyla sweatshirtü üzerine geçirmeye çalışıyordu. Kumaşı üzerine çektiğinde kalbi göğsünden çıkacak gibi çarpıyordu. Derin bir nefes alarak Cesur’a seslendi: “Sorun değil yüzbaşı… Dö-nebilirsiniz. Benim dikkatli olmam lazımdı.” Cesur başını yavaşça çevirdi. Onun utancına saygı duyarak gözlerini kaçırmaya çalıştı. Yutkundu, sonra kısık bir sesle konuştu: “Her şey tamam, Miray… Umuyorum… pişman olmazsın.” Miray, gözlerinde hafif bir tebessüm belirdi. Yorgun ve kırgın ama aynı zamanda içinde küçük bir güven ışığıyla gülümsedi. “Olmam…” dedi sadece. ——————————— Saat ilerlemişti. Dışarıda nöbet tutan askerlerin ayak sesleri uzaktan duyuluyordu. Odanın içinde ise loş bir lamba yanıyordu. Miray yatağa uzandı. Başını yastığa koyduğunda derin bir yorgunluk tüm bedenini sardı. Gözleri ağırlaşırken, odanın diğer köşesinde çalışma masasında oturan Cesur’a baktı. Cesur masasında oturuyordu. Gözleri önündeki kâğıtlarda olsa da zihni başka yerdeydi. Kalemi parmaklarının arasında döndürürken bir kez daha Miray’a baktı. Kıyafetlerinin arasında resmen kaybolmuş gibiydi. İçinden, kendi kendine konuştu: “İnşallah pişman olmazsın… Ama emin ol… seni hep koruyacağım.” Odada derin bir sessizlik vardı. Sadece duvar saatinin tik takları, dışarıdan gelen rüzgârın uğultusuyla birleşiyordu. Cesur, gözlerini kısa süreliğine kapattı. Kalbindeki yük ağırdı ama içinde ilk kez tuhaf bir huzur kıpırtısı hissetti. Sanki o da artık yalnız değildi. —————————- Ertesi sabah hava açık ve aydınlıktı. Gün doğalı çok olmamış, gökyüzü hâlâ solgun mavi tonlarıyla şehri süslemekteydi. Nikâh dairesinin önünde duran siyah araba, yeni bir başlangıcın tanığı olacaktı. Cesur ve Miray, arabanın önünde yan yana durmuş, sessizce birbirlerine bakıyorlardı. Nikâh masasında biraz önce edilen sözler ve kelimeler hâlâ kulaklarında çınlıyordu: “Evet.” Kelimeler kısa, sade ve netti ama içlerinde iki farklı hayatı birbirine bağlayan kocaman bir anlam taşımıştı. Mert ve Mesut, nikâh şahitleri olarak katılmış, hem heyecan hem gurur yaşamışlardı. Onların gözünde bu evlilik, sadece iki insanın imzası değildi; aynı zamanda bir kurtuluş, bir sahiplenme, bir kader ortaklığıydı. Cesur, siyah takım elbisesinin içinde her zamanki gibi karizmatik ve dimdik duruyordu. Yüzündeki sert hatları yumuşatan tek şey, yanında duran kadına olan bakışıydı. Miray ise beyaz, sade, düz elbisesiyle zarif ve masum görünüyordu. Elinde tuttuğu küçük çiçek buketi ile başı biraz öne eğikti. Gözlerinde hâlâ utangaç bir parıltı vardı ama dudaklarının kenarında da kararlı bir tebessüm. Elinde sımsıkı tuttuğu nikâh cüzdanı, aslında ikisinin hayatınında en ağır yükü gibiydi. Arabanın arka bagajında valizleri hazırdı. Dosyalar tamamlanmış, tayin kâğıtları gelmişti bile. Yeni adresleri artık Şanlıurfa olacaktı. Bilinmez, yabancı, belki de zor… ama aynı zamanda yeni bir başlangıç. Cesur, derin bir nefes aldıktan sonra Mesut ve Mert’e döndü. Onlara sıkıca sarıldı. Sırtlarına vururken gözleri dolu dolu olmuştu ama gururu buna izin vermedi. “Her şey için teşekkür ederim.” dedi içtenlikle. Mert gülümseyerek omzuna dokundu: “Biz her zaman arkandayız, komutanım. Ne zaman bir şeye ihtiyacın olursa ara.” Mesut ise gülerek ekledi: “Bizi unutma. Yolun nereye düşerse düşsün, kardeşin gibi yanında oluruz.” Ardından ikisi de Miray’a döndü. İçten, samimi ve biraz da kardeşçe bir tavırla konuştular: “Hayırlı olsun, yenge. Bir sorunun olursa ve Cesur’a ulaşamazsan bizi aramaya çekinme. Biz de senin kardeşin sayılırız.” Miray, gözleri dolarak başını salladı. İlk defa kendini gerçekten korunmuş hissetti. İçinden, “Belki de bu evlilik… hiç de yanlış bir karar değildi.” diye geçirdi. Cesur, dostlarına minnet dolu bir bakışla baktı. Onların varlığı, yükünü biraz olsun hafifletmişti. Ardından arabaya yöneldi. Miray sessizce arabanın diğer yanına geçti. Arabanın kapıları kapandığında, dışarıdaki dünya sessizleşti. İkisi de kısa bir süre konuşmadı. Motorun çalışmasını bekleyen sessizlik, ikisinin de kalbine ağır bir şekilde oturmuştu. Cesur, direksiyonun başında Miray’a yan gözle baktı. Yüzündeki kararlılığı görünce dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı. “Hazır mısın, öğretmen hanım?” diye sordu alçak bir sesle. Miray gözlerini onun gözlerine dikti. Sesinde ne tereddüt ne de korku vardı. Net, kararlı bir tonla: “Hazırım.” dedi. Cesur derin bir nefes aldı, anahtarı çevirdi. Motor çalışırken gözlerini yola çevirdi. Dudaklarından çıkan sözler, bir kader mühürü gibiydi: “O zaman… gidelim cehennemimize.” Araba ağır ağır hareket ederken, geride kalan şehir yavaş yavaş ufukta kayboldu. Önlerinde ise bilinmezliklerle dolu yeni bir hayat onları bekliyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD