KENDİNE HOŞGELDİN💐

1456 Words
DAMLADAN 💦 Hâlâ birbirimize bakakalmıştık. Gözlerimiz, bir an için değse bile hemen kaçıyor, sanki yanmasından korkuyorduk. Sonunda ayağa kalktım. Üstümü başımı düzelttim ve etrafa anlamsızca bakınmaya başladım. O da yerden kalktı. "Pardon, evde başka biri var sandım," dedi, sesi hafif titriyordu. "Gördüğün gibi, sadece ben varım. Neden gelmiştin?" diye sordum, hâlâ ona doğrudan bakamıyordum. "Dünkü yemek kaplarını getirdim," diye cevapladı. Aramızdaki hava, dokunulmaz bir enerjiyle doluydu; her an patlamaya hazır bir sessizlik. "Bıraktıysan gidebilirsin," diyerek lafı kestim ve odama geçip kapıyı kapattım. Arkamdan evin ana kapısının kapanma sesi geldi. Kalbim, göğsümden çıkacakmış gibi hızla atıyordu. Onunla böyle aniden karşılaşacağımı hiç ummuyordum. İçimi garip, bir o kadar da yabancı, ama aynı zamanda tuhaf bir huzur kaplamıştı. Kokusu hâlâ aynıydı; taze, tuzlu, özgürlük kokan bir deniz gibi... Farkında olmadan parmak uçlarım dudaklarıma gitmişti. Hâlâ sıcacık ve yumuşacıklardı. Ah, ben ne kadar saçmalıyordum! Öyle ya, madem gelmiştim, biraz köyün tadını çıkarmalıydım. Annem ne derse desin, diye düşündüm ki... "Damla!" İçeri, doğruca odama dalan Mina, düşüncelerimi böldü. "Mert'i gördüm!" diye heyecanla atıldı. "Ben de gördüm," diye mırıldandım, gözlerimi tavandan ayırmadan. "Nasıl? Nerede? Ve niçin?" diye üst üste sordu. "Bizim eve girdi, karşılaştık," diye kısa ve öz cevapladım. "Ha, o yüzden saf saf, eli dudağında, aynı senin gibi bakakalmıştı!" derken bir kahkaha attı ve koluma hafifçe vurdu. "Ah!" Canım yanmıştı. Kolumu ovuşturup ona döndüm. "Ne vuruyorsun be!" diye çıkıştım. "Eee, ne oldu? Anlatsana! Burada karşılaştığınızda ne oldu?" diye ısrar etti, gözleri merakla parlıyordu. "Bir şey olmadı. Sadece tabakları getirmiş, o kadar," diyerek olayı geçiştirmeye çalıştım. "O yüzden yanakların al al olmuş, kiraz gibi!" deyip sırıttı. "Mina!" diye uyardım, yanaklarımın daha da kızardığını hissederek. "Tamam, tamam, üstelemiyorum," diyerek pes etti ve sonra yastığımı kaptığı gibi kafama fırlattı. "Hadi, annem seni de çağırıyor. Köylü millet öğrenmiş senin geldiğini. 'Damla azıcık bize etsin, yasımızı paylaşsın,' diyorlar," diye gülmeye devam etti. "Off, anne ya! Azıcık rahat bıraksaydı beni," diye söylendim. "Hadi kalk, kalk!" diye tutturdu Mina. Sonunda yataktan kalktım. Üstüme beyaz, uçuşan bir elbise geçirdim. Ayağıma sandaletlerimi giydim. Şapkamı ve güneş gözlüklerimi taktığımda, tam bir şehir kızı olmuştum. Tabii, güneş kremimi de ihmal etmedim; bu yaz da bronzlaşmaya niyetim yoktu! Köy meydanına vardığımda, söğüt ağacının altında annemler çoktan kilimi sermiş, dalların gölgesinde zeytinleri renklerine göre ayıklıyordu. "Ben geldim!" diye seslendim. "Bu kız kim, Neslihan?" dedi Ayşe Teyze, beni bir anlığına tanıyamamıştı. "Benim, Ayşe Teyze," deyip güneş gözlüğümü ve şapkamı çıkardım. "Ana kız, gari! Sen ne geldin dediler de inanmadıydım, Damla'm!" dedi Ege şivesiyle içimi ısıtan bir gülümsemeyle. "Geldim,geldim. Kısa bir tatil için," dedim. Ayşe Teyze'nin yüzü daha da güldü. Dudu Teyze ise, tam o sırada lafı ağzına tıktı: "Mert'i gördün mü?" Başımı hayır anlamında iki yana salladım, yanaklarımın hafifçe kızardığını hissettim. "O da mı burada?"diye sormaktan kendimi alamadım. Annem hemen devreye girip, "Yeter gari, işimize bakalım," diyerek konuyu kapattı. "Beni sen çağırmışsın anne," dedim şaşkınlıkla. "Ben seni çağırmadım, hatta evden çıkmasın diye Mina'yı yolladım sana!" deyince kaşlarımı çattım. Demek Mina'nın geliş amacı buydu! "Neyse, hazır çıkmışken biraz dolanayım öyleyse," diyerek ayrılmak için toparlandım. "Çok geç kalma, tamam mı? Erkenden eve dön," diye tembihledi annem. Tekrar gözlüklerimi takıp annemlerin yanından ayrıldım. Sahile doğru yürümeye başladım. Denizin berraklığına güneşin ışıkları vuruyor, su adeta pırıl pırıl parlıyordu. Ayakkabılarımı çıkartıp sarı kuma bastığımda, ayaklarımın sıcak kumun içine gömülüşü... Kumun sıcaklığı ayaklarımı yakarken, bu hafif acı bana iyi gelmişti sanki. Son zamanlarda bana iyi gelen nadir şeylerdendi bu. Ayakkabılarımı sahildeki bir kayaya koyup, yüzümü gökyüzüne döndürdüm ve güneşi selamladım. Sanırım bu, kendime dönüş yolculuğumdaki ilk gerçek adımdı. Ayaklarımı serin sulara sokup sahil boyunca yürüdüm. İleride, saklı bir koya geldiğimde etrafı incelemeye başladım. Küçük, otantik bir kafe vardı; ağaç yapraklarıyla bezenmiş, doğayla iç içe bir yerdi. İçeri girdiğimde etrafa hayranlıkla bakınıyordum. Duvarlarda köy halkından insan manzaralarını yansıtan fotoğraflar asılıydı. Gözüm bir kareye daha kayınca, donup kaldım: Lisedeyken arkadaşlarla çekindiğimiz bir fotoğraftık. Sadece bir tane de değildi; birkaç fotoğraf daha vardı. "Hoş geldiniz!" diyen bir sesle irkildim. Başımı çevirdiğimde Yasin'i tam karşımda gördüm. "Hoş bulduk,"dedim. Gözlüğümü ve şapkamı çıkardığımda, şaşırma sırası onda değildi artık. "Damla?" dedi, ağzı bir karış açık kalarak. Tezgahın ardından çıkıp gelen Yeliz de bana bakakalmıştı. "Deli kız!" diye bağırarak koşup bana sarıldı. "Yeliz!" dedim, ona sıkıca sarılarak. İçimi bir sıcaklık kaplamıştı. "Hangi rüzgar attı seni buralara?" diye çektiğimde, gülümsedim. "Attı işte bir rüzgar, öyle diyelim," dedim. "Geldiğinle ilgili dedikodular doğruymuş demek ki," dediğinde, onaylarcasına başımı salladım. "Hemen dönmüyorsun değil mi?" diye sordu, sesinde umut vardı. Hayır," dedim. "Uzun bir süre buralardayım." Yeliz'in sevinciyle bir kahkaha daha attı, aynı şekilde. "Süper,sevindim! Eski günlerdeki gibi takılırız artık!" dedi ve beni bir masaya götürmek üzereydi ki ayağıma sert bir şey battı. Canım yanmıştı. Yüzümü ekşiterek ayağıma baktım. O kadar yolu çıplak ayakla nasıl gelmiştim? "Sahilden direkt geldin sanırım, kum aşığı seni!" diye güldü Yeliz. Yasin, Yeliz'e seslendi: "Hayatım, yedek ayakkabılardan bir çift getiriver." Yasin yedek bir terlik getirip ayaklarımın yanına bıraktı.Bu sırada Yeliz'in parmağındaki yüzük gözüme ilişti. "Siz ne ara evlendiniz?" diye sordum şaşkınlıkla. Yasin, yüzüğünü havaya kaldırarak gülümsedi. "Dokuz yıldır evliyiz. Tabii, siz Damla Hanım bütün irtibatı kesince haberiniz olmadı." Sesinde hafif bir sitem vardı. "Öyle olması gerekiyordu, diyelim," dedim iç çekerek. Yeliz hemen eski neşesiyle konuyu değiştirdi. "Ee, ne var ne yok İstanbul'da? Çok iyi bir estetisyen olduğunu duydum. Bak bana, ne yapmam gerek?" Bu kız lisede bile bu kadar enerjikti. Gerçi biz bir araya gelince enerjimiz ikiye katlanır, adeta terminatöre dönerdik. Ama şimdi içimde o eski neşeden eser yoktu. Yüzünü inceledim. Kaşları hafif düşmüş, göz çevresinde ince kırışıklıklar oluşmuştu. Minimal bir müdahale ile çok güzel olabilirdi. Ama bunu söyleyen ben değildim. Mesleğime bu kadar uzak kalmıştım. "Beni yeniden yaratacaksın herhalde," diye şakalaştı Yeliz. Ona buruk bir gülümsemeyle baktım. "Mesleki deformasyon işte. İstersen bir arkadaşımın numarasını verebilirim," diye önerdim. "Ne o, sen yapamaz mısın? Niye arkadaşına yönlendiriyorsun?" diye çıkıştı. "Tatildeyim şu an. İş düşünmek istemiyorum." "Yeme beni! Sen buraya on yıldır gelmiyorsun, belli ki başına bir şeyler gelmiş," diye ısrar etti. Tam o sırada, "Abla, Damla'nın neden geldiğini öğrendim!" diye bir ses duyuldu. İçeri, hafif tombulluğu hâlâ aynı olan Berkay dalmıştı. Beni henüz fark etmemişti. "Bir hastası masada ölmüş!Linçlenmiş, doktorluğu elinden alınabilirmiş!" diye heyecanla anlatmaya başladı. Yasin, "Berkay, sus biraz!" deyip beni işaret etti. Berkay neye uğradığını şaşırmıştı. Beni görünce donup kaldı. Yerimden fırladım. "Sonra görüşürüz," diye mırıldanıp oradan uzaklaştım. "Damla, bekle!" diye seslendi Yeliz, ama duymazlıktan gelip hızla uzaklaştım. Tekrar sahile yürüdüm ve başladığım yere, ayakkabılarımı bıraktığım kayaya geldim. Ama ayakkabılarım yoktu. Derin bir nefes aldım ve bitkin bir şekilde kumlara oturdum. Akşam olmak üzereydi. Güneşin batışı öyle güzeldi ki gözlerim kamaşıyordu. Ufukta yanan turuncu ve pembeler, denizin üstünde yepyeni bir yol oluşturuyordu. Zihnimde yükselen bir ses, "Rota yeniden oluşturuluyor," diye tekrarlayıp duruyordu. Arkamdan gelen seslerle irkildim. Yeliz, Yasin ve Berkay bana doğru koşuyordu. "Kız, deli misin sen?" diye soluk soluğa kaldı Yeliz, ellerini dizlerine dayayarak. "İki çocuk annesi olan kadını peşinde koşturtdun! Şu iki deli yetmezmiş gibi!" dediğinde, ona küçük bir gülümseme yakalıştırdım. Yanıma oturdu ve hiçbir şey söylemeden bana sıkıca sarıldı. "Her ne olduysa, sen haklısın canım," diye fısıldadı kulağıma. Yasin de onayladı: "Seni yargılamıyoruz, Damla." "Ben de yargılamıyorum, Çıt Çıt," diye lafa karıştı Berkay, lisedeki o eski lakabımla. "Beko, yapma şunu," dedim, dudaklarım titreyerek. Yan yana oturmuş, güneşin batışını izliyorduk. O sırada onun sesini duydum. Bu, onunla ikinci karşılaşmamızdı. "Ooo, bensiz mi?" diyerek yaklaştı. Elinde bir poşet içinde bira şişeleri vardı. "Gel, gel!" diye heyecanla bağırdı Berkay. Mert, elindeki biraları herkese dağıttı. Hiçbir şey söylemiyor, suskunluğa gömülmüştü. Tıpkı benim gibi. Hepimiz suskunduk. Ama en çok susanlar o ve bendik. Kader neden bizi tekrar bir araya getirmişti? Onun bal rengi gözlerine tekrar bakmak, ona tekrar dokunmak, onu hissetmek istiyordum. Ne güzel olurdu. Dayanamayıp konuştum: "Ünlü bir sosyal medya fenomeninin burun estetiğini yapacaktım. Bu, kliniğim için ciddi bir gelir ve popülerlik sağlayacaktı." Sustum. Birazdan bir yudum daha aldım. "Ama ne hikmetse, hasta son ana kadar bir alerjisi olduğunu söylemedi. Ameliyat sırasında kanaması durmadı. Durduramadım..." Sesim titriyordu. "Sonuç? Davalık olduk. Mesleğimi şu an için yapamıyorum. Kısa özeti bu. Ama içinde başka şeyler olduğuna da eminim." Yeliz, yumuşak bir sesle sordu: "Neden söylememiş, biliyor musun?" "Bilseydim, burada olmazdım. Suadiye'deki evimde, hangi hastamın ne kadar para bıraktığını hesaplıyor olurdum," dedim, hafif çakırkeyif bir gülümsemeyle. İçim acıyordu. Yasin, "Eve gitsek iyi olur. Birileri fena halde çakırkeyif oldu," diye mırıldandı. Gözlerimden süzülen yaşları tutamadım. Mert ise birasını yudumluyor, uzaklara dalmıştı. Bu manzaraya güldüm. "Tamam, ben gidiyorum," diyerek ayağa kalktım. Kafamın içinde yanan ışıklar, ruhsal ve sinirsel olarak iyi olmadığımın habercisiydi. Acaba annemlere haber vermiş miydim? Aman, neyse. Görürlerdi artık. Salla sallana eve doğru yürümeye çalışıyordum ki, bir anda yerden kesildim. Beni kucağına alan kişiye baktım. Gözlerimi kısarak baktığımda, o bal rengi gözlerini gördüm. Ellerim istemsizce yüzüne gitti. Sakallarını okşadım. Sarhoşluğun etkisiyle yanağını öptüm. "Çooook..." diye mırıldandım. "Çok ne?" diye sordu Mert, sesi yumuşacıktı. Gözlerimi aralamaya çalıştım ama beceremedim. Sadece hafif bir gülümseme sesi duydum. Ardından, kulağıma fısıldadı: "Seni seviyorum. Kendine hoş geldin."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD