7. 1

4263 Words
Tahtta oturuyordum. Kaybolmuş ve amaçsız bakışlarım misafirlerin arasında dolanıyor; duygularımı paylaşan taziyelerine makul, ezber cevaplarla karşılık veriyordum. "Kaybınız için çok üzgünüm, Ekselansları." diyorlardı. "Dük Orion... Ne büyük bir kayıp!" "Kuzey acınızı paylaşıyor." "Babanız için başınız sağolsun, Leydim." Her birine ayrı ayrı isimleriyle hitap ediyor, yanımda olmalarından duyduğum derin minnettarlığı içtenlikle bildiriyordum. Marcus hemen yanıbaşımda ayakta duruyordu. Karşıma çıkan her kim olursa olsun adlarını biliyordu ve bu kişiler hakkındaki bilgileri yalnızca benim duyabileceğim şekilde fısıldıyordu. Böylece konuştuğum kişiye göre tavrımı belirleyebiliyordum. Bu şekilde hafızamı kaybettiğime dair dedikoduların önünü kesip, vassallara karşı zayıflıklarımı gizlememde yardımcı oluyordu. Kuzeyin haşin ve soğuk rüzgarlarına karşın sağlam durmamı istiyor, kendince beni korumaya çalışıyordu. Onun gözünde küçük ve zayıf bir çocuktum, deneyimsizdim. Bana karşı tavırlı olmasına, Dük Orion'un naşının mahzen mezarlığa defininden hemen öncesinde aramıza sınır çekmesine rağmen yine de şimdi burada, benimleydi. Doğru bir yönlendirilmeye ihtiyacım olduğuna inanıyor, Kairos'un aksine bana yardım etmekte içten davranıyordu. Tanıdığım Marcus gibi davranıyordu ve bu yüzden onun için yazdığım mutlu geleceğe kavuşsun istiyordum. Kendi hayatımı kurtardığımı garanti ettiğim gün, kitabın geleceği hakkında düşünmeyi kesebilir ve yalnızca hayatımı yaşamaya odaklanabilirdim, bencil olabilirdim. Düşünün, bu dünyada geleceğe dair bilgisi olan yegane kişi bendim. İstersem başaramayacağım bir şey var mıydı? Benim gözümde yoktu. Elisa, dipte köşede unutulmuş, baskılanmış bir karakterdi. Oysa sahip olduğu gücü kullanabilseydi herşeyi kendisi için daha iyi bir hale getirebilirdi. İmparatorlukta, imparatorluk ailesinden bile daha soylu ve saf bir kana sahip olan tek hanedanlık Averia'ydı. Bin yıl önce kıtadaki dağınık haneleri kendi boyunduruğu altında toplayan ve ilk imparator olan Lenox bile sırf bu yüzden kuzey lordunun kızıyla evlenmiş ve onu imparatoriçesi yapmıştı. Lenox hanedanlığının gelecek nesilleri Averia'nın kanını taşıyorlardı. Elisa imparatorluk ailesinin uzak kuzenlerinden biriydi. Bir düşesti. Kuzeyin prensesiydi. Kuzeyin koruyucusu olarak diğer hanedanların sahip olmadığı pek çok hakka sahipti. Güçlü bir orduyu himaye etme ve yönetme yetkisine sahipti. Lordlar Meclisinde oy hakkı ve ağzından çıkacak her sözün de bir ağırlığı vardı. Şimdi herşey benim olmuştu. Elisa'nın kullanmaktan aciz kaldığı ne varsa ben sahip çıkacaktım. Hayatta kalmak için ve istersem daha fazlası için de... İstersem tahta oturacak kişinin kaderiyle bile oynayabilirdim, atacağım birkaç doğru adım ile tarih benim belirlediğim yeni bir doğruya sahip olabilirdi... Önceliğim kendimi korumaktı ama değerli karakterlerimi de unutacak değildim. Onlar benim için değerlilerdi ve onlarla iyi geçinmek isteyen, buna ihtiyaç duyan bir yana sahiptim. Zihnimde parıldayan bir parça ilham, yazdığım romanın karakterleriydiler ama şimdi kanlı canlı olduklarını bilmek bambaşka bir histi. Onları, onların sahip olmaları gereken geleceği, mümkün olduğunca korumak niyetindeydim. Tabii önce yapmam gereken Marcus'u gelecekte değil de şimdi Averia'ya bağlamaktı, bir de Elisa ile arasındaki köprüleri yeniden inşa etmek... Marcus'un güven veren yakınlığını hissediyordum da belki de bunu başarmak çok da zor olmazdı. Peki o köprüler ilk ne zaman yıkılmıştı? ... "Çocuğu arabaya bindirin... Burada yapılacak bir şey kalmadı." işte bu sözlerle sahip olduğu tüm eşyaların ve şu zamana kadar yaşadığı hayatın geride bırakılacağı söylenmişti. Kimdi bu adam? Ona emirler verip, onu yanında götürme hakkına nasıl sahip olabiliyordu? Marcus tanımadığı ve ansızın ortaya çıkıp annesinin cenazesini karıştıran insanlara karşı çıktı. Arkadaşının yanına, bütün hayatı boyunca tanıdığı komşularına gitti. Onlar bu adamlara karşı çıkıp Marcus'u almalarına engel olabilirdi ama ne yazık ki olaylar beklediği gibi gelişmedi. Komşuları karşılarındaki buz kadar soğuk ve keskin bakışlı adama karşı Marcus'u korumaya istekli değillerdi. Arkadaşının babası Marcus'un yanındaki oğlunun elinden tutup çekiştirmiş, birbirlerinden uzaklaşmalarını sağlamıştı. Diğerleri de Marcus'tan usulca uzaklaştılar ve karşılarındaki kişiye karşı eğildiler. Çocuk ihanete uğramış gibi hissetti. Gümüş saçlı adam ile birlikte gelen bir hizmetkar, öne çıkıp ona yaklaştı ve "Genç efendi, lütfen karşı çıkmayı bırakın. Siz Dük Orion'un oğlusunuz. Anneniz öldüğüne göre burada yaşamanız için bir sebebiniz kalmadı," diye durumu açıkladı. "Sizi Averia Kalesine götüreceğiz. Artık babanız ile yaşıyacaksınız." Marcus ne söylendiğini gayet net anlamıştı ve inanamaz gözlerle ona karşı sırtı dönük duran, babası olduğu söylenen adama bakmıştı. Her zaman ilk karşılaşacakları anı düşünmüş olsa da hiçbiri böyle değildi. Hizmetkarı umursamadan yanından geçip, Dük'e gitti ve beyaz kürklü pelerinini çekiştirdi, ona bakması için. Onunla yüzleşmesini istemişti ama dük bakmadı. Marcus pes etmeyerek "Annem... O... seni beklemişti ve sen şimdi mi geliyorsun?" diye sordu. Dük cevap vermedi. Hizmetkar Marcus'u tutup dük ile konuşurken terbiyesini takınması gerektiğine dair bir tirad çekmeye başlamıştı ama sözlerinin Marcus'un bir kulağından girip öbüründen çıktığından habersizdi. Marcus'un bütün odağı babasındaydı. Cevap bekliyordu, bir açıklama. Ona en azından bu kadarını borçluydu. Dük pelerinini Marcus'un elinden çekip, kurtardı ve hizmetkarına hitaben "Çocuğu arabaya bindir, Oliver ," diye emrini yineledi ve yürüyüp yanına gittiği beyaz renkteki görkemli bir savaş atının sırtına bindi. Atını eşkin sürmeye başladı ve onu takip eden şövalye birliğiyle birlikte oradan ayrıldı. Şövalyelerin bir kısmı Marcus için beklemekteydi. Marcus bütün direnişine rağmen arabaya bindirildi. Arabanın içi ipek perdeler, saten kaplı kuş tüyü doldurulmuş minderlerle bezenmişti, lüks rahat ve genişti. Arabanın dışında Averia hanedanlık simgesi işlenen bir tabela vardı. Marcus'un yanına o çok konuşkan olan hizmetkar da gelmişti. Yaşlı adamın adı Oliver'dı. Oliver, Averia kalesinde çalışan bir uşaktı. Kendisini saygıyla tekrar tanıtmıştı ve bundan sonra kalede onun hizmetinden kendisinin sorumlu olacağını bildirmişti. Oliver konuşurken Marcus'un gözü bir kaçış yolu arayışındaydı. Bunu fark eden Oliver Marcus ile kapı arasında bir konum seçmişti kendine. Marcus'un kendini arabadan aşağı atacağından endişe duymuştu ve haklıydı, Marcus, arabadan atlamayı ciddi ciddi düşünmüştü. "Ekselanslarına karşı saygılı olmanızı öneririm, genç efendi. Dük'ün buraya kadar gelip sizi yanına alıyor olmasına minnet duymalısınız." "Peki ya annem ne olacak? Annem hastayken gelip bir kere bile onu ziyaret etmedi..." Oliver, Marcus'a acıyarak baktı ama yalnızca, "Herşey olması gerektiği gibi olmalı." demekle yetindi. "Neden şimdi olmak zorundaydı? Neden biraz daha erken gelmedi? Annemin ölmesini bekler gibi neden cenaze gününde çıkıp geldi? Neden onu iyileştirmek için bir şey yapmadı? Buna yetecek güce ve paraya sahip gibi görünüyor... O halde neden?" Marcus bir cevap bulmak ümidiyle Oliver'ın gözlerinin içine baktı. Kalede, Dük'e hizmet ederek yaşadığına göre birşeyler biliyor olmalıydı. Oliver gözlerini kaçırdığında birşeyler olduğuna emin oldu ama adamın ona söylemeye niyeti yoktu. "Dük ile anneniz arasındaki ilişkiyi sizinle tartışmaya niyetim yok. Bu konular benim haddimi aşan meseleler. Elbet ne olup olmadığını, nedenleri size açıklayabilecek kişiler vardır ama ben o kişilerden değilim. Ancak tüm bunların dışında yanıldığınız bir konu var, genç efendi." dedi Oliver. "Eğer durumunuzu kabullenmeniz için öğrenmeniz gerekiyorsa size bunu söylemeliyim... Dükalık anneniz nerede yaşarsa yaşasın ona destekte bulunmaya devam etti. Ona doktor gönderdi, ilaçlar temin etti ki, verilen ilaçları kullanıp da iyileşememesi bizleri şaşkına çevirdi..." Adamın yüzünden düşünceli bir ifade geçti. "İlaç mı gönderdi? Yalan söylüyorsun!" Yaşlı uşak alınmış gibi baktı. "Yalan söylemiyorum Genç Efendi. Size ilaç, para, yiyecek, giyecek... daha pek çok şey verildi. Düşes- yani ekselansları Dük tarafından ihtiyaçlarınızın tamamının karşılandığından emin olundu. Bizzat ben gelip annenize teslim ediyordum." "Seni gördüğümü hiç hatırlamıyorum." "Elbette görmediniz..." Tebessüm etti. "Siz zeki bir genç adama benziyorsunuz o yüzden sahip olduğunuz önyargıları bir kenara bırakarak düşünün lütfen. Ailesinin desteği olmayan, çalışmayan genç ve çocuklu bir kadın bunca zaman yalnız başına nasıl çocuk büyütebilir, ihtiyaçlarını karşılayabilir? Şimdi de hafızanızı istiyorum. Geceyarısı kapınızın tıklatıldığı bir anı hatırlıyor musunuz? Muhtemelen anneniz size uykuya geri dönmeniz gerektiğine dair birşeyler söylemiştir... Ama kendisi odadan çıkıp, dış kapıyı açmıştır ve fısır fısır birşeyler konuşmuştur yabancı biriyle. Kapı kapanıp da anneniz geri döndüğünde annenizin elinde bir kutu görmüşsünüzdür. O kutunun içinden birbirine çarpan paraların şangırtısını duyulur. Evet. Gözlerinize baktığımda hatırladığınızı görebiliyorum... Genç efendi, kaybınızın ağırlığını anlıyorum ancak dükalık sizin ve anneniz refahı için her türlü desteği sağlamış, üzerine düşeni yapmıştır. Anneniz öldü çünkü kaderi böyle yazılmış olmalı... Aynı sizin, Averia dükalığının bir parçası olmanız ve oraya geri dönmenizin kaderinize yazılmış olması gibi." Marcus arabanın pencereli köşesine doğru çekildi ve bir daha da konuşmadı. Averia kalesine doğru yol alırken kafasında düşünceler dönüp duruyordu. Belli ki annesinin ona sevgiyle anlattığı baba figürü ile gerçekte olan arasında bir uçurum vardı. Babası annesinin öldüğü güne kadar asla varlık göstermemiş kalpsiz bir adamdı. Birbirlerini sevmemişler miydi? Yoksa küsmüşler miydi? Tek bildiği annesinin babasına aşık olduğuydu. Son anına kadar onun adını sayıklamasının başka bir açıklaması olamazdı. Ya da dük, annesinin ona duyduğu aşktan mı faydalanmıştı? Soyluların güzel kadınları güç ve zenginliklerini kullanarak etkiledikleri ve sonra da terk ettiklerine dair hikayeler dinlemişti. Annesinin de başına gelen böyle bir şey olabilir miydi? ... Marcus kaleye ilk geldiğinde kalenin eski sakinlerinden kimse onun varlığına şaşırmadı çünkü Marcus, Averia kalesinde dünyaya gelmişti. Onu bilenler bilmeyenlere, olayların nasıl olduğuna inanıyorlarsa o şekilde anlatmaya başladılar. Her köşede fısıldaşmalar vardı. Herkes Marcus'tan ve onun kaleden kovulup sefalete itilen annesinden bahsediyordu. Tabii söylentilerin Marcus'un da kulağına gitmesi kaçınılmaz oldu. Ancak bir şey vardı ki, hiçbir şey Marcus'un sandığı gibi değildi. Hizmetçiler, Marcus'un annesinin güneydeki bir krallıktan Adelyne hanesinin genç leydisi Lyra Adelyne ile birlikte geldiğinden bahsediyorlardı. Genç leydi, düşeslik eğitimleri için Averia kalesine geldiğinde yanında tek bir özel hizmetçi getirmişti ve bu kişi de Olivia Arden adındaki bir genç kızdı. Düşes'in arkadaş gibi yakın davrandığı hizmetçi, sessiz ve içine kapanık biri olarak tanınırdı. Lyra ve Orion evlendiler. Olivia, Genç Düşes'in emrinde çalışmaya devam etti. Soylu hizmetçilerden bile üstün bir konuma sahipti. Onun sözleri, düşesin sözleriydi, karşı çıkılmazdı ve mutlak uyulmalıydı. Olivia güzel bir kadındı, onu görüp beğenen çok fazla erkek vardı ve onlardan evlilik teklifleri alıyordu ama taliplerinin tekliflerini düşünmek için bile duraksamadan reddediyordu. Evlenip, kendi yuvasını kursa bile düşesin yanında çalışma ayrıcalığına sahip olabilirdi ama yine de kimseyle evlenmek istememişti. Bir gün kale ahalisinin kulağına Dük'ün bir hizmetçi ile ilişkisi olduğu söylentileri geldi ama kimse bu hizmetçinin kim olabileceğini tahmin edemiyordu. Hem karısına taparcasına aşık olan Dük'ün böylesine bir ihanete kalkışacağına kim inanırdı ki? Söylentilerin altının boş olduğu kabul edildi. Ancak... boş olmadığı birkaç ay sonra anlaşıldı. Olivia, dükten hamile kalmıştı ve kalenin gizli odalarından birinde doğum gerçekleştirmişti. Doğan bebek, erkekti ve Dük Orion'a küçük bir kopyası kadar benzediğinden babasının kim olduğu kimse tarafından inkar edilemedi. Kafalarda soru işaretleri oluşmuştu. Böyle bir durum nasıl yaşanabilirdi? Kimileri beş yıl içinde altı kez düşük yaşayan Düşes'in çocuk doğuramamaktan dolayı üzgün olduğunu, kocasının sevgisini kaybetmekten endişe ettiğini ve dükün başka soylu kadınlarla görüşmesini engellemek istediği için kendi hizmetçisini kocasına bizzat sunmuş olabileceği fikrini öne atmışlardı. Bu görüşe göre Düşes, kocasına Olivia ile yatması için baskı yapmıştı. Olivia hamile kalıp doğum yaptığında dük sonunda istediği varisine kavuşacaktı ve düşesin endişeleri de yarı yarıya azalacaktı. Dişli bir soylu kadınla uğraşmaktansa tanıdığı olan alt tabakadan bir hizmetçiyi idare etmek Düşes için çok kolay olurdu. Düşes, Olivia'yı istediği gibi sindirebilirdi, Marcus'un geleceği Düşes'in iki dudağının arasından çıkacak talimatlara bağlıyken Olivia, Düşes'in otoritesine asla rakip olamazdı. Dük tarafından sevilseydi belki ama... Kimileriyse Dük Orion'un Olivia'ya zamanla aşık olmuş olabileceğini konuşuyordu. Olivia, sürekli onun karısının yanındaydı. Her ne kadar karısına aşık olsa da aklı karışmış olabilir, başka bir güzelliğin çekimine karşı koyamayabilirdi. Bu görüş Dük'ü tanımayan biri tarafından öne atılmış olmalıydı... Çünkü Dük'ü tanıyan biri bunu söyleyen kişinin beyninin varlığından şüphe duyardı.. En çok konuşulan dedikoduysa aslında Olivia'nın düke ilk görüşte aşık olduğuydu. O kadar aşıktı ki gelen evlilik tekliflerini bu yüzden kabul etmemişti. Çaresizce Dük'ün dikkatini çekmek için uğraşmış ama ne yaparsa yapsın bir anlamı olmamıştı. Duygularının görmezden gelinmesi onu durduramamış ve Dük'ün sarhoş olduğu bir geceden faydalanarak onun yatağına girmeyi başarmıştı. Dük karısıyla hizmetçisi arasındaki farkı ayırt edememiş olmalıydı, çünkü her iki kadınında aynı kahve tonlarında saçları ve benzer vücut hatları vardı... Herkesin desteklediği bir teorisi vardı ama gerçeğin ne olduğunu olayın başrollerine sormaya kimsenin cesareti yoktu. Söylentiler Olivia'nın dükün cariyesi ilan edilmesiyle durulmuştu. Ardından da bir bekleyiş başlamıştı. Bütün gözler ve kulaklar dikkat kesilmiş, Dük Orion'un Marcus'u kendi soyuna kabul ettiğini bildireceği günü bekler olmuştu ancak o gün bir türlü gelmek bilmiyordu. Bu da teorilerin bir bir çökmesini sağladı. Biri dışında... Dük'ün bir oğlu olmuştu ama onu varis olarak kabul etmiyorsa bu, onun kendi kanından bir varis arayışında olduğuyla ilgili tüm teorileri çürütürdü. Belli ki dükün gayrimeşru doğumlu oğlunu varis yapmaya ne niyeti ne de isteği vardı. Hatta bir söylentiye göre dük, Marcus'tansa erkek kardeşinin oğullarından birini varisi ilan etmeyi yeğlerdi. Söylentiyi kimler yaymıştı bilinmez ama Baron Kairos ve ailesinin kendi evlerini bırakıp Averia kalesine yerleşmelerini bu sebebe dayandırılıyordu. Marcus henüz bir yaşını doldurmamışken Düşes Lyra'nın yeniden hamile olduğu haberi duyuruldu. Dük ve Düşes çok mutlulardı. Düşes doğum yaparsa dükalığın meşru ilk varisi doğmuş olacaktı. Eğer doğabilseydi... Lyra, Olivia ve Kairos'un eşi olan Penelope'nin birlikte beş çayı yaptıkları birgün Düşes'in karnına ağrılar saplanmıştı, ardındansa rahminde kanama başlamıştı. Doktorlar hemen müdahale etmiş olsalar da düşesin bebeğini kurtarmayı başaramamışlardı. Bebeğin neden öldüğüne dair araştırmalar başlatıldı. Herkes sebebin düşesin önceki düşüklerinden sonra bebek taşımaya elverişsiz bir bedene sahip olmasına bağlamıştı ancak asıl sebep ortaya çıktığında herkes şok oldu. Bebeğin ölmesinin asıl sebebi, düşesin hamilelik sonlandırmak için kullanılan çok zehirli otlarla beslenmesiydi. O gün düşesin yiyeceklerini servis eden bir hizmetçinin intihar etmiş bedeni hizmetçiler katındaki tavana asılı halde bulundu. Dük, hizmetçinin kendi başına böyle bir şey yapmak için geçerli hiçbir sebebi olamayacağına kanaat edip, azmettiricileri bulmak için bütün kaleyi ayağa kaldırmıştı. Bütün hizmetçiler, aşçılar, uşaklar, bahçıvanlar... kaleye girip çıkan, kale hanesinde ikamet eden soylular dahil olmak üzere herkesin odası tek bir köşe bile gözden kaçmayacak şekilde aranmaya başlanmış ve sonunda düşesi zehirleyen hizmetçinin arkasındaki kişi bulunmuştu. Bu kişi Olivia Arden'den başkası değildi. Olivia işlediği iddia edilen suçları reddetmişti. Odasında bulunan ot keselerinin kendisine ait olmadığını, nereden geldiğini, ne zaman odasına bırakıldığını bilmediğini, iftiraya uğradığını ve bunu yapan kişinin de Düşes Lyra olabileceğini söylemişti. Olivia'ya göre Düşes, Olivia'yı suçlayabilmek için kendi bebeğini öldürmüştü... Düşes neden böyle birşey yapsın ki? Olivia'ya göre dük, Olivia'ya aşıktı. Düşes onu kıskandığı için dük ile Olivia'nın biraraya gelmelerini daima engellemeye çalışmıştı ve bunu başarmıştı. Düşes yüzünden dük, Olivia'ya soğuk davranıyor, ondan gün geçtikçe uzaklaşıyordu. Yine de bu, düşese yetmemiş olmalıydı. Muhtemelen Düşes, zaten doğuramayacağını bildiği bebeğini, Olivia'yı kaleden atmak ve oğlu Marcus'u da ellerinden alabilmek için kendisini zehirlemiş ve bebeğinin ölümüne sebep olmuştu. İntihar eden hizmetçinin ardında da Düşes olmalıydı. Hem odasına bırakılan ilaçlar nasıl da orta yerdeydi, sanki bırakan kişi bulunmasını istemiş gibiydi. Olivia böyle birşey yapmış olsaydı delilleri yanında tutup, hemen bulunacak bir yere mi saklardı? Ona göre onu suçlamak bu yüzden saçmaydı. Ona inanmayarak gerçek suçluya istediğini vermiş oluyorlardı. Olivia ne derse desin ona kimse inanmadı. Takıntılı bir şekilde kurbanı suçlamakta ısrarcı olması onu daha küçük düşürüyor, kendisine inanılmasını imkansız kılıyordu. Masumiyetini kanıtlamaktan çok Düşes'in suçlu olduğuna kafayı takmış gibiydi. Odasında bulunan deliller onun suçlanmasına yeterliydi ancak Olivia'nın kendini savunabilmek için tek sahip olduğu şey korkunç akıl yürütmelerinden ibaretti, masumiyetini kanıtlayan ne bir delili ne de şahidi vardı. Kimse Düşes Lyra'nın bir kere bile Olivia'ya sesini yükselttiğini, azarladığını ya da kocasının bebeğine hamile kalıp doğum yaptığı için onu suçladığını duymamıştı. Aksine herkese olduğu gibi Olivia'ya karşı da kibar ve anlayışlıydı. Olivia'nın haddini aşan tavırlarına karşın bile alttan alan taraf hep Düşes olmuştu ve buna şahit olan onlarca tanık vardı. Düşes tam bir melekti. Olivia Arden'se, ne kadar da şeytani ruhlu, kıskanç ve yalancı bir kadındı? Hizmetçilerden uşaklara, uşaklardan aşçılara, aşçılardan bahçıvanlara ve hatta kale muhafızlarına kadar herkes olanları konuşuyordu. Marcus kalenin içinde ya da bahçede nereye giderse gitsin etrafındaki insanların annesi hakkında kullandıkları kötü kelimelere ve kınamalara maruz kalıyordu. Yine de bu onun zihnimde annesinin güzel anısını kirletmeye yetmiyordu. Kaledeki herkes yanılıyor olmalıydı. Bunun aksine kimse onu inandıramazdı. Bu yüzden kaledeki herkesten nefret ettiğine karar verdi. Güçlenip, özgür kaldığında buradan gitmeyi kafasına koydu. ... Elisa'nın annesi olan Düşes, çok hasta bir bedene sahip olduğu için küçük kızı ile geçirdiği zaman daima sınırlıydı. Elisa genel olarak kalede yaşayan kuzenleri ile zaman geçirirdi ve onların arasına Marcus da eklenmişti. Oğlanlar tahta kılıçlarla idman sahasında kılıç eğitimi alırken, kızlar da bebekleriyle evcilik benzeri oyunlar oynuyor, arasıra da oğlanlara tezahürat yapıyorlardı. Marcus kendisinden bir ve iki yaş büyük olan Philip ve Kyle ile birlikte kılıç eğitimi alıyordu. Ancak eğitmen onları yalnız bırakıp, kendi aralarında değişimli olarak antrenman yapmalarını söyleyip ortadan kaybolmuştu. Büyük kuzeni Kyle, kardeşi Philip'e uzmanlaştığını iddia ettiği kılıç hareketlerini gösteriyordu. Sözde o da onlara katılacaktı ama uzun bir süredir saman hedeflere öldürücü darbeler indirmekten başka bir şey yapmamıştı, sıranın ona geleceği anı bekliyordu. Ancak çocuklar ya onun da orada olduğunu unutmuşlardı ya da kasten görmezden geliniyordu. Marcus ikinci seçeneğin doğru olduğuna karar verdi ve elindeki tahta kılıcı kılıç sepetine attı. Gitti ve bir ağacın gölgesine çöküp sırtını ağacın gövdesine yasladı. Uşağı Oliver'ın onu bu yüzden erkenden uyandırdığına inanamıyordu. Ne demişti? "Kuzenleriniz ve kız kardeşinizle vakit geçirmek kaleye alışmanıza yardımcı olur," mu? Evet Oliver ne kadar sosyalleşip, kaynaştığımızı görüyor musun? Oliver, kız kardeşinin hizmetkar ordusunun arkasında bir yerlerde durmaktaydı. Marcus kızlara çok da yakın durmuyordu ama onların kendi aralarındaki konuşmalarına istem dışı kulak misafiri oldu. Sekiz yaşlarında olan Emmaralde adlı kıvırcık saçlı kuzeni, Marcus'u görmüş ve gözlerini kısarak bir süre ona bakmaya devam etmişti. Saçlarını elinin tersiyle omzunun gerisine savurmuş ve Marcus'un üvey kız kardeşi Elisa'ya birşeyler söylemeye başlamıştı. Marcus kız kardeşiyle tanışmıştı. Düşes'i selamlamak için düşesin yaz bahçesine götürüldüğü gün Elisa'da annesinin yanındaydı. Kız kardeşi sevimli ve hayat dolu bir çocuktu. Düşes'se solgun ve dokunsan incinecekmiş gibi incecik görünüyordu, çok zayıftı, öyle ki yanakları içine çökmüş elmacık kemiklerini belirgin bir hale getirmişti. Fincan tutan eli bir deri bir kemikti. Dudakları renksizleşmişti, saçları ise mat bir kahverengi tonundaydı. Bu haliyle Marcus'un annesinin ölmeden önceki son zamanlarındaki haline çok benziyordu. Bir an karşısında annesini görmüş gibi şaşıp kalmıştı. Ama sonra Düşes ile annesinin aynı topraklardan geldiğini hatırladı. Marcus kendisini tanıtıp, annesinin ona öğrettiği gibi soylulara özgü kusursuz bir eğilme ile düşesi selamladı. Düşes de onun selamını kabul edip sıcak bir gülümsemeyle karşılık verdi. Marcus, düşese karşı ön yargılara sahip olsa da kadının gülümsemesinin kalbini ısıttığını inkar edemezdi. Düşes, Marcus'a başsağlığı diliyor, yakın bir arkadaşı olan Olivia'nın kaybı için üzgün olduğunu söylüyordu. Marcus kadının hiçbir kelimesinde samimiyetsizlik veya yalan sezmemişti. Ya düşes çok iyi bir yalancıydı ya da gerçektende kastettiği gibi hissediyordu. Marcus'a Elisa'yı tanıştıran Düşes, kardeş olduklarını söylemiş, birlikte iyi geçinmelerini dilediğini belirtmişti. Birbirlerini sevmeleri ve daima korumaları gerektiğini çünkü birbirlerinden başka kimseye güvenemeyecekleri zamanların gelebileceğini söylemişti. O gün oradan ayrıldığında kuş kadar hafif hissetmişti Marcus. Cehennem yeri gibi hissettiren kale, Düşes'in yaz bahçesindeyken cennet gibi gelmişti. Bütün endişeleri ve ikilemleri o sevgi dolu kadının yanındayken uçup gitmişti. Bir yanı annesine ihanet ediyor gibi hissedip, suçluluk duyuyordu ama kaleye geldiğinden beri ilk kez nefes aldığını hissettiği de bir gerçekti. Hizmetçiler yanılıyor olmalıydı. Eğer annesi söyledikleri gibi korkunç bir günah işlemiş olsaydı, Düşes Marcus'u bu kadar içten karşılayamazdı. Ama diğeryandan da annesinin iddia ettiğini söyledikleri gibi Düşes de suçlu olamazdı. Kadını tanıdığı zamanın kısacık olmasına rağmen hislerine güveniyordu düşeste hiçbir artniyet ve kötülük yoktu. Ortada büyük bir karışıklığın olduğu gerçekti. Birileri annesine tuzak kurmuştu, buna şüphesi yoktu ama o kişi düşes olamazdı. Ve emin olduğu bir şey vardı ki, o da Dük babasının ne onun biricik annesine ne de düşese layık olmayan kötü bir adam olduğuydu. Babasının kardeşi olan Lord Kairos ve onun ailesi ile de tanıştırılmıştı ve emin olmuştu. Kalede ki hiçkimse Düşes'in gösterdiği nezaketin zerresine bile sahip değildi. Özellikle Barones Penelope ve onu izleyen kızları Emmarelde ve Beatrice Marcus'a düşman gibi bakmışlar ve onu küçük gördüklerini asla saklamamışlardı. Kızlar oldukça kendini bağenmiş ve şımarıklardı. Oğlanlarsa onu kendilerine denk görmüyor, konuşmaya bile layık bulmuyorlardı. "Senin için üzülüyorum, Elisa." diyordu kuzeni. "Annen o kadar hasta ki bugün onu görmene izin vermediler... Düşesin bu kadar hasta olmasının sebebinin o çocuğun annesi olduğunu duymuştum. Onunla aynı havayı solumak bile eziyet gibi olmalı." Marcus olduğu yerde buz kesti. Bu sözleri daha önce defalarca kez duymuş olmasına karşın bir türlü alışamıyor, canını yakmalarına engel olamıyordu. Bu soylu çocuklarından farklı olduğunu ve onlar tarafından kabul edileceğini hiç düşünmemişti. Marcus onlara uyum sağlayamazdı. Bu yüzden oradan gitmeye karar verdi. Ayağa kalkıp arkasını döndü ama kızkardeşinin ince sesini duyduğunda ne diyeceğini merak etti, duymak istedi. Elisa, büyük kuzeninin açıkça parmağıyla işaret ettiği Marcus'a bakmış, başını sağ omzuna doğru eğmiş, küçük pembe dudaklarını da bükmüştü. Gümüş lüleleri omzunun üstünde ahenkle salınıyordu. "Hayır Emma." dedi onaylamaz bir ses çıkardıktan sonra. "Annem zayıf bir vücudu olduğu için hasta olduğunu söyledi. Marcus'un annesi sebep olmuş olsaydı, annem bunu bana söylerdi." Konuşması bal kadar tatlı ve peltek peltekti. "Annenin vücudu zayıf çünkü o çocuğun düşük kanlı hizmetçi annesi, düşesi zehirledi." dedi diğer kuzeni Beatrice, Emmaralde'nin ikiziydi. "Annemi arkadaşlarıyla konuşurken duymuştum. Bu yüzden eminim. Eğer annen sana söylemediyse üzülmeni istememiş olmalı." Yani siz onun üzülmesini istediğiniz için mi söylediniz, diye düşündü Marcus. Kız kardeşinin etrafı insanlarla çevriliydi ama kaçı gerçekten ona değer verdiği için yanındaydı? Kendi acınacak haline bakınca kız kardeşi için üzülmesi komiğine gitti. Küçük Elisa kafası karışmış bir şekilde kaşlarını çatmıştı ve başını kaşırken "Zehir mi? O da ne?" diye soruyordu. Emmarelde "Zehir," dedi Marcus'a doğru yan yan bakıp dişlerini göstererek sırıtırken. "Odana girmiş çok çirkin şişko bir fare hayal et, Elisa. Onun orada olmasından rahatsız olursun değil mi?" "Evet." dedi. "Hizmetçilere söylerim, yakalayıp dışarı atarlar." Kuzeni başını iki yana salladı. "Hayır... yanlış. Fareyi dışarı atarsan eğer, geri dönüp seni tekrar rahatsız edebilir. O yüzden farenin gözünün önünden yok olmasını ve bir daha da geri dönememesini sağlamalısın. Bunun için onu öldürmen gerekse bile..." Elisa öldürmek fikrinden hoşlanmamış gibi yüzünü buruşturdu. "Sırf onu görmeyeyim diye ölmesini isteyemem. Annem bana her canlının yaşama hakkının olduğunu, her hayatın kıymetli olduğunu ve sırf bizi mutsuz ediyorlar diye o hakkı ellerinden almamamız gerektiğini söyler. Tanrı ışığıyla, kararmış tüm kalpleri aydınlatsın, der. Ben farenin ölmesini istemiyorum, ona da yazık!" "O zaman fare odana girip burnunu kemirsin de gör! Sen istesen de istemesen de fare ölmeli, Elisa. O iğrenç bir yaratık ve yaşamasına izin verilemezsin." Emma, kız kardeşinin kolunu dürtmesiyle Elisa'ya karşı sesini fazla yükselttiği ve onu korkuttuğunu fark etti, sustu. Onlara gözcülük yapan, daha doğrusu Elisa'nın isteklerini yerine getirmekle görevlendirilmiş on kişilik hizmetçi ve muhafız ordusuna doğru kaçamak bakışlar attı. Hepsi tetikte gibi görünüyordu ama Emma'ya bir şans verip henüz müdahale etmeyecek gibiydiler. Emma şansını fazla zorlamaya cesaret edemeyerek, nabzını düşürmek için yavaşça nefeslendi. "Her neyse... demek istediğim farenin yaşamının bir önemi yok, ölmesini istersen ölmeli Elisa... İşte bu yüzden farenin dokunabileceği ya da yiyeceği ne varsa zehir sürebilirsin. Fare, zehirle temas ettiği gibi can çekişmeye başlar ve çok geçmeden de ölür. Anlıyorsun değil mi? Zehir, elini kana bulamana gerek kalmadan birşeyleri öldürmeye yarar. Bu şey fare de olabilir insan da..." Emma sesini alçaltıp söylediklerinin daha etkili olmasını sağlamıştı. Öyle ki, Elisa durup işittiklerini sindirme ihtiyacı duymuştu. Gözleri kocaman açılmıştı ve o gözler Marcus'a korkuyla bakıyordu. Sanki Marcus gelip onun yemeklerine zehir katacak, onu öldürecekti. Marcus Elisa'nın gözlerine yansıyan salt duygulardan rahatsız oldu, orada durup beklemekle hata etmişti. Emma gülüyordu. İstediği şeyi başarmış olmanın memnuniyetiyle gözleri parlıyordu. "İşte onun kötü annesi dük'ü kendisi için istedi. Babanın annene duyduğu sevgiyi kıskandığı için annenin doğacak bütün çocuklarını zehirle öldürdü. Eğer bunlar anlaşılıp da o kadın kaleden kovulmasaydı, muhtemelen sen de kardeşlerin gibi ölecek ve asla doğamayacaktın, annenin ve babanın çocuğu olamayacaktın... Ne büyük bir kötülük değil mi? İşte bu yüzden onun annesi yılan kadar zehirli bir kalbe sahip." Elisa'nın gözlerinden yaşlar akmaya başladı. "...A-ama annem... bana Marcus'a iyi davranmamı, Marcus'un iyi bir çocuk olduğunu söyledi," derken sesi titriyordu. "Eğer annesi bunları yapabilen kötü biri olsaydı, annem bana bunları söyler miydi?" "Düşes iyi bir insan. Çocuklara değer veriyor ve seviyor. Ama insanlara gereksiz bir şekilde fazla güvenmek gibi bir huyu var. Elbette Düşes'i eleştirmeye çalışmıyor, güvenmenin kötü olduğunu söylemek istemiyorum ancak görüyorsun ya o kadın Düşes'in özel hizmetçisiydi ama bu onun düşes'e ihanet edip Dük'ün cariyesi olmasını engellemedi. Annesi onu doğurdu ve babanı annenden çalmaya çalıştı... Belki de o çocuk da annesi gibi gerçek doğasını saklayıp, göz boyuyordur. Senin anne ve babanı çalmak istiyordur. Buna izin veremezsin değil mi?" Elisa başını aşağı yukarı salladı. "Güzel. Şimdi git ve ona, senin olan hiçbir şeyi çalmasına izin vermeyeceğini; onu burada istemediğini ve ait olduğu çöplüğe geri dönmesini söyle." Elisa bir hışımla ayağa kalktı ve doğruca Marcus'un yanına gitti, karşısına dikildi. Göz yaşları tombul yanaklarından ardarda akmaktaydı, bir yandan da burnunu çekiyordu. Marcus'un ilk düşüncesi kız kardeşinin ağlarken de ne kadar şirin göründüğüydü. Küçük beyaz yavru bir tavşan gibiydi. Ama o ıslak gri gözleri ateş gibi yanmaktaydı. "Annen... anneme gerçekten kötülük yaptı mı?" Belli ki Elisa'nın kuzenlerinin sözlerine sorgulamadan inanmaya niyeti yoktu. Hiç düşünme gereksinimi bile duymadan cevabı "Hayır." oldu. "Benim annem böyle korkunç şeyler yapacak bir insan değildi. Yapmadığına inanıyorum." "Hakkında söylenenler yalan mı yani?" "Yalan." "Yalansa neden annenle birlikte başka bir yerde yaşıyordunuz? Annen neden kovuldu?" Marcus tökezledi. "Ben... Bilmiyorum. Annem her zaman... babamın bize geri döneceğini söylerdi ama öyle olmadı." "Tabii ki olmaz!" Elisa kendinden emin bir şekilde başını salladı. "Benim babam asla bizi bırakıp da başka bir eve gitmez. Babam annemi ve beni çok seviyor." Marcus'un söyleyecek bir sözü yoktu. Zaten babasının onlara döneceğine inanmayı bırakalı yıllar olmuştu. İnanmadığı bir şeyi de savunamazdı. "Annemin benden önce bir çok çocuğunun öldüğünü biliyor muydun?" diye sordu Elisa. "Ben annemin doğup da hayatta kalmış tek çocuğuyum. Annemin bedeni hep zayıfmış ama beni doğurduktan sonra asla iyileşememiş... Hep beni doğurduğu için hasta olduğunu düşünürdüm. Ben olmasaydım belki de annem sağlıklı biri olabilirdi... Ama Emma bana, annemin bir fare gibi zehirlendiğini söyledi. Senin annenin zehirlendiğini söyledi." "Annem böyle bir şeyi yapacak biri değildi." "Bütün kardeşlerim senin annen kaledeyken öldüler ve annen kalede olmadığı zamanda da ben doğmuşum... Sence benim de kardeşlerim gibi ölmemiş olmam yalnızca şans mı?" Marcus küçük kızın gözlerindeki yaşların donup kalışını izledi. Elisa gözlerini kırpmadan Marcus'a bakıyor ve sorusuna verilecek cevabı bekliyordu. Marcus, hiç de beş yaşındaki bir kız ile yüzleşiyor gibi hissetmiyordu kendini ve ne cevap verirse versin Elisa için yeterli gelmeyeceğini biliyordu. Sıkıntıyla nefesini bıraktı ve "Belki şanstır, belki de değildir." diye mırıldandı. "Annem yapmadığını söylemişse ben ona inanmayı seçeceğim. Sana verecek başka bir cevabım yok. Sen neye inanmak istiyorsan ona inanabilirsin." Elisa yüzünü elbisesinin koluna sertçe sildi. Gözlerinin altı nemli ve kızarıktı. Gözlerindeki bakışlar öfke ve tiksintiyle doluydu. "Annenin sözlerine inanmak istiyorsun ve sözlerinin doğruluğu şüpheliyken bile onu savunuyorsun... Anladım. Sen o kötü kadının, yalancı oğlusun. Annem yanılmış... Sen benim kardeşim değilsin. İyi bir çocuk değilsin. Git evimden! Çünkü burada kimse seni sevmeyecek. Ne annem ne de babam... Anlıyor musun? Benim olan hiçbir şeyi alamayacaksın! Hiçbir şeyi!" ... Ah, evet, böyle bir olay yaşanmıştı hatırladım. Elisa... Biliyorum küçük bir çocuksun ama fazla zalim olduğunu düşünmüyor musun?
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD