Kliksilerden sonra biridir birlerle karşılaşmıştım tam olarak arka bahçemizde, sonra ormanda 3 metre boylarındaki savaşçılarla. 6 yılım böyle gemiş ti, en son beyaz ruh çıkmıştı karşıma. O kadar güzeldi ki. Deniz kenarında yürüyor, suyun dalgalarının pelerinine deymesine izin veriyordu. Fakat ıslanmıyordu, dalga onun içinden geçiyordu.
Beni gördüğünde şaşırmadı yalnızca gülümsedi. Ona doğru yürüdüğümde aynı ses yine kulaklarımdaydı ona güvenebilirsin. Yanına gittiğimde yürümeyi kesmedi. Ben de onunla birlikte yürüdüm.
"Dünya'yı özlemişim..." dedi o narin fakat melodik sesiyle.
"Sen de onlar gibi kaybolacaksın değil mi?" Diye sordum.
Gülümsemesi baştan çıkarıcıydı, fakat sorumu yanıtlamadı.
Bir süre yürüdük sonunda sessizliği benim sesim bozmuştu, "Neden bu kadar beyazsın?" Demiştim.
"Çünkü ben bir beyaz ruhum." Olmuştu cevabı.
"O ne demek?"
"Yaşayıp ölen değil, var olmamış fakat ruhlar âleminde yaşamış varlıklardan biriyim. Var olmamış türlerden biri, renklere ayrılan ruhlardanım yani."
"Yeşil ruh da var mı?"
"Var." Diyerek onayladı beni, "fakat biraz asabidirler."
"Adın ne?" Diye sordum bu sefer.
"Shigilli Mau."
"Peki ya..." dedim dudaklarımı büzerken, "mavi ruh var mı?"
Gülümsemesi çok içtendi, "var, fakat en az beyaz ruhlar kadar nadirdirler."
"Siyah ruhlar?"
İşte şimdi gülümsemesinden eser yoktu. Yüzü asılmıştı. Bir an zamanı geriye almak istedim, yüzündeki gülümseme adeta gün doğumu gibiydi ve ben güneş doğmadan onu batıya çekmiştim.
"Var..." dedi sıkkın bir sesle beni onaylayarak, "ama onlar kötüdür. Ben ne kadar beyazsam onlar o kadar siyahtır. Kötüdürler, fesatlar, insanların kulaklarına fitne, vesvese fısıldamaktan ve gölgelerde yaşamaktan başka bir şey yapmazlar." Bana döndü, yüzünde çaresizlik vardı şimdi, "ben senin beyaz ruhunum küçüğüm, ruhunu sakın siyahlarla kirletme olur mu?"
Derin bir nefes alırken kafamı sağa sola salladım, "Yapmam."
"Öyle bir zaman gelir ki küçük Çara, sözlerini sorgularsın. Öğüdümü sakın aklından çıkarma küçüğüm."
Yavaş yavaş insanların olduğu bölgeye yaklaştığımızda içimde bir heyecan dolaşıyordu. Onu görebilecekler diyordum kendime fakat hiç bir şey umduğum gibi ilerlemedi. Onu görmediler.
Hatta annem karşımda Shigilli Mau yanımdayken bile.
Anneme adeta şokla bakıyordum. Onu nasıl göremez!
Yanımdaydı, bunu anneme kaç defa söylemiştim? Gözlerim bir Shigilli Mau'da bir annemde geziyordu. Shigilli Mau bana acı bir gülümsemeyle bakarken annem çatılmış kaşlarıyla yanımda biri olmadığını söyleyip duruyordu. En sonunda ona inanmıştım, çünkü bu sefer gerçekten yanımda kimse yoktu. Shigilli Mau gitmişti.
O günde eve erken dönmüştük. Yol boyunca kimse konuşmamıştı. Eve vardığımızda annem beni odama çıkarıp yatırmış ardından odadan çıkmıştı. Fakat ben ne kadar uyumaya çalışsamda uyuyamamış yaklaşık 10-15 dakika sonra odadan çıkmıştım. Beni karşılayan ise anne ve babamın konuşmaları olmuştu.
Yavaş yavaş merdivenlerden inerken konuşmaları salondan geliyordu.
"... Daniel bu normal değil!..." diyordu annem, "... bunun hayal gücüyle bir alakası falan yok, kızımız olmayan şeyler görüyor resmen."
"İndila-" diyerek babam araya girmeye çalışsa da korkulukların ardından annemin elini kaldırarak babamı susturduğunu gördüm.
"İtiraf etmek istemiyorum, gerçek olmasını istemiyorum ama bundan kaçamam Daniel. Şimdi kendine itiraf etmezsem ileride bunun pişmanlığını yaşarım." Yanağından bir göz yaşı düştüğünde ellerimle korkuluklara tutunup beni görmeyecekleri şekilde merdivenlere oturdum.
"Neyden şüpheleniyorsun?" Dedi babam fakat annemin ne düşündüğünü zaten biliyormuş gibi görünüyordu.
Annem dudaklarını birbirine bastırırken gözlerini yummuştu, "Hastalık... şizofreni. Başka ne açıklaması olabilir ki?"
İşte her şey o gün olmuştu. 6 yaşında olmama rağmen şizofrenin anlamını biliyordum. Babamın izlediği bir bilim kurgu filminde şizofren bir hasta vardı, bunun anlamını ona sorduğumda gerçekte olmayan şeyleri görenlere şizofren denir, bu bir çeşit hastalıktır diyerek açıklamıştı.
Merdivenlerden yavaşça odama doğru yürürken yutkunamamıştım bile. Ben hasta olmak istemiyordum mi.
Odamın kapısını açıp kendimi duvara yaslarken gözlerimden yaşların geldiğini bile bir damlası boğazımı gıdıklayana kadar fark etmemiştim.
Onlar gerçekti, hayal değil! Onlarla konuşmuş, dokunmuş, oyun oynamıştım ben. Gerçektiler... Gerçek olmak zorundaydılar.
Dizlerimi karnıma çekip çenemi dizime yaslarken göz yaşlarından bulanıklaşan gözlerimi pencereden içeri süzülen ay ışığına kenetledim.
"Ben hasta olmak istemiyorum..." diye mırıldandım başımı sallarken. Ve o an işte o varlıklardan nefret ettim. Başımın içinde onlara güvenebileceğimi söyleyen sesten nefret ettim. Biridir birlerden, Kliksilerden, savaşçılardan, beyaz ruhtan nefret ettim.
"Lütfen..." diye mırıldanmıştım o gün, "lütfen bir daha karşıma hiç çıkmasınlar... hasta falan olmak istemiyorum ben. Bir daha hiç biri karşıma çıkmasın, benim gördüğüm fakat kimsenin görmediği hiç bir şeyi ben de görmek istemiyorum." Diye dua etmiştim o gün, nedense birden kulaklarım zaten sessiz olan odada tamamen hiç bir şey duyamaz olmuştu. Buna inanmamıştım, yine karşıma çıkacak ve hasta olduğum kesinlenecek diye öyle korkuyordum ki.
Fakat öyle olmadı. Sanki evren çağrıma kulak vermiş gibi ne onları ne başka şeyleri görmüştüm. 1 hafta geçti, yoklardı... 1 ay geçti, yoklardı... 1 yıl geçti, yoklardı... seneler geçti, bir daha asla var olmamışlardı.
İşte bu benim hem sevinç ânım hem de hayal kırıklığımdı, annem sürekli o varlıkları yine görüp görmediğimi sormuştu benim cevabım ise her zaman hayır oldu.
Seneler geçti ve ben onların yokluğuna alışmıştım fakat içimde az da olsa bir pişmanlık vardı. Onlar benim çocukluğumdu, hayali çocukluğum.
Sol gözümden bir yaş firar ederken iç çektim, "11 yıl yoktunuz, şimdi yeniden mi dolaşacaksınız zihnime?" Ve işte o an kafama dank etti.
Kırmızı kukuletalı adam.
Kırmızı kukuletalı adam.
Kırmızı kukuletalı adam!
Yerimde hemen doğrulurken çantamı karıştırdım ve eskiz defterimi çıkardım. Sayfaları çevirirken elim en sonunda etrafı ateşlerle çevrilmiş, ateş kırmızısı kukuletasının ardında görünmeyen fakat ağzına kadar yara gibi gözüken işaretler olan yüzü görünce durdu.
Daha dikkatli bakarken nefesimi bırakıp tekrar duvara yaslandım. Yanlış hatırlıyordum. Onu ne bir filmde, ne bir kitapta görmüştüm.
O en eski olanıydı. İlk gördüğüm beden. 3 yaşlarındaydım, büyükanne ve büyükbabamın çiftlik evindeydik.
Bir ahır vardı ve çok güzel atlar. Kahverengi tay'ı sevdiğimi hatırlıyorum. Başını bana eğişini, nefesini yüzüme üfleyişini. Ardından havanın ısındığını hissettim ve ağaçların ardında onu gördüm.
Ne korkmuştum ne de ürkmüştüm. Yüzümde yalnızca bir merak ve bu yakınlık hissinin nereden geldiğini çözmeye çalışan bir ifadem vardı.
Hâlâ tay'ı severken gözlerimi ondan alamamıştım. Annemler hemen yakınımda sevdiğim atın annesi kahverengi kısrağı okşuyordu.
"Sen kimsin?" Demiştim meraklı gözlerimi ona dikerken. Fakat annemin sesiyle bakışlarımı kaçırmıştım. Ardından sıcak hava tekrar beni sarmıştı ve başımı ona doğru tekrar çevirdiğimde yoktu, gitmişti.
Fakat rüzgarın kulaklarıma bir şey fısıldadığını farketmiştim. Bir sesleniş, bir isim...
Gözlerimi resimden ayırmazken başımı arkaya attım, "Amarian." diye fısıldadım gözlerimi karşımdaki duvara kenetlerken.
Ve yemin ederim 1 saniye dahi olsa sıcak bir havanın bana doğru estiğini hissettim.