ılık havanın esintisinde kumral saçlar dalgalanıyor, gün batımının renkleriyle şölenmiş gökyüzü ile birlikte yıldızlar hafif hafif kendilerini belli etmeye başlamışlardı.
Güneş bütün asaletiyle iki dağın ortasında aşağı çekilerek gözden kaybolurken ardından renklerini de yavaş yavaş özgürlüğüne kavuşturuyor sonra bütün ahengin sonunu gece mavisiyle sonlandırıyordu...
Tabii bu en azından benim hayalimdeki sondu. Kağıda aktardıklarım yalnızca kumral saçlı kızın gün batımı renkleriyle döşenmiş gökyüzünü izlemesiyle sınırlandırılmıştı.
Kırmızı kalem, elimde yavaş yavaş hareket ederken renklerin uyumunu özenle seçiyor ve uyumu yakalamaya çalışıyordum. Tabii ellerim de bu işte nasibini çok iyi alıyordu. Fırça ve kalem tutmaktan nasırlaşmıştı ellerim, kuru kalemin boyası parmak uçlarıma bulaşmış kırmızı, siyah, sarı, mavi ve diğer bir çok renk parmaklarımda asılı kalmıştı.
Artık ne kadar süredir kullanıyorsam kuru kalemin boyalarını bile parmaklarıma geçirmeyi başarmışım.
Kulağımdaki müzik ile fırçayı eş değerli hareket ettiriyordum, parmaklarımı müziğin ritmine bırakmıştım.
Sol kulağımdaki kulaklığın düşmesi ile eş zamanda kapı çalındı ve içeri kumral saçlı bana dikmiş olan yeşil gözlerin sahibi olan annem içeri girmişti.
Gülümseyerek bana doğru yürüdüğünde elimdeki kalem durdu ve yüzümde bir tebessüm oluştu.
"Ne yapıyorsun hayatım?"
Omuz silktim, "Hiç, öylesine bir şeyler çiziyordum."
Annem, pencere pervazında, kendime edindiğim yere doğru gelmeye başladı.
"Bakabilir miyim?"
Bir an tereddütlü kalsamda yinede gülümsemeye çalıştım.
"Ah, elbette." Defteri anneme doğru isteksizce çevirirken gözlerimi kaçırmıştım.
Çoğu resmi birileriyle paylaşmayı sevmezdim. Daha doğrusu kendi çizdiğim hiç bir şeyi kimseye göstermeyi sevmezdim. Bu annem bile olsa! Fakat adı üstünde 'anne', sihirli birer varlık gibiydiler, onlara hayır demek ne mümkün?
"Ah canım bu harika olmuş." dedi annem açık hayranlığını gizleme gereği duymadan.
Boya karışmış ellerimdeki nasırlara bakarken omuz silktim, "Yaptım işte bir şeyler."
Pekala, resim yapmak benim için var olmayan bir diyarın kapılarını açmak gibiydi ve ben bilinç altımdaki hayalleri kağıda dökmeyi severdim.
Fakat sorun ise gün yüzüne çıkması!
İnsanların hayal dünyamda sakladığım şeyleri izlemesini sevmezdim. Odamda bir çok kendi çizdiğim tablo ve aile resmimiz vardı fakat bunların hepsi gerçekti. Ailem gerçekti, ben gerçektim, gri ahşap kapının yanına asılmış kendi çizdiğim çakma Mona lisa tablosu gerçekti, yatağımın yanındaki Vincent Van Gogh'un ay çiçekleri ve hemen yanındaki yıldızlı geceler tablosu gerçekti. Ya da çalışma masamın üstünde çizilmiş Lucifer -her ne kadar hayal ürünü de olsa, benim hayalim değildi- gerçekti.
Fakat benim çizimlerim gerçek değildi. Hayal gücümün bir sınırıydı ve ben onları paylaşmayı sevmiyordum.
Annem, defteri tekrar bana uzatırken onu aldım ve kapağını kapattım.
Annem elini arka cebine atarken yüzünde kararsızlık gördüm. Fakat çelişkide kaldığı her ne ise, pes etmeyip arka cebinden bir kaşıt çıkardı ve bana uzattı.
Kaşlarım çatılırken zarfı elinden aldım, "Nedir bu?"
Ellerini önünde kavuştururken, ön yazıdan bunun bir broşür olduğunu gördüm.
Harvard Üniversitesi, okul broşürü...
"Bu konuyu konuştuğumuzu var sayıyordum anne?"
Derin bir iç çekip devam etti, "Amerika'nın hatta bütün dünyanın en iyi üniversitelerinden biridir. Ah Tanrı aşkına Veronique (Veronik), dünya'nın en iyi tıp fakültesine gidecek zekaya sahipsin fakat gitmek istemiyor musun?"
"Küçükken bana daima istediğim mesleği yapmamı söylerdin." Başımı kaldırıp gün ışığının yüzünü aydınlattığı anneme döndüm, "Doktorluğun bana göre olmadığını sana söyledim. Puanımın ne kadar iyi olduğu umurumda bile değil sanat fakültesine gitmek istiyorum."
"Resmi hobi olarak da yapabilirsin? Veronique, derslerin harika, eminim ki o sınavdan bu üniversiteyi kazanarak çıkacaksın. Yaz tatili bitmek üzere, tercihlerini iyi yapmalısın tatlım. Adeta bir süper zekasın ve resme olan düşkünlüğünden geleceğini mahvedemezsin."
"Ne yani? Üç kuşaktır doktor olan bir ailede doğduğum için benim de mi doktor olmam gerek?"
Annem'in yüz ifadesi birden kasılırken ayağa kalkıp çantamı ve resim defterimi aldım.
"8 senemi tıp fakültesine geçirip, stajlarla uğraşıp, ömrümün yarısını tüketmek istemiyorum..." Ellerimi bıkkınca iki yana açtım, "İçimde bir sağlık sever yokmuş ne yapalım?"
İç çekip kapıyı açıp merdivenlere doğru yöneldim. Bu konuyu onunla defalarca kez konuştum. Neden hep durmadan beni ikna etmeye çalışıyordu? Annemle kavga etmek dünyada hissettiğim en berbat histi.
Haklılık payı var mıydı? Belki.
Pekala, dıştan göründüğünde hangi ahmak ülkenin en iyi tıp fakültesini kazanmışken, sanat akademisine giderdi değil mi?
Sanırım o ahmak bendim.
"Veronique!" Annem arkamdan seslendiğinde her ne kadar durmak istemesemde durdum.
İnce ve zarif kollar birden beni arkada sarmalayınca boynumda bir nefesin sıcaklığını hissettim.
"Canım, çok çok özür dilerim. Tamam haklısın çok ileri gittim, lütfen affet."
Arkamı dönüp bende kollarımı anneme doladım.
"Özür dileme," dedim bıkkınlıkla. "Anneler özür dilemez ki."
"Haksız olduklarında dilerler."
Bana daha sıkı sarıldığında ona hayır diyemedim. Kafamı boynuna gömüp lavanta çiçeği kokusunu ciğerlerime çektim.
Dediğim gibi, anneler adeta sihirli birer varlık gibiydiler ve benim onlara saygım her geçen gün artıyordu. Özelliklede kendi anneme.
Düşünsenize, sizi 9 ay karnında taşıyor, bebekliğinize katlanıyor, sizi büyütüyor bu yaşınıza getiriyor ve siz onu özür diletecek duruma getiriyorsunuz... Sizi bilmem ama anneler bana göre bu dünyanın yegane savaşçılarıydılar.
"Pekala İndila Swan, kızın bu sefer gerçekten gitmek zorunda." dedim az daha neşeli bir ses tonumla.
"Nereye?"
"İlham'a."
Annem iç çekip geri çekildi, "Oraya gitmeni sevmediğimi biliyorsun."
Omuz silktim, "Ve sen de her defasında gideceğimi biliyorsun," Gülümseyip kafamı yana eğdim, "7 senedir o ormana gidiyorum anne, endişelenecek bir şey yok. "
O da gülümseyip omuz silkti, yüzünde az önceki ufak çaplı kavgamızın sona ermiş olduğu ve kızı için endişelenen bir annenin tebessümü vardı.
"Anneler daima endişelidir." Elini omzuma atıp alnımdan öptü, "Akşam yemeği saatinde evde olmazsan külahları değişiriz küçük hanım."
Kıkırdayıp çantamı sırtıma attım. "Mesaj alınmıştır."
Elim kapı kolunu kavrarken, kapıyı açmamla annem'in sözleri ilişti kulağıma.
"Veronique!"
Omzumun üzerinden annem döndüm. "Evet?"
İç çekip ellerini önünde birleştirdi, "Sadece seni sevdiğimi bilmeni istiyorum canım. Dikkatli ol." Yüzündeki endişe her ne kadar farklı bir anlam çıkarsada buna kafa yormayıp gülümsedim.
"Ben de seni seviyorum."
Dışarı çıkarken ayaklarım bagajın yönünü tutmuştu.
Yarı açık bagaj kapısını biraz daha aralayıp içeri girdiğimde duvarın dibindeki koyu yeşil bisikletimi alıp dışarı çıkarttım. Çantamı bisikletin sepetine yerleştirirken üzerine binip pedalları yol üzerinde çevirmeye başladım.
Araba mı? Hayır bir arabam yoktu.
Maddi bakımdan gayet iyi durumlu bir aileydik. Hatta öğrencilik hayatımda hep özel okullarda okudum. İnsanın iki ebeveyni de beyin cerrahı olunca hayat böyle işliyordu. Lise hayatımda çoğu arkadaşımın arabaları olsada ben onlardan biri olmadım.
Arabayla gideceğim bir yer yoktu. Ve nedense bunu istemekten de çekindiğim vakitler oldu. Ayrıca bisikletim bana yetiyordu. Pedalları çevirirken açık alanda rüzgarı saçlarımda hissetmek güzeldi.
Düşüncelerimin arasında birden önümde bir beden belirdiğinde gözlerim kocaman açılıp iki frenide aynı anda hızla sıktım. Ani hareketimden dolayı bisiklet sarsılıp düşerken ağzımdan ufak bir çığlık firar etti. Gözlerimi açmaya çalışırken yarı sinirli yarı sıkkın bir ifadeyle doğrulmaya çalıştım.
"Tanrı aşkına, bir anda nereden çıktın sen-" demiştim ki gözlerimi yola sabitlememle hiç kimsenin olmadığını görmek şaşkınlıktan gözlerimin aralanmasına neden oldu.
Ama... Hayır emindim önümde bir beden vardı, bir çocuğun bedeni.
Yüzülmüş ellerimi umursamadan onlardan destek alarak ayak ucumdaki bisikleti ittirip ayağa kalktım. Gözlerim hızla etrafımda gezinirken o çocuğu arıyordum. Fakat sokakta yürüyen insanlardan başka kimse yoktu. Bazıları bana bakıyordu fakat tekrar önlerine dönüp gözden kayboluyorlardı.
Şaşkınlıkla soluyup üzerimdeki tozu sirkeleneye başladım. Bir anda öyle ortadan kaybolması imkansızdı fakat yoktu işte. Kafamı sağa sola sallayıp boşverdim. Bir anda önüme çıktığına göre acelesi olabilirdi.
Bir kadın bana doğru yürüyüp endişeyle bana baktı, "Ah canım iyi misin? Seni bisikletinden birden düşerken gördüm. Ne oldu dengeni mi kaybettin?"
Kadın, büyük annem olacak yaştaydı ve bana samimi bir endişeyle bakıyordu. Gülümseyip ellerimi çırptım, "İyiyim efendim, ilginiz için teşekkür ederim." Baş parmağım dışında elimi yumruk yapıp arkayı gösterdim, "Sadece o çocuk birden önüme çıkınca dengemi kaybettim."
Kadın'ın ince siyah kaşları çatıldı, "Hangi çocuk canım?"
"Ah, işte önüme aniden çıkıp düşmemi sağlayan..." kadın bana o kadar garip bakmıştı ki sona doğru konuşurken sesimi alçaltıp kelimelerin devamını getiremedim.
Kadın endişeyle gülümsemeye çalıştı. "Ah canım, sanırım hayal gördün. Dükkanımdan dışarıyı izkerken senin bisikletle geçtiğini de izliyordum fakat önünde kimse olmadığını hatırlıyorum. Aniden düştün."
Yüzümdeki ifade daha da solarken, kaşlarım çatıldı, "Emin misiniz?"
Kadın kararlı bir ifadeyle kafasını salladı, "Kesinlikte tatlım. Yaşlı olabilirim fakat daha bunamadım."
Gülümseyip ellerini saçlarımda gezdirdi, "Umarım şimdi daha iyisindir, artık gitmem gerek. Hoşçakal canım."
Kadın sevimli gülümsemesiyle arkasını dönüp şirin pamuk şeker dükkanına doğru giderken şaşkınlıkla ardından bakıyordum.
Belki de yalnızca bir göz yanılmasıydı? Kafamı sağa sola sallayıp yerden bisikletimi aldım ve yeniden binip pedalları çevirmeye başladım.
Sadece bir göz yanılması Jessie, kafana bu kadar takma.
?
Patika yoluna saptığımda sola dönüp taş ve toprak yolda pedal çevirmeye başladım.
Kulağıma su şıkırtıları geldiğinde biraz daha hızlandım. Sonunda görüş alanıma ağaç dallarının arasından, yukardan aşağı akan şeffaf su girdiğinde gülümsedim.
Burası ormanın doğusunda kalan ıssız bir bölgeydi ve çoğu kişinin bu şelaleyi bildiğinden bile emin değildim. Aksi taktirde böyle bir güzelliği kim başı boş bırakırdı?
Burayı 10 yaşında anne ve babamla yaptığım piknikte bu ormana geldiğimizde keşfetmiştim. Dolaşmak için yanlarından ayrıldığım da kaybolmuştum ve su şıkırtılarını duymamla burayı keşfetmiştim.
O kadar güzeldi ki buradan hiç ayrılmak istememiştim. Fakat babam ve annemin adımı bağırarak beni aramalarının ardından burayı bırakıp seslerin geldiği yöne doğru koşmuş, onları bulmuştum.
Fakat burası bir gizem olarak kalmamıştı.
10 yaşında en sevdiğim ve ilk yaptığım tuval resmi burada yapmıştım. Bir Tilkiydi. Gözleri zümrüt gibi yeşil, tüyleri portakal ve ateş kırmızısı gibi turuncu ile kırmızı renklerle kuşanmıştı. Tabii turuncu renk daha fazlaydı yalnızca bir kaç yerde kırmızılıklar vardı.
Adını bile koymuştum. Green.
Pekala bu komik bir durum gibi dursada bana göre değildi. Gözleri'nin tonunu yakalamak kolay değildi ve ben zümrüt yeşili gözlerini andıran bir isim seçmiştim ona. Green.
10 yaşında bana muhteşem gelen o resim beni hâlâ büyülüyordu fakat şu yaşımda o tuvaldeki resimden çok daha güzel bir tilki çizebileceğimi biliyordum.
Ayaklarım yavaşlarken söğüt ağacının önünde durdum.
Bu ağaç, ormanda gördüğüm kadarıyla yalnızca tek bir taneydi, ve o da buradaydı. Diğerleri hep kavak ve çam ağacı olurken, bu söğüt ağacı yaşlı ve uzun olmasına rağmen dalları gerçekten sağlamdı.
10 yaşından beri hep bu ağacın dallarından birine çıkar, resimlerimi hep burada yapardım. Hayal dünyamı kağıda aktarmamda beni izleyen hep bu dallar ve sarkan yapraklar olurdu.
Bisikletimden inerken çantamla birlikte söğüt ağacının yapraklarını bir kenara çekip yavaş yavaş dallara tırmandım.
Tırmanabildiğim kadar yükseğe tırmandım. Uygun ve sağlamlığından emin olduğum bir dal'a otururken çantamdan eskiz defteriyle, kurşun kalemimi çıkardım.
Başını arkada, söğüt ağacının gövdesine yaslarken, ağacın sarkmış yapraklarının ardından yeşil ormana ve şelaleye baktım. O kadar güzeldi ki.
Belki de yaşam denilen sıfat yalnızca bir tuval parçasıdır.Ve belki de yalnızca onu renklendirecek bir ressama ihtiyacı vardır.
Elimdeki kurşun kalemin ucu kararsızlıkla beyaz sayfaya sırasıyla tık, tık, tık sesleri eşliğinde vurulurken birden gözlerimin önüne bir görüntü geldi.
Yüzünü seçemesemde ela gözlerini çok net algıladığım bir kadın ve ardında kalan odadaki dört köşenin de yeşil ağaçlarla döşenmiş bir duvar ile duvardaki ormanda resmedilmiş mavi gökyüzünün eşiğinde mavi bir şelale...
Kalem birden parmaklarımın arasından kayıp dallara çarpa çarpa çimenlikte bir yere düşünce gözlerimin önündeki görüntü birden buhar olup uçtu.
Kaşlarım çatılırken, şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırdım.
Gözlerim tekrar yaprakların arasındaki şelaleye kayarken düşündüğüm tek şey o kadının kim olduğuydu.
Önüme döndüğümde farkında olmadan yine kolyemle oynadığımı fark ettim.
Gülümseyip gümüş kolyeyi biraz daha sıktım.
Bu kolye ben kendimi bildim bileli boynumdaydı. Her zaman tam ihtiyacım olduğunda varlığını belli ederdi. Bu kolyeyi özel yapan neydi hiç bilmiyordum fakat bana huzur verdiği bir gerçekti.
Anneme ise bunu sorduğumda gözlerini kaçırıp yalnızca bir hediye olduğunu söylemişti.
Zincirini boynumdan çıkarırken göz şeklinde, göz bebeğinin içinde bir balıkçıl olacak şekilde oyulmuş demirin kapağını kaldırıp içindeki karmaşık yazıya baktım tekrar.
Bu sözün ne demek olduğunu deli gibi merak ediyordum. Her dilde denemeye çalışmıştım fakat şekiller benzesede hiç bir çeviride böyle bir alfabe yoktu. Hatta kimseye göre böyle bir alfabe yoktu.
Bende hayal kırıklığıyla çok eski bir dil olduğu izlenime kapılmış boş vermiştim.
Anneme de bunun ne demek olduğunu sorsamda, bana bilmediğini söyleyip, bu kolyeyi veren arkadaşının vefat ettiğini söylemişti.
Kapağı tekrar kapatıp zinciri tişörtümün içine soktum.
Elim kalemliğimden yeni bir kalem çıkarırken parmaklarımın, boş kağıda şekil vermesi için beni yönlendirmesine izin verdim.
Çizgiler şekillenirken ben de çizimde kaybolmuştum.
?
Çizimim bittiğinde her ne kadar çizeceğim şeyi biliyor olsamda kalem durduğunda şaşkınlığıma engel olamadım.
Kırmızı boya kalemi çizimimin biraz aşağısında kalırken bu kırmızı kukuletalı adamı nerede görmüş olabileceğimi hatırlamaya çalışıyordum.
Bu onu ilk kez çizimim değildi. Zihnimde çok sık belirirdi ve en az 7-8 kere onu çizdiğimi hatırlıyorum.
Durup dururken aklıma gelmesi her ne kadar tuhaf olsada bunun bir film veya okuduğum bir kitaotaki karakter olduğunu düşünüyordum.
Çünkü onun kırmızı kukuletasının ardında saklanmış, sıcak, adeta alevlerden meydana gelmiş görüntüsünü daha önce zihnimde seçebiliyordum. Belki bir filmde görmüş veya okuduğum kitaplardan, zihnimde canlandırdığım bir sahnenin kurgusuydu.
Gözüm, yaprakların ardındaki gökyüzüne kaydığında endişeyle etrafıma bakındım. Ah, alacakaranlık çoktan gök yüzüne çökmüştü bile. Hızla kalemliğimi çantama yerleştirip çantayı olduğum yerden, yere attım.
Defterimi ve elimde tuttuğum kuru kırmızı kalemi çantanın içine yerleştirmediğimi görünce dalgınlığıma bir göz devirdim.
Defterimi, uçuşan sayfalar eşliğinde söğüt ağacından aşağı atarken çimenlikte sayfaları açık bir şekilde yere düştü. Ardından kalemimi de yere atıp, ağaç dallarından yavaş yavaş inmeye başladım.
Ayaklarım yere basarken ilk önce sürekli elimden kayıp düşen boya ve kurşun kalemlerimi toplayıp çantamdaki kalemliğin içine yerleştirdim.
Lavanta bahçesinin içinde koşturan küçük bir kızın yer aldığı, açık sayfadaki eskiz defterimi alıp onu da çantaya yerleştirdim. Gözlerim tekrar çimenlik alanda gezerken, kırmızı kalemimi bulamamıştım. Her yer çimenlikti ve çok uzağa da atmamıştım. Buralarda olmalıydı.
Etraf kararmaya başladığında, arka cebimden telefonumu çıkarırken ekranda saat'in 19.08 olduğu gösteriyordu.
İç çekip, çantamı omuzlarıma attım ve bisikletime yöneldim. Buraya bir dahaki gelişimde elbet gözüme takılırdı.
Patika yolu boyunca ilerleyip sonunda ormanın çıkışına yöneldiğimde hava daha da kararıyordu. Bunun anlamı ise eve geç dönecek ve annemden sıkı bir azar işitecek olmamdı sanırım?
Evime yaklaştığım bir vakit birden kulağımın arkasında bir yanma hissetmemle gözlerimi yumup bisikleti durdurdum.
Göz kapaklarımın ardından beyaz bir ışık görmemle hemen gözlerimi açtım fakat o beyaz ışık artık yoktu.
Derin bir nefes aldım. Ah, araba farı olduğundan korkmuştum.
Elim sağ kulağımın arkasındaki yara izini yoklarken, yanmanın oradan geldiğini hissetmiştim.
Kulağımın arkasında W harfine oldukça benzeyen fakat o harf olmayan değişik bir iz vardı. Bunun yara izi mi yoksa doğum izi mi olduğu hakkında hiç bir fikrim yoktu fakat ilk okulda bu iz yüzünden çok fazla alay konusu olduğumdan daha o yaşlarda annemin makyaj malzemelerinin arasından bir fondöten alıp acemice o yara izini kapatmaya başlamıştım.
Yaşım ilerledikçe bu huyum hiç geçmemişti. Kulağımdaki o iz hiç yokmuş gibi davrandım.
Bunu annem ve babam dışında da bilen yoktu zaten.
Gözlerim tekrar yola odaklanırken ayaklarım pedalları kavradı ve eve doğru tekrar sürmeye başladım.
Gök yüzüne bakarken kaşlarım çatıldı. Sanki az önce hava biraz daha karanlıktı?
Eve vardığımda ilk önce bisikleti bagaja yerleştirdim ve ardından kapıyı anahtarla açıp içeri girdim.
Annem mutfakta yemek yapıyor olmalıydı, burnuma gelen kokulardan bunu anlamıştım.
Salona göz gezdirirken kaşlarım çatıldı, sofrayı şimdiden kurmuş olması gerekirdi.
Mutfağa hemen girip annemin bana dönmesine fırsat vermeden kendimi savunmaya geçtim.
"Ne dersen haklısın, cidden. Fakat bil bakalım ben neden geç-"
Annem şaşkınlıkla gülümseyip bana döndü, "Erken dönmüşsün."
Sözlerimin ortasında beni şaşkına uğratacak sözleri dile getirince şaşkınlıkla kaşlarım havalandı, "Ha?"
Annem, tahta kaşıkla tenceredeki çorbayı karıştırırken saate baktı, "Cidden erken dönmüşsün. Ah sanırım gözlerim yaşarıyor."
"İyide saat 19.08'di... Hatta sekiz olmuştur bile anne."
Annem kaşlarını çatarken tekrar gözlerini duvar saatine çevirdi ardından masanın üzerindeki telefonundan saatine baktı.
"Tatlım sanırım saatin yanlış."
Kaşlarım daha da çatılırken şaşkınlıkla elim arka cebimden telefonuma gitti. Ana ekranı açarken saat'i görmemle gözlerimin daha çok aralanması bir oldu.
17.56