KÜÇÜK MİNX

1379 Words
Altın aslan pençeli küvetin içinde, hafif ılık suyun verdiği yoğun rahatlıkla Mera Vale oturuyordu. Su, vücudunu sararken kaslarını gevşetiyor, tüm günün ağırlığını alıp götürüyordu. Light blonde saçları su damlalarıyla hafifçe ıslanmış, omuzlarından süzülerek zarif bir şekilde göğsüne düşüyordu. Süt beyazı, yeni zarif ve hafif dolgun vücudu, küçük burunu ve duru mavi gözleriyle birleşerek bir tablo gibi parlıyordu. Mavi gözlerini hizmetçisine dikti, sesi yumuşak ama kararlıydı: “Babam bir an önce bu cılız ülkeden gitmek için bir uçak bulsa, çok iyi olur Rosie.” Rosie, fırça ve tarakla Mera’nın saçlarını yavaşça, acımadan tarıyordu. Yüzüne bakarken gözlerindeki sadakat ve dikkat hemen fark ediliyordu. Rosie, gerçek adı Valérie olsa da, efendisi onu bu soyadıyla çağırıyordu. Medium brown saçları neredeyse kalçasına kadar uzanıyordu, Mera ile aynı yaştaydılar ve birlikte büyümüşlerdi. Üzerindeki siyah düz elbisenin üstüne giymiş olduğu beyaz uzun önlük, hizmetçiliğin disiplinini ve zarafetini bir arada yansıtıyordu. Mera’nın huzurlu ama hafif endişeli duruşuyla, Rosie’nin titiz ve itaatkâr bakışları, odadaki sessiz ve sakin atmosferi tamamlıyordu. Ayağa kalktım, su yavaşça üzerimden süzülürken derin bir iç çekişle küvetten çıktım. Rosie, beyaz havluyu nazikçe vücuduma sardı; ıslak tenim havlunun yumuşaklığıyla kurudu. Çıplak olmama rağmen, utanma veya çekinme gibi bir his hiçbiri gelmedi. Gözlerimi devirdim, başka bir tarafa baktım; kendi dünyama kapanmıştım, başkalarının bakışlarından tamamen kopuk. Rosie, kısık ve titiz bir sesle mırıldandı: “Babanız sizin için en iyisini ister, efendim. Hiç şüphesiz.” İşine odaklıydı; her hareketi, her bakışı disiplinli ve dikkatliydi. Sessizliği bozan tek ses, kapının tıklanmasıydı. Oda, bu hafif tıkırtıyla sarsıldı. Derin bir iç çekişle, beyaz-pembe ton geçişli sabahlığımı üzerime geçirdim. Tam o sırada evin uşağı odaya girdi; gözleri yere dikilmişti, sesi ciddi ve sertti: “Mera hanım, babanız sizi bahçede bekliyor. Bavulları da hazırlayın, Rosie.” Rosie başını salladı: “Mera hanım, giyindirdikten sonra.” Uşak Rosie’nin yanına eğildi, sesini alçaltarak uyardı: “Biraz hızlı olursanız iyi olur… Düşman askerler soykırım peşinde.” O an, odadaki huzurlu zarafet ve sabahlığın hafif zarif atmosferi, dışarıdaki yaklaşan kaosun gölgesinde titriyordu. Beyazın saflığıyla mavinin huzurunu birleştiren, zarif ve ihtişamlı elbisemi giymiştim. Üst kısımda geniş, keskin hatlı beyaz gömlek yakası öne doğru açılıyor; göğüs kısmında dökülen, dantel bordürlü uzun jabot, her adımda hafifçe salınıyor ve hareketime teatral bir zarafet katıyordu. Jabotun tam ortasında inciyle çevrelenmiş mavi bir kumaş gül broş vardı; gözler istemeden de olsa kıyafetin merkezine, bu asil vurgu noktasına çekiliyordu. Omuzları kaplayan gömlek kolları kabarık, bileklere doğru daralarak toplanmış; uçlarında ince dantel işlemeleri, zarafetin detayını öne çıkarıyordu. Ellerimi kaplayan ince, yarı şeffaf beyaz dantel eldivenler, parmaklarımın hareketlerini adeta sahneye koyar gibi vurguluyordu; her hamlem teatral bir incelik sergiliyordu. Gömleğin üzerine oturan pudra mavisine çalan korse yelek, gövdemi sıkıca sarıyor, kenarları boyunca işlenmiş beyaz dantel şeritler ve çiçek motifli kabartmalarla süslenmişti. İnciyle çevrelenmiş oval toka, yeleğin bir yanında geçmiş yüzyıllardan kalma bir mücevher gibi parlıyordu; detaylarıyla hem zarafet hem de güç hissi veriyordu. Alt kısımda kabarık, genişleyen etek, göğsün altından başlayıp yere doğru akıyordu. Önünde açılan geniş beyaz panel, mavinin hâkimiyetine zarif bir kontrast oluşturuyor; yanlarda uzanan dantel şeritler, ışıkla birlikte desenlerini dans ettiriyor, her kıvrımda bir gölge, her adımda bir ihtişam yaratıyordu. Merdivenleri adımlarken, içimden zarif bir sesle mırıldandım: “Babam kesin uçak bulmuştur…” Her adım, hem sabırsızlığı hem de umut dolu bekleyişi vurguluyordu; odadaki sessizlik ve hafif ışık, elbisenin ihtişamını daha da öne çıkarıyordu. Bahçeye adımımı attığımda serin akşam havası üzerime çöktü. Gözlerim, Rosie’nin ağır ağır sürüklediği stamer trunk’a ve köşeleri metal kaplı, çiziklerle dolu wardrobe trunk’a takıldı. Kollarındaki güçsüzlük, her çekişte yere sürtünen bavulların çıkardığı metalik gıcırtıyla belli oluyordu. Arkadan gelen uşak, başını eğmiş, adımlarını hızlandırarak ona yetişmeye çalışıyordu. Ben ise gözlerimi hemen bahçede dikilen askerlere çevirdim. Zırhlarının karanlıkta parlayan sert çizgileri, yüzlerindeki kayıtsızlık ve ölüme alışmış bakışlar… İçimde bir anlık kıvılcım gibi parlayan imrenme. Evet, o an fark ettim askerlerden nefret ediyordum, hem de büyük bir nefretle. Bu nefretin ağırlığı, dudaklarımı sıkarak kontrol edemediğim bir öfkeye dönüştü. Bakışlarımı uşağa çevirdim. “Neler oluyor burada, ha?” dedim, sesi keskin bir bıçak gibi çıkarak. Uşak, korkunun etkisiyle başını hızla başka tarafa çevirdi. O an adımlarımı sertleştirerek hızla yanına yaklaştım; sabahlığımın uçları ardımdan sürüklendi, topuklarım taş zemine vurdukça bahçede yankılandı. “Bana bak, köle!” diye hırladım, nefesim öfkeyle titriyordu. “Bu ne! cüret sen sorma… çabuk cevap veriyorsun!” Her kelimeyi kesik kesik, neredeyse dişlerimin arasından tükürürcesine söyledim. Sesimdeki öfke öylesine yoğundu ki, bahçedeki havayı bile ağırlaştırdı. Rosie bile bavulların kulplarını bırakacak gibi duraksadı. Askerler, sesimi bastıramadığım öfkemle bağırdığımı duyunca bir anda başlarını bana çevirdiler. Gözlerindeki o soğuk, siper ardında yıllarca kalmış birer ölüm makinesinin bakışıydı; hiçbir duygu barındırmıyordu ama bakışları kalbime saplanan bıçak gibiydi. O an ciğerlerimdeki hava ağırlaştı, derin bir iç çektim, bakışlarımı hızla uşağa çevirdim. “Bahçeye gel diyen babamın uşağı nerede? Söyle, hemen!” dedim. Sesim titreyen bir sertlikteydi; dudaklarımın kenarına kadar tırmanan korkuyu bastırmaya çalışıyordum ama her kelimeye siniyordu. Genç uşak bana doğru döndü. Çelimsiz, omuzları düşmüş, yüzünün yarısını örten koyu kahverengi saçlarının ardında, acemiliği belli olan biriydi. Siyah takım elbisesi üzerine tam oturmamış, yakası gevşemişti. “Efendim… yemin ederim… sadece bana bahçeye gitmem söylendi. Evdeki bütün uşaklar ve hizmetçiler… ara kapıdan gittiler. Sadece ben ve Valérie kaldık.” Sözleri bittiğinde içimdeki korku birden büyüdü.Dudaklarımı sıkıca ısırdım, nefesim hızlandı. Başımı hafifçe yana eğip kısık bir sesle, neredeyse kendi kendime mırıldanır gibi fısıldadım: “Bu adamlar… bizim askerler değil ki… yabancı bunlar. Bizi esir alacaklar.” Rosie ile genç uşak bir anda bana baktılar. Yüzlerinde taş kesilmiş bir ifadesizlik vardı; dışarıdan bakan biri onların sakin olduğunu sanırdı. Ama göz bebeklerinin titremesi, dudaklarının kıpırtısız kasılması içlerinde sakladıkları devasa korkuyu ele veriyordu. Bahçedeki rüzgâr bile sessizleşmiş gibiydi, sadece askerlerin botlarının yere sürtünmesi gerçeği daha da sert bir şekilde yüzümüze çarpıyordu. “Hanım efendi, haydi uçak bekliyor… otobüs değil bu.” Yoğun, kalın ve alaycı bir ses bahçenin taş zemininde yankılandı. Sözlerin ağırlığı ciğerlerime saplanmış gibiydi. Rosie ile uşağın yüzlerine baktım; korkularını saklamaya çalışan donuk maskelerin ardında titreyen bakışlar… derin bir iç çektim, sonra birden hızla sırtımı döndüm. Askerler yürümeye başlamıştı, beni de arkalarına takılacağını varsayarak. Ama ben adımlarımı sabitledim. Gözlerimi onların sırtına diktim ve dudaklarımın arasından buz gibi çıkan kelimeleri haykırdım: “Ben vatanseverim. Ülkemi terk etmiyorum.” Bir anlığına zaman dondu. Ardından askerler olduğu yerde durdu. Başlarını birbirlerine çevirdiler. Göz göze geldiler ve patlayan kahkahalar gökyüzünü yırttı. Kahkahaların sertliği, içimdeki direnişi küçümseyen bir tokat gibiydi. Sonra tekrar bana döndüler. Üzerinde ve başında kürk olan adam diğerlerine kıyasla daha iri, daha heybetli, daha tehditkâr olan sessiz adımlarla yanıma yaklaştı. Gölgesi üzerime düşerken boğazıma soğuk bir düğüm oturdu. Başını ağır ağır eğdi, göz hizamdan daha da aşağı inip neredeyse yüzüme yapıştı. Göz bebekleri karanlıkta ateş gibi yanıyordu. “Baban ve sen…” dedi, sesi taş duvarlara çarpıp yankılandı. “…ülkeyi satarsınız.” Kaşlarımı çatarak, dişlerimin arasından nefesimi sıktım. Gözlerimi kısarak adamın yüzüne dikildim. “Ah… iftira atmayın bayım. Ben gayet severim ülkemi.” Adam birden daha da yaklaştı. Nefesi, sigara dumanının ağır kokusuyla yüzüme çarptı. Dudaklarının kıvrımı buz gibi bir gülümsemeye dönüştü. “Bayım mı?” dedi, sesi öylesine kalındı ki kulaklarımda uğuldadı. “Ben… senin kocanım.” O an dünya ekseninden sapmış gibiydi. Zaman bir anlığına durdu. Gözlerim sonuna kadar açıldı, nefesim boğazımda düğümlendi. Kulaklarımda kendi kalp atışlarım yankılandı. Bu adam… ne saçmalıyordu? Belimi bir çelik mengene gibi kavradı. Nefesim göğsümde düğümlendi; zaman bir anlığına yavaşladı. Başımı hızla, o kaba ele çevirdim. Parmağının derime bastığı noktayı, damarlarımda yankılanan bir acı gibi hissettim. Bakışlarım hızla yüzüne kaydı. Çenesinin sert hatları, gölgelerle keskinleşmişti. Gözleri, soğuk ve hükmeden bir karanlıkla doluydu. O an dünya, sadece onun gözbebeklerinde boğulan bir karanlıktan ibaret gibiydi. Ansızın, sarsıcı bir hamleyle göğsüne çekti beni. Sert gövdesine çarpan bedenimden bir inilti kaçtı. Omuzlarının genişliği sanki ufku kapatıyordu. Kalbim, kaburgalarımın içinde kaçacak bir yer ararcasına çırpınıyordu. Bir sonraki anda, bütün irademi hiçe sayan o ani hareketi geldi. Beni havaya kaldırdı ve geniş omzuna attı. Dünya baş aşağıya döndü; eteklerim havada savruldu, ağır kumaş omzunun sertliğiyle kırışarak düştü. Diğer eli elbisemin eteğine kaydı. Kumaşı yavaş, neredeyse alaycı bir dikkatle düzeltti. Bu sıradan hareketin, utanç verici bir sahiplenmeye dönüşmesi içimi bıçak gibi kesti. Gözlerim sonuna kadar açıldı. Şok, damarlarımda buz gibi dolaşırken başımı çevirip Rosie ve uşağa baktım. Rosie’nin yüzü kireç gibi bembeyazdı. Dudakları titriyor, ama ses çıkmıyordu. Genç uşak ise taş kesilmişti; kahverengi saçları alnına düşmüş, gözbebekleri büyümüş, elleri çaresizlikle yanlarında kasılmıştı. İkisi de birbirine bakıyordu. Bakışlarında, kelimelerle anlatılamayan o tek duygu vardı: dehşet. Ve o dehşetin yankısı, bahçedeki bütün sessizliği boğuyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD