Akar
Mengü Han'ın nökerleri ile yola çıktığımdan beri yolculuğumuz ağır ama sorunsuz geçmişti. Hatta iki yerde kısa bir dinlenme molası verip, üstümü değiştirmem için kıyafet vermişlerdi. Dinlenme yerinde durduğumuz küçük oba sakinleri bana yardımcı olmuş, üstüme beyaz ipeksi bir elbise vermişlerdi. Aslında buradaki çoğu kişi, erkekler dahil, uzun kıyafetler, altına pantolon giyiyorlardı. Lakin bana verilen kıyafet daha bir hoştu. Omzuma düşmüş saçlarımı da bir kenardan örüp, örülü kısmı altın takılar ile süslemişlerdi. Anlaşılacağı üzere resmen ortada yeni gelin gibi dolanıyordum. Tüm bu hazırlıklar sonrası ise tekrardan yola koyulmuştuk. Zaten gün batımını biraz geçe de, yanımdaki askerden öğrendiğim kadarıyla, Tarkun tepelerine varmıştık. Ardından tepeden aşağıya doğru inen dereyi takip ettik ve karşımıza çıkan şuana kadar ki gördüğüm en büyük obaya doğru ilerlemeye başladık. Normalde karşılaştığım tüm obalar sekiz bilemedin on çadırlı bir yerleşkeydi ama burası... Çadır sayısı neredeyse bini geçiyordu. Yer yer yanan küçük alevler de obanın sokaklarını aydınlatıyordu.
Sonunda obanın girişine ulaşmış ve yanımdaki tüm askerler atından ustalıkla inmişti. Ben ise şuan ki zarif ve süslü görünüşümüm aksine beygirden inmek için acayip garip bir çaba içerisindeydim. Şükür ki inmeyi de başarmıştım. Derin bir soluk alırken gözüm etrafta bize, daha doğrusu bana, bakan yerli halktaydı.
Herkes aralarında bir şey konuşuyor ve gecenin bir vakti de olsa ortada baya bir kalabalık bulunuyordu.
Bizim obaya geldiğimizi gören bir muhafız birliği de yanımıza kadar gelmiş atları ahıra göndermeleri için seyisleri görevlendirmişti.
Aralarından bir muhafız bana dönerken, "Han otağında sizi bekler." dedi, eliyle yürümem için işaret yaparken, oldukça emredici bir tavır içinde duruyordu lakin bir o kadar da saygılıydı.
Ben, konuşmadan onaylayıp muhafızı takip ettim.
Kısa süreli bir yürüyüş ardından, Onon ırmağı olduğunu düşündüğüm yerin yukarısında üç kat beyaz keçe atılmış, yedi direkli bir otağının önünde durmuştuk. Tepesinde duran Alem'i (otağın kubbesindeki takılı sembol) ise, tahmin ettiğim üzere, altındandı. Ve bu zamanlarda bu altın alemler, zenginliğin göstergesiydi. Eh, dünyanın üçte ikisini yöneten bir devlet için zenginlik oldukça normal idi.
Muhafız çadıra benim geldiğimi söylemek için girmeden önce bana birtakım uyarılarda bulundu. İlk girdiğimde dizlerimin üstüne çökecektim, başımı kaldırmayacaktım, Han konuşmadıkça sesimi dahi çıkarmayacaktım felan filan işte klasik uyarılar.
Yine de klasik diye geçmemek lazım şayet bunlar beni hayatta tutan şeyler olabilirdi.
Ben başımla onaylayıp bakışlarımı otağıya çevirdim bu sefer. Muhafız da bana burada beklememi söyleyip benden önce otağıdan içeriye girdi. Fazla zaman geçmeden hızlı adımlarla geri çıktı. "Han sizi bekler. Bekletmeden duhul edin (içeriye girmek). " dedi saygılı bir dille.
Ben tıpkı öğütlediği gibi sesimi çıkarmadan otağıdan içeriye girdim. Biraz Han'a yaklaşıp önünde dizlerim üstüne çökerek o bir şey diyene kadar öylece bekledim. Tıpkı bana tembihlendiği gibi...
Han ise özel hazırlanmış olduğu her halinden belli olan kadife bir minder üstüne oturmuş arkasına rahat bir tavırla yaslanmıştı. Tam o sırada içeriye başka bir hizmetli girip Mengü Han'ı saygıyla selamladı.
"Han'ımızın bir emri var mı?"
Mengü Han gelen hizmetçiyi ilk başta görmezden gelmiş eliyle bana yaklaşmam için işarette bulunmuştu.
"Yanıma arız(yaklaşmak) et." Ben sözünü ikiletmeden oturduğum yerden kalkıp yanına doğru yaklaştım . O sırada Mengü Han bu sefer kendisinin emrini bekleyen hizmetçiye döndü.
"Taam edecek bir şeyler getir bize ." kadın işinin ehli olmalıydı ki hızla otağıdan çıkıp aldığı emri yerine getirmeye koyulmuştu. Ben de Mengü Han'ın işaret ettiği yere oturdum. Ortamda şuan ölümden beter bir sessizlik vardı. Oturduğum yerin tam Han'ın karşısı olması da yanında cabası...
Bu sessizliği bozan kişi ise yemekleri getiren hizmetli olmuştu. Kaşla göz arasında mükellef bir yer sofrası hazırlayıp kımız olduğunu düşündüğüm testiyi ve bardağı da yanımıza bırakarak odadan çıkmıştı. Ve şimdi de sadece ikimiz kalmıştık...