Masanın altındaydım. Şok geçiriyordum, bir insan aynı anda ağlayıp gülebilir miydi? Yanıtı tam karşımdaydı. Bedenimi bir titreme almıştı. Bunu ona, ben yapmıştım. Kendimden iğrenmeli miydim? Bunu yapmasaydım o yapar mıydı? Daha önce yapmıştı, yine yapmak için gelmişti ama suçlu hissediyordum. Altından nasıl kalkacaktım bunun.
Telefonum çaldığında yerimden sıçradım, kafam masaya çarpınca acı başımdan enseme doğru yayıldı. Vücudumun her yerinde hassasiyet vardı. Sanki vücudumda elektrik akımı dolaşıyordu. Emekleyerek masanın altından çıktım. Ellerimi yere değdirdiğimde parmak uçlarım sızladı. Masanın altından çıkarak telefon sesine doğru yürüdüm. Nihayet telefonumu aldığımda Serap’ın aradığını gördüm. Daha fazla saklayamazdım. İçimdeki dehşeti birine anlatmalıydım. Açtığımda Serap’ın neşeli sesi kulağıma çalındı.
“Annem yok, Leon’u açtım hadi gel de izleyelim. Bol bol ağlarız!” daha fazla dayanamayıp hıçkırdım. Delirttiğim adam hâlâ tuhaf sesler çıkarıyordu. “Ne oldu, iyi misin?” Ses çıkarmadığımdan devam etti. “Hemen geliyorum.” Hıçkırıklarıma ara verip,
“Yanına Semih ile Baha’yı da alır mısın? Başa çıkamayacağım bir şey oldu,” dedim. Telefonu kapatınca yine masanın altına geçtim.
Çocukken her yaramazlık yaptığımda pişman olup masanın altına geçerdim. Babam affedildiğimi söyleyene kadar da çıkmazdım. Bir gün babamın atölyesine girip sallanan sandalyeyi görünce üstüne çıkıp oturmuştum. Tabii ki henüz sağlamlaştırılmamıştı ve babamın tüm emeği boşa gitmişti. Çok kızmıştı, tüm gün konuşmayınca masanın altına girip o affedene kadar çıkmayacağımı söylemiştim. Başta aldırmamıştı ama sabah, benim orada uyuduğumu görünce affetmişti. Şimdi kim affedecekti beni? Onu normale döndürmenin bir yolu var mıydı acaba?
Masanın altına kıvrıldım. Görüş alanımda hâlâ o adam vardı. Bedeninin kırılmamış noktaları hareket halindeydi. Gözlerimi kapadım. Unutmak istiyordum, canice davranmıştım. Zihnim kendi kendine hareket etmişti. Tamamen içgüdüseldi. Unutmak istiyordum. Sadece unutmak…
Bir çığlıkla sıçradım. Masanın altında olduğumu unuttuğum için kalkar kalkmaz başımı yine masaya vurdum. Acı yine tüm vücudumu sararken toparlanmaya çalıştım. Gördüklerim, yaşadıklarımın bir rüya olmadığını hatırlattı. Baha, adamın başına doğru eğilmişti. Semih ise Serap’ı kollarının arasına alarak vahşeti görmesine engel olmaya çalışıyordu. Başka bir zaman olsa Serap buna bayılırdı ama hiçte normal bir durumda değildik. Adamın hareketleri kesilmişti, öylece yatıyordu. Baha, nabzına baktı. Yüzünü ekşittiğini görünce adamın ölmüş olduğundan emin oldum. Ayağa kalkıp mutfağa yürüdü. Bir süre sonra geldiğinde elinde kırmızı-beyaz kareli sofra örtüsü vardı. Adamın üstünü örtüp Semih ile Serap’a döndü.
“Alya’ya bakalım.” Serap birden canlandı, odama doğru koştururken atkuyruğu yaptığı saçları salınıyordu. Geri döndüğünde,
“Yok!” diye inledi. “Ne odasında ne de banyoda.” Semih, odayı tararken gözü devrilmiş sandalyeye takıldı sonra da bana. Bulunduğum yere doğru ilerlediğinde Baha ile Serap’ta beni fark ettiler. Dilimi yutmuştum, omuzlarım çökmüştü. Cani olmam yetmezmiş gibi şimdi de katil olmuştum. Semih, bana elini uzattığında gözlerim hâlâ örtüdeydi. Uzattığı eli tutmadım, onun yerine tekrar yere kıvrıldım. Başka bir ayak sesinin de yaklaştığını duydum. Baha idi.
“Sen birilerini çağır, şunu alsınlar.” Şu dediği, katili olduğum adamdı. Semih’e söylemiş olmalıydı, çünkü üstümdeki gölgelerden biri uzaklaştı. “Semih, sonra Serap ile ilgilen.” Ne yapacaklardı ki Serap’a! Korkuyla başımı kaldırdığımda içimi okumuş gibi, “Gördüklerinden sonra bir açıklama borçluyuz, uygun bir dille anlatır,” dedi. Sonra masanın altına girip yanıma kıvrıldı. Çenesindeki izi görünce aklıma yine o adam geldi, kanlı yüzü, kemiğin kırılma sesleri, haykırışları… Gözlerimi kapadım ama anılar yine üşüştü.
Salonda Semih ile Serap’ın ayak seslerini duydum, uzaklaşıyorlardı. Acaba benimle arkadaş kalmaya devam edecek miydi? Peki, ben aynı kalabilecek miydim? Yanağımda Baha’nın elini hissedince gözlerimi açtım.
“Onu gönderdiğin için sana teşekkür edecek birçok masum insan var. Bunu da atlatacaksın. Sen çok güçlüsün...” Onu göndermek… Ölüm daha hafif anlatılamazdı herhalde… Gözlerimi sıkıca kapattım. Açtığımda onunla göz göze geldik. Gözlerinde kaybolabilirdim. O kadar yoğun bakıyordu ki! Ona sokuldum. Kolunu belime sarınca bir nebze de olsa rahatladım. Sonunda ağladım…
Baha, beni masanın altından çıkarıp bir koltuğa oturtmayı başardığında Semih’in çağırdıkları da geldi. Hiçbir şey sormadılar, sanki bir malı teslim almışlar gibi taşıyıp götürdüler. Semih ise Serap’ın tüm bu olanları sindirmesi için mutfakta dil döküyordu. Baha, eline viledayı almış, ortalığı temizliyordu. Herkes bir iş tutturmuş gidiyordu. Benimde temizlenmem gerektiğinden yerimden doğrulup odama doğru gittim. Baha yanıma gelmeye yeltenince,
“Sadece duş alacağım,” dedim. Yapacağı bir şey olmadığını anlayınca,
“İhtiyacın olursa seslen olur mu?” dedi. Başımı sallayarak onayladım. Odama gidip komodinden duş almak için temiz havlularımı aldım. Banyoya girince aynada yüzümü gördüm, yüzümün sol tarafında büyük bir morluk vardı. Çok çirkin görünüyordu. Yaptığım şey kadar çirkin… Daha fazla bakamadım.
Duşun altına girdiğimde sıcak suyun verdiği hisle gevşedim. İçim rahatlayana kadar gözyaşı döktüm. Sanki tüm günahlarımdan arınacakmışım gibi lifi elime alıp vücudum kan toplayana kadar ovmaya başladım. Duştan çıktığımda bornozuma sarındım, saçlarımın suyunu sıkıp havluyla sardım. Odaya girdiğimde yatağımda Serap oturuyordu, gözleri kıpkırmızıydı. Beni görünce ayağa kalktı sonra yaptığının tuhaf olduğunu düşünüp tekrar oturdu. Konuştuğunda sesi tereddütlü çıkıyordu.
“Her şeyi öğrendim, Semih anlattı.” Yüzüme bakıp küçük bir gülümseme gönderdi. Ne yazık ki gözlerine ulaşamayan türden bir gülümsemeydi. Benden korkuyor muydu? “Biraz inanılmaz geliyor… Bayağı inanılmaz aslında ama seni tanıyorum. Yani güçlüsün… Daha önce tekmelediğin insanlar oldu…” Saçmalıyordu, gerginliktendi herhalde. Parmaklarını alnında gezdirip devam etti. “ Demek istediğim sen salondakini o hâle getirecek kadar iri yarı değilsin.” İrkildim. Yüzümün aldığı ifadeyi görünce hatırlattığına pişman oldu. Eliyle yatağa vurarak,
“Gel. Otur,” dedi. Yanına oturduğumda ne yapacağımı bilemedim. Gözlerimi parmaklarıma dikip tırnaklarımı yolmaya başladım. Elime vurdu. “Yapma şeklini bozacaksın tırnaklarının!” söylediği saçmalığa ikimiz de güldük, sonra gülüşüm ağlamaya dönüşünce bana sarılıp o da ağladı. Başımı omzuna gömüp rahatlayana kadar ağladım. Normalde çok sulu gözlü değilimdir ama elimde değildi. Bu gidişle çok gözyaşı dökecektim. Sonunda kendini toparladı. Omuzlarımdan kavrayarak yüzüne bakmamı sağladı.
“Ne yaptıysan yaptın, umurumda olan tek şey hâlâ yanımda olman. Tamam, mı?” Sona doğru sesi çatladı. Başımı sallayarak onay verdim. Ayağa kalkıp yatağın örtüsünü açtı, başıyla yatağa girmemi isteyince yatağa girip uzandım. O da yanıma uzanıp örtüyü üstümüze çekti.
“Temmuzun bu sıcağında neden bir vantilatörün yok ki?” kaşımı kaldırıp,
“Sıcakladıysan üstüne o örtüyü neden atıyorsun ki?” dedim. Ciddi ciddi düşündü. Dudaklarını büzdü.
“Filmlerde hep öyle yaparlar.” Gülmeye mecalim yoktu, sırıttım. Bu kız bana çok iyi geliyordu. Uykuya dalmadan önce, “Eski sevgililerim, beni rahatsız ettiklerinde sana geleceğim,” dedi.
“Şüphen olmasın,” dedikten sonra kendimi uykunun kollarına bıraktım.
***
Canım acıyordu. Dizim, düştüğümden dolayı çizilmişti. Üstelik asfaltta düşmüştüm. Çok sevdiğim küçük pembe kalpleri olan çorabım çöp olmuştu. Yanaklarımdaki yaşlar kurumuş, tenimi geriyordu. Yerden kalkarken ellerime batan küçük taşları silktim. Yokuş aşağı bakarak topum görünürde mi diye bakındım, yoktu. Yüzümü asıp yokuşu çıkmaya devam ettim. Arkamdan biri seslendi.
“Bekle!” arkama baktığımda benim yaşlarımda bir kızın elinde topumla bana doğru koşturduğunu gördüm. Yanıma vardığında nefes nefeseydi. “Al!” topu elinden aldığımda bana gülümsedi, sevimliydi…
Şimdi yatağımda horladığını gördüğümde hiçte öyle görünmüyordu. Gülümseyerek yataktan çıktım. Üstüme giymek için kıyafetlerimi alıp banyoya gittim. Çıktığımda hâlâ uyuyordu. Uyandırmamak için odadan sessizce çıktım.
Salona geçtiğimde Baha ile Semih oturuyorlardı. Beni gördüklerinde ayaklandılar. Karşılarına geçip oturdum, onlarda oturunca olayı tüm çıplaklığıyla anlattım. Kendimi nasıl kaybettiğimi anlattığımda şaşkındılar. Semih, kollarını dizlerine yaslayarak,
“Daha önce bunu yapabilenler olmuş. Yani vücuda hasar vermek… Yapanları duydum ama şimdiye kadar kimsenin yaptığını görmedim. Akılla oynamandan bahsetmiyorum. En sık görülen yeteneklerden. Sadece hayal ederek bir kemiği kıranı...” Gözlerini irice açarak başını salladı. Baha’ya bakarak, “En azından ben bilmiyorum,” dedi. Baha, kollarını göğsünde kavuşturarak geriye yaslandı. Tereddütlü görünüyordu. Sanki söylemek isteyip de söyleyemiyor gibiydi. Dışarıya nefes verdiğinde göğsü inip kalktı.
“Hayır, bende bunu yapan birilerini görmedim. Ayrıca akılla oynamaları da sadece safkanlar yapabiliyor. Daha doğrusu her iki taraftan da aynı geni taşıyanlardan, çekinik genden…” Bana bakarken üzgün görünüyordu, “Baban normal diye biliyorum, belki de değildir, olabilir mi?”
Bu iş iyice çığırından çıkıyordu. Yalanlar, sırlar, ayinler, ölümler… Elimi alnımda gezdirirken, “Bilmiyorum, artık bir şey bildiğimi sanmıyorum. Babamın ailesinde var dedin ama…” Bunu, Semih’e bakarak söylemiştim. Başını sallayıp onayladı. Gelen adamları hatırlayıp, “Benim için sorun olacak mı, sonuçta birini öldürdüm bir ceza almam gerekmez mi?” diye sordum endişeyle.
Baha, oturduğu yerden doğrulup ayağa kalktı. Yanıma oturup ellerimi ellerinin arasına alınca gerildim. Kendi kendime gelin güvey olmak istemiyordum. Oysa o çokta umursamıyordu. Kendimi önemsiz hissettim. Semih’in de dediği gibi oynaştığı kızlardan biriydim, hayal kurmamam gerekirdi.
“Hayır, gelenler bağımsız hareket edenlerden, Semih’in birkaç arkadaşı. Onlara güvenebiliriz...”Baha, Semih’e baktığında başıyla onay verdiğini gördüm. Baha, devam etti. “Tabii onun yokluğu anlaşılacaktır.” ‘O’ dediği öldürdüğüm adamdı. “Ayrıca annen rüya efendisi ama baban öyle değil diyebiliyoruz…” İç çekip Semih’e baktığında Semih, baş sallayıp ayaklandı.
“Ben mutfaktayım.” dediğinde Baha ile yalnız kalmıştık. Aramıza mesafe açmak için ellerimi çektiğim, izin vermedi.
“Sana anlatmam gereken şeyler var.” Daha fazla bilgiyi sindiremezdim. Yine mi dercesine yüzüm asıldı. “Hayır, bu bizimle ilgili…” bu sefer ellerini o çekti. Boğazını temizleyerek ayağa kalktı. Ellerini saçlarının arasından geçirdiğinde gergin olduğunu fark ettim. Üstünde soluk buz mavisi, tiril tiril bir gömlek vardı, altındaki krem, keten şortla şahane görünüyordu. Önümde dizlerinin üstüne çöktü. “Nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum ama gösterebilirim. Seni aldıkları günden bahsediyorum…” devam etmesine müsaade etmeyip elimi kaldırdım.
“Biliyorum, kendi kendime denediğim bir şeydi.” Omuzlarım düşerken, “Bir şey sakladığını fark ettim ve gördüm. Kendi duygularımı gördüm...” Ellerimi birleştirip dizlerime sıkıştırdım. “Daha fazlasını bilmiyorum, aramızdaki ilişkiyi yani… Belli ki hissettiğim şey karşılıksızdı.” Omuz silktim. “Yani bir başkasıyla olduğuna göre…” İrkildi, şu an kendimi başka şeylere kaptıramazdım. Şimdilik geçmiş geçmişteydi. Ne demek istediğimi anlayınca şaşkınlıktan açılan gözlerine hüzün çöktü ya da ben öyle sandım. Sonuçta başkalarıyla ilgileniyordu. Hem de sarışın uzun boylu olanlarla, beni ne yapsındı…
Ayağa kalktığında yüzüme bakmıyordu. “O halde biz gidelim,” dedi. Mutfağa gittiğinde Semih ile bir şeyler konuşup evden çıktılar. Acaba kötü mü etmiştim?
“Sen aptalsın!” sese dönünce Serap’ın uyanmış olduğunu gördüm. Saçlarını eliyle düzeltiyordu. “Belki konuşmasına izin versen öyle olmadığını söyleyecekti.” Yaslandığı kirişten ayrılarak yanıma oturdu. “Yani karşılıksız olmadığını...” Sözlerinin sonuna doğru esnediğinden devam etmeyip eliyle ağzını kapadı. Başını, omzuma yaslayarak devam etti. “Bir daha öğle saatlerinde uyumayacağım, her yerim ağrıyor.” Yüzünü buruşturdu. “Belki de yatağındandır. Çok sertti.” Onu omzumdan itip kaşlarımı kaldırdım.
“Ben gitmeden önce keyfin yerindeydi, horluyordun bile…” cevap vermeyince aklıma o adam geldi, acaba Serap ne hissediyordu? Bunu hiç konuşmamıştık. “Ne hissediyorsun?” bana kaktığında açıklama ihtiyacı hissettim. Ayaklarımı karnıma çekip gözlerimi kaçırdım. “Sonuçta biri öldü…” derin bir nefes aldı.
“Evet, biri öldü ve o, sen olmadığın için sevindim. Buna, nefsi müdafaa denir.” Pek öyle sayılmazdı ama karşı çıkmadım. “Üstelik daha önce de sana saldırmış, iki defa. Üçüncüsünde ne olacağını Allah bilirdi…” Çok soğukkanlı yaklaşıyordu, tanıdığım Serap değildi bu. “… Ama evet çok korktum, hâlâ korkuyorum. Bir yanım bunun bir bedelinin olması gerektiğini söylüyor. İçim rahat değil yani…” benim de değildi. Hem de hiç!
“Benden korkuyor musun?” yüzüme aptalmışım gibi baktı.
“Sen benim 13 yıldır arkadaşımsın, seni tanıyorum.” Başını sağa sola salladı. “Cevabım, hayır.” Rahatlamıştım, en azından arkadaşım hâlâ yerindeydi. Birden yüzümü kavrayınca inledim.
“Ah! Ne yapıyorsun dikkat et!” parmaklarıyla çenemi tutup yüzümü incelemeye başladı.
“Çok kötü morarmış, daha da moraracak yerler var. Babana ne söyleyeceksin?” Bir de o vardı değil mi? Bir şey bulurum dercesine elimi salladım. Başka konulara geçtik, Semih gibi… Serap hiç değişmeyecekti…