Bölüm 3: Tatlı Atışma
Ormanın içine girdikçe, ağaçların sıklaşan gölgeleri arasından süzülen ışık iyice azalmıştı. Sessizlik ürkütücüydü ama daha da rahatsız edici olan Arthur’un yanımdaki varlığıydı. Ona güvenip, uyumuştum. Sabahın ilk ışıklarıyla Arthur hepimizi uyandırmıştı. Uyku yorgun bedenime iyi gelmiş, beni dinlendirmişti. Artık daha dinç hissediyordum kendimi. Atların heybelerinde getirdiğimiz yolluklarla karnımızı doyurmuştuk. Şimdilik yiyeceğimiz vardı ama bize uzun süre yetecek yiyecek malzememiz yoktu. Yola çıkarken, ormanın bu kadar büyük ve labirent gibi karışık olduğunu bilmiyorduk. O yüzden çok yiyecek almamıştık. Ne büyük aptallık!
Yaklaşık bir saattir hiç konuşmadan, atların üzerinde yol alıyorduk. Yol boyunca bize, kuşların kanat sesleri ve uzaklardan gelen hışırtılar eşlik ediyordu. İçimdeki huzursuzluk her adımda artıyordu ama bu huzursuzluğun kaynağının sadece orman olmadığını biliyordum. Büyücü ve cadı davetsiz misafirliğimizden çoktan haberdardır. Asıl soru, neden hala karşımıza çıkıp, niye burada olduğumuzu sorgulamıyorlar?
Arthur yaklaşıp, atıyla yanımda yürümeye başladı. "Endişeleniyor musun, prenses?" diye sordu, alaycı bir gülümsemeyle. Yüzündeki o sinir bozucu, kendinden emin ifadeyle bana bakıyordu. Canı sıkılmış olmalı ki, bana sarmaya başlamıştı. Dudağımın kenarı küstahça yukarıya kıvrıldı. Ona üstten bir bakış attım.
"Endişe mi? Benimle olduğun sürece, her nefes alışında endişe etmesi gereken sensin Arthur." diye karşılık verdim alaycı bir sesle. Sözlerim onu güldürdü. Yüzündeki alaycı gülümsemesi genişledi.
"Aynısı senin için de geçerli Prenses. Adımlarını düşünerek at," dedi sanki karşısında aptal biri varmış gibi ve devam etti. "Aksi takdirde bu yolculuğu sağ salim tamamlayamazsın." Beni tehdit mi ediyordu bu ukala Prens?
"Ukala." Gözlerimi devirip, dizginleri sıktım ve atımı hızlandırdım ama Arthur'un yanımdan ayrılmaya hiç niyeti yoktu. Benimle beraber hızlanmıştı. "Yavaşla Prenses. Bana yakın dur ki, seni koruyabileyim." Beni korumak istiyor ama kendi zarar vermekle tehdit ediyordu. Bu adam cidden ukalaydı! Ahmak.
"Sana ihtiyacım yok, Arthur! Sen kendi kıçını koru ve başını belaya sokma yeterli!" diye bağırdım sertçe. "Emin misin Sienna? Kıçını belaya soktuğun ilk fırsatta, bu sözlerini sana hatırlatacağım." O da sinirlenmişti. Birbirimize tersçe bakıp, aynı anda bakışlarımı çektik. Önümdeki ağaçlarla çevrili düz yola baktım. Yol bitiyor, saçma şekilde uzuyordu.
Elena ve Leon sessizce arkamızdan geliyorlardı. Atlarının nallarından çıkan seslerden başka ses duyulmuyordu. İkisi fazla sıkıcıydı. Arthur'a yandan bir bakış attım. Biraz onunla uğraşmamın kimseye zararı dokunmazdı. Biraz eğlenmek benim de hakkımdı değil mi? Sinsice gülümsememi sakladım. Atımın yularını kavrayıp, Arthur'a yaklaştım. "İtiraf et Arthur, laneti bozmak senin için bir bahane. Buraya asıl gelme sebebin benimle baş başa kalabilmekti. Benden etkilendiğini biliyorum." dedim göz süzerek. Tamamen yalan söylüyordum. Külliyen yalandı sözlerim. Amacım kuyruğuna basıp, onu sinir etmekti.
Soğukkanlılığını hiç kaybetmeden omzunu silkti. Bana dönüp, beni baştan aşağıya süzmüştü. "Senden etkilenmek mi?” diyerek kahkahasını tuttu. “Prenses, umarım savaş becerilerin de esprilerin kadar kötü değildir." Gözlerimi devirdim. "Savaşta ne kadar iyi olduğumu, omuzumdaki kılıç izi kadar iyi biliyorsun Arthur." diyerek göz kırptım. Onunla bir savaş meydanında karşı karşıya gelmiştik ve onu omuzundan yaralamıştım. İzi hala duruyor, diyordu duyduğum söylentiler. Arthur'un sinesine çöken suskunluk, söylenenlerin doğru olduğunu teyit etmişti.
Dilimle alt dudağımı ıslattım. Susamıştım. Atın heybesinden su matarasını çıkartıp, kana kana içtim. "Hey yavaşla! İdareli kullanmalıyız suyu. Ne kadar süre daha burada kalacağımız belli değil." Arthur’un uyarısıyla, matarayı dudaklarımdan ayırdım. Matarayı haybeye geri koydum. Ne yazık ki bu kez haklıydı. İtiraz etmeyip, sessiz kaldım.
Yürüyüşümüz devam ederken, ormanın ürkütücü güzelliğini fark etmemek zordu. Ağaçlar gökyüzüne doğru yükseliyor, dalları ise birbirine sıkıca sarılıyordu. Üzerlerinde hiçbir yaprak yoktu ama kökleri sanki toprağın derinliklerine kök salmış yaratıklar gibi kıvrılıyordu.
Elena, yanımda yavaşça ilerliyordu. Yüzünde hafif bir endişe vardı ama cesaretini kaybetmemek için direniyordu. "Buralar çok tuhaf görünüyor." dedi usulca. "Bir şeyler yanlış gibi." İlerledikçe ağaçlar sıklaşıyor ve gökyüzünü kapatacak kadar yükseliyordu. Kasvetli bir hava vardı. Gökyüzü görünmediği için gece mi yoksa gündüz mü bilmiyorduk. Aydınlık bizi karanlığa terk etmişti.
"Ormanlar genelde böyledir." diye cevapladı Leon, Arthur’un arkasından yürüyerek. "Ama bu ormanın içinde bir şeyler yaşıyor. Gözümüzü dört açmalıyız." Herkes tetikteydi. Cansız ağaçların arasında yürürken, hissettiğimiz yaşam belirtileri hurafe değildi. Gerçekten bu ormanda bir şeyler dönüyordu ama ne?
"Korku, yalnızca düşmanı besler. Korkmayın." Leon’un sesi her zaman ki gibi kendinden emin ve koruyucu bir tondaydı. Onun varlığı hepimize güven veriyordu. Arthur’un bile, bir anda dövüşmek zorunda kalsak, yanında güvenebileceği biri olduğu için rahatladığını hissedebiliyordum.
Arthur, bir an duraksadı ve bana döndü. "Dikkatli ol." dedi, yüzünde ciddi bir ifadeyle. "Bu ormanın içinde ne döndüğünü henüz bilmiyoruz." Alaycı tavrı gitmişti çünkü şuan ciddiydi. Ciddi ve endişeli. Beni düşünüyordu ama neden? Bir prensesim diye can güvenliğimi, kendi sorumluluğunda mı görüyordu? Yoksa başka bir şey mi vardı?
"Sen de dikkatli ol.” diye karşılık verdim. Ses tonum normalinden daha yumuşak çıkmıştı. İkimiz de farkındaydık, bu ormanda hayatta kalmak için birbirimize gerçekten ihtiyacımız vardı.
Bir süre daha sessizce ilerledikten sonra, önümüzde geniş bir nehir belirdi. Suları siyaha çalan bir renkteydi ve üzerinde sis tabakası vardı. Nehrin karşı kıyısı neredeyse görünmüyordu ama oradan gelen karanlık hissediliyordu. Ormanın tam kalbine yaklaştığımızı anladım. Nehir boydan boya uzanıyordu.
Arthur, suyu inceleyerek düşünceli bir şekilde baktı. "Geçmemiz gerekecek." dedi ve ekledi. "Ama bu su normal değil."
Gözlerimi onun baktığı yere diktim. Nehir gerçekten de olağandışıydı. Dalgaları karanlık bir şekilde köpürüyor ve sanki bir şeyler yüzeyin altında hareket ediyormuş gibi görünüyordu.
"Bu nehir canlı gibi." dedim, sesimde bariz belli olan endişeyle. "Buradan sağ çıkabileceğimize emin misin?"
Arthur, bana döndü. Bu sefer gözlerinde alışkın olmadığım bir yumuşaklık vardı. "Eğer birlikte hareket edersek, geçebiliriz." dedi.
Bu sözler bir anlığına kalbimde bir yankı yaptı ancak o anın romantizmi kısa sürdü çünkü aramızdaki mesafe tekrar devreye girdi. Bu orman sadece bizi değil, aramızdaki ilişkiyi de test ediyordu.
Elena, Leon’a dönüp hafif bir gülümsemeyle konuştu. "Bize geçişi göster, Leon." dedi. Leon tam teşekküllü bir saray muhafazıydı. Yolu bize göstermesi pekâlâ mümkündü. Elena gibi beklentiyle Leon'a diktim gözlerimi.
Leon ise dik duruşuyla suyu inceliyordu. "Endişe etme Elena. Nehri sapa sağlam aşacağız." diye cevap verdi. Arthur bu lafı duyunca kaşlarını kaldırarak Leon’a döndü ve hafifçe başını salladı. Elana ve Leon arasındaki sözsüz bakışma güveni iliklerime kadar hissettirmişti. Kısa bir andı ama yakalamıştım bakışmalarını.
Neler oluyor bu ikisi arasında? Gözlerimi kısıp ikisine baktım. Bundan böyle ikisini göz hapsinde tutacağım. Şüphelerimde genelde hiç yanılmam. Bakalım bu kez hislerim beni yanıtlayacak mı?
Arthur, hafif bir alayla. "Umarım kendini de koruyabilirsin dostum." diye mırıldandı. Elena ve Leon'u kıskanmış olamazdı değil mi? Ondan, bunu beklerdim. Dostunu kıskanıp paylaşmak istemese şaşırmazdım.
Leon, "ben sizi korurken eminim ki sende beni korursun. O yüzden rahatım dostum." dedi gülerek. Arthur'da bıyık altından gülmüş ama bunu belli etmemeye çalışmıştı. Arthur’la Leon arasındaki bu arkadaşça atışma, ortamdaki gergin atmosferi biraz olsun hafifletmişti. Lakin nehrin karanlığına baktıkça, içimdeki huzursuzluk yeniden vukû buluyordu.
Nehri geçmemiz gerektiğini bilsem de içimde bir huzursuzluk vardı. Su karanlık bir şekilde dalgalanıyor ve her an bir şeyler olacakmış gibi bir his veriyordu. Arthur, atından inip bir adım attı ve bana bakarak ciddiyetle konuştu.
"Sienna." dedi, sesindeki ton beni irkiltmişti. "Suyu geçmek zorundayız ama senin için tehlikeli olabilir." Kaşlarımı çattım. "Senin için de öyle değil mi? Ben senin kadar yetenekli olmasam da çaresiz değilim, Arthur." dedim sinirle. Beni kimse küçümseyemezdi, hiç kimse.
Arthur hafifçe güldü fakat bu gülüşte hafif bir kinaye vardı. "Seni küçümsemiyorum, Sienna ama burası alışık olduğumuz yerlerden farklı. Bu orman bizim bildiğimiz hiçbir şeye benzemiyor."
Gözlerimi ona diktim. "Ben de bir krallığın veliahtıyım." dedim, biraz daha sert bir sesle. "Beni koruman gerektiğini düşünüyorsan, yanılıyorsun. Biz bu yolculuğu birlikte yapıyoruz. İkimiz de aynı konumdayız ve aynı tehlikeye karşı yüzleşiyoruz." Arthur, bakışlarını benden ayırmadı. Gözlerinin derinliklerinde bir şeyler saklıydı ama bu sefer gülümsemiyordu. "Tamam en cesur varis prenses sensin." dedi sinir bozucu bir sertlikle. Benim gibi sinirleri bozulmuştu. "Sadece dikkatli ol diyecektim." diyerek es verdi. "Beni yanlış anlama, seni korumak zorunda değilim ama zarar görmeni istemiyorum. Her neyse." diyerek bana sırtını döndü. Dizini kırıp eğildi ve suyu incelemeye başladı.
Tam o sırada Elena ve Leon'un atlarından inip, arkamızda konuştuğunu fark ettim. Elena, Leon’un koluna hafifçe dokunarak, "nehri geçmek için bir yol bulmalıyız." dedi ve alt dudağını ıslatıp ekledi. "Leon, burada çok fazla vakit kaybediyoruz." Leon, güven verici bir şekilde, Elena'ya baktı. "Endişelenme Elena. Nehrin üstünden geçebileceğimiz bir köprü bulacağız ya da başka bir yol. Eğer başka şansımız kalmazsa, yüzerek geçeriz."
Elena gözlerini nehrin karanlık suyuna dikti. "Bu suya girmek istemiyorum." dedi titreyen bir sesle. "Bir şeyler var. Derinlerinde bir şeyler varmış gibi hissediyorum." Leon, onun omzuna elini koydu. "Seni korurum." dedi kendinden emin bir şekilde. "Bu suyun altında ne varsa, sana dokunamaz." Arthur, Leon’un sözlerini duyar duymaz araya girdi. "Bu kadar emin olma." dedi ciddi bir tonda. "Bu su göründüğünden daha tehlikeli." Leon, kaşlarını kaldırdı ve Arthur’a döndü. "Beni korkutmaya mı çalışıyorsun?" diye sordu, biraz alaycı bir sesle.
Arthur, Leon’a hafifçe gülümseyerek, "Sadece gerçekleri söylüyorum." dedi ve ekledi. "Korku, bazen hayat kurtarır." Bu laf atışması atmosferi biraz daha gergin hale getirmişti ama içimde Arthur’un haklı olduğuna dair bir his vardı. Nehirde gerçekten de bir şeyler ters gidiyordu. Derinlerden gelen karanlık sis, sanki bizi izliyordu. Nehrin öteki tarafına geçmek zorunda olsak da, içim bu konuda hiç rahat değildi.
Arthur, suyun kenarına durmuş hala suyu inceliyordu. Dikkatle bakarken, ellerini suya daldırmaktan kaçındığını fark ettim. "Suyun akıntısı çok yavaş." dedi düşünceli bir şekilde. "Sanki suyun altında bir şey hareket ediyor."