Bölüm 2

1128 Words
Berk’in yolumu kesmesi hiç iyi olmadı. Çok vakit kaybettim. Şimdi güneş batarken ancak anneannemin mezarında olabileceğim. Neredeyse her gün burada vakit geçirmiş olsam da hava kararırken hiç bulunmamıştım. Etraf daha mı sessiz sanki? Yoksa artan karanlık mı böyle düşünmeme neden oluyor? Sanırım bu sefer çok kalamayacağım. Bari bu kez gerçekten anneanneme dua edeyim de öyle döneyim. Normalde kabristanın girişinden hemen sonra ziyaretçileri karşılayan söğüt ağacının altında kitap okuyor olurdum. Güneş batarken de dönüş yoluna koyulurdum. Tabii başlarda anneanneme dua da ederdim, hatta onunla dertleştiğim de olurdu. Bir süre sonra tüm bunları yapmak da durumumu değiştirmeyince çareyi kitaplarda aramaya başlamıştım. Hepsi bu. “Hımmm mııı hhımm mıı...” Sanki bir melodi duyuyormuşum gibi geldi. “Kim var orada?” Etrafıma bakınsam da karanlığın iyice bastırması görüşümü bulanıklaştırıyor. Kulağıma hâlâ belli belirsiz bir melodi geliyor. “Berk, sen misin?” Berk’in peşimden gelmediğinden eminim. Ama duyduğum melodi... Sanki ne olduğunu biliyormuşum gibi hissettiriyor. “Korkutma beni, şakanın sırası değil.” Öyle olmasını ummaktan başka ne yapabilirim ki? Telefonumun ışığı ile yolumu bulmaya çalışıyorum. “Bugün geç kaldın.” Duyduğum sesle ödüm patlamış olsa da belli etmemeye çalışarak sesin geldiği yöne bakınıyorum. Söğüt ağacının altında biri oturuyor. Karanlıktan yüzünü net göremesem de sesinin tonundan genç bir adam olduğunu varsayıyorum. “Sen de kimsin?” “Affedersin, korkutmak istememiştim,” diyerek oturduğu yerden kalkıyor. Ağacın gövdesine yaslanarak direkt bana bakıyor. Uzun boylu ama pek de iri olduğunu söyleyemem. Söğüt ağacının yaprakları hiç yardımcı olmuyor. Üstelik karanlık da iyice bastırdı. “Birilerini gizlice gözetlemek hoş bir davranış değil.” Tanımadığım biri tarafından gözetleniyor olmak... Nasıl da korkunç? Yüzümü ifadesiz tutmaya çalışarak gördüğüm silüete cevap veriyorum. “Madem buradaydınız, kendinizi daha önceden belli etmeliydiniz.” “Haklısınız, özür dilerim.” Bana doğru birkaç adım atmasıyla benim geri geri yürümem bir oluyor. Korktuğumu belli etmiş olacağım ki yabancı birkaç adımın ardından duruyor. “Sanırım önce kendimi tanıtmalıydım. Adım Karmen, mezarlığın sonundaki evde kalıyorum. Birkaç hafta önce bu köye taşındık.” Karanlığa alışan gözlerim, sokak lambasından gelen cılız ışıkla karşımdaki gencin yüzünü biraz olsun görmemi sağlıyor. Ona bakarken tuhaf bir duygu içime doluyor. Hani bazı insanlar için güzel ama, yakışıklı ama gibi cümleler kurarız ya ona bakarken nasıl tarif edeceğimi bilemediğim duygular hissediyorum. Porselen gibi bembeyaz, pürüzsüz bir çehre; laciverte çalan koyu gözler; düzgün bir burun ve orantılı dudaklar. Elle çizilmiş sanki. Gerçek olamayacak bir güzelliği var. Hoş erkekler için güzel değil yakışıklı demek doğrudur ama bahsettiğim güzellik kadınsı bir güzellik değil. Yaratılışsal bir güzellik... Nasıl desem, dilimin ucunda bir kelime. “Bir şey söylemeyecek misin?” Yüzüne öyle uzun bakmışım ki cevap vermeyi unutmuşum. “Benim adım da Ece,” diyorum başka ne diyeceğimi kestiremeden. “Mezarlığın sonunda bir ev olduğunu bilmiyordum, şaşırdım,” diye devam ederek az önceki sessizliğimi doldurmaya çalışıyorum. Kendini tanıtan birinin yüzüne uzun uzun bakmak da hoş karşılanmasa gerek. “Oysa neredeyse her gün buradasın.” “Ne demek istiyorsun?” “Buraya taşındığımız günden beri seni bu ağacın etrafında görüyordum. Bir süre sonra ne vakit geldiğini tahmin eder oldum.” Söylediklerine şaşırsam mı kızsam mı, bilemiyorum. “Neden o zaman ortaya çıkmadın?” Düşününce şimdi, neler neler geliyor aklıma. Gelmeye başladığım günden bugüne yaptıklarım... Söylediklerim... Of, ne kadarını biliyor? “Yalnız kalmaya ihtiyacın varmış gibi geldi.” “Ama yine de gözetlemeden edemedin, öyle mi?” “Hayır, tabii ki de öyle değil. Seni uzaktan görüyordum. Bugün gecikince merak ettim. Hepsi bu.” İçim biraz rahatlasa da doğru söylediğinden asla emin olamam. İfademi bozmamaya çalışıyorum. “Her neyse. Yaptığın hoş değil. Çekil şimdi, eve gideceğim.” Onu biraz ittirerek yanından hızla geçiyorum. Zaten eve de geç kaldım. Mezarlıktan çıkınca koşar adım evime doğru yürüyorum. Yeterince geç kaldım. * Haftanın son okul günü yine şiddetli bir yağmurla başlıyor. Şehre inen araçtan inip minibüse binmek zorunda kalıyorum. Aslında okul o kadar da uzak değil ama dünkü koşturmadan sonra, hele bir de elimde şemsiyeyle yürümek istemiyorum. Sınıfa geldiğimde Berk’i sırasında görüyorum. Tabii yanında Başak da var. İkisi de sanki aramızda bir tuhaflık yokmuş gibi, neşeyle, günaydın deyip havadan sudan muhabbet açıyorlar. Sohbetlerine ders başlayana kadar katlanıyorum. Öğle arasında da başka arkadaşlarımla yemek yemeyi tercih ediyorum. Tam bugünü de atlatacağımı ve hafta sonu da rahat edeceğimi düşünürken son dersin hocasının raporlu olması planımı bozuyor. Şimdi bir ders boyunca serbest kalıyoruz. Normalde sevinmem gerekiyor ama işte normal değil. Tam beklediğim gibi Berk ve Başak ön sırama oturup muhabbete başlıyor. “Eee Ece, anlatsana erkek arkadaşın nasıl biri?” Başak’ın imalı konuşmasıyla gözlerimi Berk’e dikiyorum. Hemen gidip sevgilisine mi yetiştirmiş dünkü konuşmamızı? İnanamıyorum artık. “Sanırım artık arkadaşımla senin bilmediğin hiçbir şeyi konuşamayacağız.” Eşyalarımı toplayıp başka sıraya geçmeye çalışıyorum. Ama Başak susmuyor tabii. “Doğrusu da bu değil mi?” Kafamı kaldırıp Başak’ın yüzüne bakıyorum. Yüzündeki sahte tebessümü maalesef sadece ben görüyorum. Berk göremiyor. “Sen onun sadece arkadaşısın Ece. Ama ben sevgilisiyim.” Sevgilisiyim, diye vurgularken elini Berk’in elinin üzerine koyuyor. Berk elini tutmuyor ama çekmiyor da. “Tamam, ben sevgilileri yalnız bırakayım. Belli ki fazlalığım.” Çantamı alıp tam kalkıyordum ki Berk’in kolumu tutmasıyla kalıyorum. Çaktırmamaya çalışarak Başak’a baktım. Gözleri Berk’in kolumu tutan elindeydi. Kendi eli sıranın üstünde boşta kalmıştı şimdi. “Çocukluk ediyorsun Ece. Nasılsa Başak da öğrenmeyecek mi?” Anında kolumu çekip kurtulsam da Başak’ın sinirlendiğini biliyordum. Sanki gözleriyle sen mi Berk’i uzaklaştırırsın yoksa ben mi konuşayım diyor. “Beni rahat bırak Berk. Arkadaşlarımın yanına gitmek istiyorum.” Yine söylemek istemediğim cümleler dökülüyor dudaklarımdan. Ama ne yapabilirim ki? Hayatımıza Başak’ı sokan o. “Biz de senin arkadaşlarınız.” “Hayır Berk, sen benim arkadaşımdın. Ama Başak hiçbir şeyim değil.” “Arkadaşımdın, mı? Gerçekten mi Ece?” Berk’in ne kadar kırıldığını anlasam da onu uzaklaştırmaktan başka seçeneğim yok. “Evet, gerçekten.” “Belli ki sevgilisi olunca değişen senmişsin Ece ben değil.” Berk’in bu söylediğiyle olduğum yerden kıpırdayamıyorum. Söylediğim yalanın ağırlığıyla kalbim eziliyor sanki. “Aşkım lütfen, arkadaşına karşı daha nazik ol. Ece başka bir şeye sinirlenmiştir.” Başak’ın yalandan aramızı düzeltmeye çalışır hâli yüzümde istemsiz bir gülümsemeye sebep oluyor. Nasıl da oynuyor bizimle? “Bırak ya, görmüyor musun yüzüme bile bakmıyor.” Sinirden yüzüme oturan tebessümümü, Berk görsün istemiyorum. Sanki görürse neredeyse ağlamak üzere olduğumu anlayacakmış gibi geliyor. Sonuçta Berk beni yıllardır tanıyor. “Her neyse, şimdi gidiyorum.” Bir şey söylemesini beklemeden kapıya doğru ilerliyorum. Öğretmen masasının arkasındaki dolaptan Başak’ın sinsi gülüşünü görmem bir an yerimde kalmama neden oluyor. Başak’ın zafer kazanmış edasıyla Berk’in kulağına sahte teselliler fısıldamasını izliyorum. Baktığımı fark eden Başak’la yine göz göze geliyoruz. Tek bir an... Onun ben kazandım deyişi çınlıyor sanki kulaklarımda. Bunu taçlandırmak ister gibi Berk’in yüzünü kendine çevirip dudaklarına yakın bir yerden öpüyor onu. Berk’in yüzünü göremesem de kısa bir an çevresine bakınıp o da Başak’ın öpücüğüne karşılık veriyor ve onu dudaklarından öpüyor. O an hızlıca sınıftan çıkıyorum. Ellerimi yanaklarıma götürdüğümde yandığını hissediyorum. Berk’in onun öpmesi... Canımı düşündüğümden daha çok yakıyor.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD