2

1465 Words
Kimsenin yanıma yaklaşmasına izin vermeye niyetim yoktu. Yalnız kalmalı ve düşünmeliydim. Ancak ellerimdeki kesiklerden o kadar çok kan akmıştı ki kan kaybından yığılıvermiştim. O an hizmetkarların arasından sıyrılıp gelen yaşlı bir adam, bana yaklaşmış ve doktor olduğunu söyleyip, kendisine güvenmemi istemişti. Kimseye güven duygusu besleyecek halde değildim ama beni tedavi etmesine izin vermek zorunda kaldım. Doktor, ellili yaşlarının sonunda kır saçları olan uzun boylu bir adamdı. Üzerinden nane ve bilmediğim birkaç baharatın karışık kokusu yayılıyordu. Büyük ve sıcak elleriyle, küçük ellerimdeki kesikleri dikkatle temizliyor, içlerinde ayna parçalarından kalmadığına emin olmaya çalışıyordu. Canım acıdığında istem dışı kısık bir ses çıkarttım. "Ah..." "Hıı!" Odanın öteki ucundaki hizmetkarların aynı anda nefes çekme sesleri duyuldu. Doktorun elimin üzerindeki elleri dondu. Gözlüklerinin ardındaki mavi gözleri gözlerimle buluştu. Boncuk boncuk alnında birikmiş ter damlalarından biri yanağına doğru aktı. "Üzgünüm, acıtmak istemedim, beni bağışlayın, Leydim." dedikten sonra ince dudaklarını birbirinin üstüne bastırdı ve bir beklentiyle yüzüme baktı. Adamın yüzündeki bütün kan çekilmiş gibi bembeyaz olmuştu ve elleri onu beklettiğim her saniyede bir önceki andan daha fazla titriyordu. İşte o an bir şeyi fark ettim. Doktor benden korkuyordu. Hizmetkarlar benden korkuyordu. Odadaki herkes çıldırıp, doktora bağırmamı, ona vurmamı, kafasına birşeyler fırlatmamı ya da en azından onu kovmamı bekliyor gibiydi. Yoksa bana duydukları korkuyu açıklamanın başka izahı olamazdı. "Devam edin doktor, sorun yok." dedim halen alışmadığım çocuksu sesimle. Doktor temkinli bir rahatlamayla işini yapmaya devam etti. Bense düşündüm. Elisa'nın nasıl bir canavar olduğunu sanıyorlardı ki, doktor bu kadar korkup titremişti? Öyle ki tedaviyi uygulamaya devam ederken canımın acımaması için insanüstü bir çaba ve özen gösteriyordu. Ağlayıp, çığlıklar atmadığım ya da elime geçen her şeyi başına geçirmediğim için duyduğu büyük şaşkınlığı ve memnuniyeti kırışıklar dolu yüzünden okumak hiç de zor değildi. Kitabımda Elisa'nın karakterine dair detaylar yazmamıştım, bazen başkahraman olan ağabeyi Marcus'a karşı kaba olduğu birkaç an vardı ama hepsi buydu. Elisa'ya dair tüm bilgiler Marcus'un onun hakkında düşündüklerine göre kaleme alınmıştı. Marcus'un kardeşine karşı inkar etmediği bir kıskançlığı vardı. Bundan dolayı kardeşiyle aralarında daimi bir mesafe oluşturmuştu. Ancak Marcus, bu mesafenin ne kadar da gereksiz olduğunu kız kardeşi ölmeden anlayamamıştı. Ona göre kız kardeşi Elisa, babasının bütün sevgisine tek başına sahip olmuştu. İstediği ya da istemediği herşeye sahip, şımarık bir soyluydu... Öyleydi... Yoksa değil miydi? Bu soruyu ancak onun öldüğünü öğrendiğinde sorguladı. Aslında Elisa da onun gibi annesiz büyümüştü. Evet, babasının tüm sevgisine yalnızca kız kardeşi sahipti ama peki kız kardeşi babasını ne kadar görüyordu? Dük Orion, imparatorluğun hizmetinde çalışmaktan pek fazla kalesinde bulunamamış, kızına da vakit ayıramıştı ki, bu yüzden Elisa daima hizmetkarların gözetimi altında büyümüştü. Doğuştan zayıf bünyeli bir kız olması yüzünden kaleden pek fazla çıkamaz, çok sık hastalanırdı. Bu yüzden şımarık ve huysuz bir çocuğa dönüşmüştü Elisa. Gösterdiği tepkiler belki de bu küçük kızın yardım çığlıklarında ibaretti. Marcus, kardeşine hiç kulak vermediği ve onunla zaman geçirmek için çabalamadığı için kendini hep suçlu hissetmişti. Babasının cenazesine bile katılmadan bir gece ansızın terk etmişti kuzeyi ve kendine bir yol çizmek için başkente doğru yol almıştı. Elisa'ya karşı duyduğu pişmanlık daima kalbini sızlatacaktı... Evet Elisa olarak görevim bu suçluluk duygusunu başkahramana yaşatmaktı... Ama bana ne be! Başkahraman iki dram çekecek diye zavallı Elisa'nın çektiği çile hak mı? Bu sonu kabul edemem. Kendime yeni bir hikaye akışı bulmalıyım. Sanırım bu yaşlı adam Elisa'nın en çok gördüğü yüzlerden biriydi ve ona karşı pek de kibar olmamış gibi görünüyordu. Elisa'nın yerine geçtiysem onun gibi davranmam gerekirdi ama her ne kadar bir çocuğun bedeninde dahi olsam ben yetişkin bir kadındım, bu davranışları kendime yakıştıramazdım. Uslu uslu durmuş tedavi edilirken aklımdan yüzlerce düşünce geçmeye devam ediyordu. Romanın nasıl ilerlediğini, kendimi kurtarmak için neler yapmam gerektiğini düşünüyordum. "Umarım canınızı çok fazla acıtmamışımdır, Leydim." dediğinde düşüncelerimden sıyrıldım ve sakin bir ses tonunda konuştum. "Bu kadarcık acıya dayanabilirim... önemli değil, bayım." "Elbette önemli... lütfen kendinizi kasmayın ve belirtin." Geri çekilip utangaç ve çekingen bir şekilde baktı yüzüme. Başımı olumlu anlamda salladım. Doktor gözlerimi kontrol etti. İşaret parmağını gözlerimle takip etmemi istedi. Arasıra yanındaki küçük not defterine birşeyler karaladı. "B-beni hatırlamıyorsunuz, değil mi? Geç de olsa kendimi tekrar tanıtmalıyım." Gözlüklerini burnunun gerisine itti ve başını yarım bir selamla eğdi. "Ben Paleo Enderson, Leydim. Averia kalesinde ailenize yirmi yıldır doktor olarak hizmet ediyorum. Bu yüzden lütfen bana emir buyurmaktan çekinmeyin." "Peki... öyle yaparım." İşine geri döndü. Ellerimle ilgilenmeyi bitirip başımdaki sargıları çözmeye başladı. Şakağımdaki yaranın üzerini temizledi, yavaş ve titizlikle merhem uyguladı. Temiz bir bezle yeniden sardığında rahatlamış görünüyordu. "Herhangi bir şikayetiniz var mıydı?" "Evet, var. Başımda rahatsız edici bir ağrı hissediyorum." "Bunu bekliyordum... bekleyin..." Deri el çantasına uzanıp, içini açtığında camların şıngırtısı duyuldu. Çantanın içi yüzlerce küçük kavanozla doluydu. İçinde ne işe yaradığını bilmediğim ilaçların olduğu kavanozlar muntazam bir düzenin örneği gibiydi ve herbirinin üzerlerine isim etiketleri yapıştırılmıştı. Harfler bildiğim alfabelerden çok farklı görünse de okuyabildiğimi fark ettim. Her kalem darbesinde özen bulunan eğri, doğru ve noktalar kümesiyle oluşturulmuş güzel bir alfabeydi. Konuşurken hissettiğim ahengi yazıda da bulabiliyordum ki eğitimini almadığım bir alfabeyi ve konuşma dilini öylece, mucizevi bir şekilde anlayabilmek garip bir hissin beyninizi gıdıklamasına sebep oluyordu. Eh, ölüp de kendimi farklı bir bedende ve bir roman dünyasının içerisinde bir yan karakter olarak bulmamı sindirmeye çalışıyorsam eğer bu kadarı kabuledilebilir olmalıydı. Sanki sudan çıkmış balığa dönememişim gibi sakin davranmaya çalıştım. Etiketinde ağrı kesici yazan küçük bir kavanozu alan doktor kavanozu sallıyor, bir yandan da gözlerini kısarak içine bakıyordu. İçindeki haplar birlerine çarparak ses çıkarttı. "Size ağrınız için özel bir ilaç hazırlayacağım ama şimdilik bundan almanız sorun olmayacaktır. Bu ağrınızı hafifleterek rahatlamanızı sağlayacak." Başka soluk renk bir hapı daha avcuma bıraktı. "Bu da kaybettiğiniz gücü biraz da olsa geri kazanmanızı sağlayacak." İlaçlara karşı fazlasıyla güvensiz hissediyordum. Önceki hayatımda içeceğime ilaç atılarak uyuşturulmak ve bunun sayesinde kolayca öldürülmek yaşadığım güvensizliğin temeliydi ancak Doktor Enderson dükün adamlarından biriydi, Elisa'nın özel doktoruydu. Elisa'yı yani bana zarar verecek herhangibir adım atmaya cesaret edecek birine benzemiyordu. Bu yüzden bana yardımcı olacağı vaad edilen ilaçları çok da düşünmeden kabul ettim. Kavanozlarından çıkarttığı hapları tek tek dudaklarımın arasından itti ve ardından da ağız dolusu su içmeme yardım etti. İlaçlar alışkın olduğum hap formlarında değildi. Biri yeşil küçük bir top gibiydi. Ot ve baharat karışımı kokusuyla paralel bir acılığa sahipti. Diğeriyse mentollü bir ferahlık veren mavi bir misketti. Diğerinin ağzımda bıraktığı rahatsızlık veren tadı silip götürmüştü. İlaçlarının etkisini mucive bir şekilde hızlı olduğunu hissettiğimde gülümsedim. Karnımda hafif bir sıcaklığın yayılmaya başladığını hissetmeye başlamıştım ve zihnim bir önceki anlara göre daha berrar olmuş gibi hissetmiştim. Geçmiş hayatımda böyle ilaçların satışını yapsaydım çok fazla para kazanabilirdim. Bu dünyada ilaçlar simyanın ürünüydü ve simyanın etkisini ilk elden hissedebilmek farklı ve heyecan vericiydi. Doktor boğazını temizledi, dikkatimi kazandığında konuşmaya başladı. "Ellerinizdeki kesikler pek derin değil, ancak birkaç gün de olsa ellerinizi kullanmaktan kaçınmanızı istiyorum, Leydim. Şimdilik su ile de fazla temas etmeyin. Şakağınızdaki yaraya gelecek olursam hazırladığım merhem sayeninde hiç var olmamış gibi kaybolacaktır. Her gün gelerek pansumanlarınızla ilgileneceğimden içiniz rahat olsun. Geçirdiğiniz amnezi... Şahsen durumunuzun ağır olmadığı kanaatindeyim ve zaman içinde kaybettiğiniz anılarınızı yeniden bulacağınıza inanıyorum. Beslenme düzeniniz için aşçılar ile konuşacağım. Bir haftadır katı gıda tüketmediğiniz için midenizi fazla zorlamamalısınız, şimdi sizin için çorba hazırlanmasını ileteceğim. Çok acıkmış olduğunuzu tahmin ediyorum. Yemeğinizi yedikten sonra uzanıp dinlenin." "Peki doktor. Çabalarınız için teşekkür ederim," dedim gülümseyerek. Bunu beklemeyen doktor şaşkınlığını ve mutluluğunu saklayamadı. "Rica ederim, Leydim. Size hizmet edebilmek benim için onurdur." Eğilerek tekrar tekrar selam verdi ve kapıya doğru çekildi. "... Şimdi gidiyorum. Durumunuz hakkındaki malumatları Lord'a ileteceğim." Kafa karışıklığım yüzüme yansırken "Lord?" diye sorarken duydum kendimi. Hizmetçilerden öğrendiğime ve romandan bildiğime göre Lord yani Elisa'nın babası, kızını korumayı başarsa da kendisi kurtulacak kadar şanslı değildi. Aldığı ağır yaralar sonucu, devrilen aracın içinde can vermişti. Marcus yani Elisa'nın üvey ağabeyi ise meşru olmadığı için hiçbir unvana sahip değildi, Lord olarak çağırılmıyordu. Aklıma gelen tek isim vardı. Neden şaşırıyordum ki? Kairos'un, Elisa'nın amcasının dükalığın üzerine kabus gibi çökeceğini zaten biliyordum. Doktor gülümsedi ve anlayışlı sıcak gözlerini gözlerime dikti. Zaten tahmin ettiklerimi dile getirdi. "Amcanız Baron Kairos'tan bahsediyorum, Leydim. Sizin baygın olduğunuz bir hafta boyunca ilgilerini üzerinizden hiç eksik etmediler. Çok endişelilerdi... Şimdi benden bilgilendirme bekliyorlardır." "Aah... Doğru ya amcam... çok haklısınız doktor... edişelenmiş olmalı..." Duyduğum öfkeyi zarif gülümsememin ardına gizledim. Elisa'nın gözlerini açtığını öğrendiğinde Baron Kairos, o kadar çok sevinecekti ki, öz yeğenini öldürecek tesiri kuvvetli bir zehrin arayışına düşüverecekti! Her ne kadar ben yazdığım için kötü bir karakter olsa da o pisliğe yumruklarımın tadını öğretmek istiyordum. Ama dişimi sıkacaktım, her şeyin sırası vardı. Doktor odayı terk ettiğinde hizmetçileri yanıma çağırdım. "Baygın olduğum günlerde kalede neler olduğunu anlatanızı istiyorum." "Leydim... öncelikle size hazırladığımız çorbayı içmeli ve daha sonrasında doktoru dinleyip dinlenmelisiniz. Sağlığınızı geri kazandıktan sonra-" Elimi kaldırarak konuşmasını kestim. "Hafızasını kaybeden tek kişi olduğumu sanıyordum. Ama görüyorum ki tek değilim. Sizlere emirlerimi tekrarlamaktan hoşlanmadığımı hatırlatmalı mıyım?" Biraz sert olduğumun bilincindeydim ama küçük bir çocuğun bedeninde olmam öyle muamele edilmesine tolerans göstereceğim anlamına gelmiyordu. Hem kaybedecek vaktim de yoktu. Korktuğum şey gerçekleşmeden önce harekete geçmeliydim. "Şimdi anlatmaya başlayın." ... Bölüme yorum yapmayı unutmayın. ? Devam edecek.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD