Kurdele kesilmiş, salondaki tebrikleşmeler, sahte gülücükler ve kahve ikramları Elif için bir sis bulutunun arkasında gerçekleşiyormuş gibi akıp gitmişti. Görücüler gittikten, ev halkı odalarına çekildikten sonra Elif, parmağındaki o ağır, soğuk metale bakarak yatağının kenarına çöktü. Gözyaşları artık akmıyordu; içindeki o büyük umut pınarı kurumuş, yerini derin ve sessiz bir kabullenişe, aynı zamanda da Mehmet’e karşı büyüyen devasa bir kırgınlığa bırakmıştı. "Geleceğim dedi," diye fısıldadı karanlığa doğru. "Söz verdi... Ama gelmedi."
Oysa köyün diğer ucundaki o loş ambarda Mehmet, hayatının en ağır imtihanıyla baş başaydı. Hasan Amca’nın getirdiği kara haber, sadece babasının hapisliğini değil, koca bir aşiretin yükünü de omuzlarına bindirmişti. Ali, dostunun gözlerindeki çaresizliği görüyor ama elinden bir şey gelmiyordu.
"Mehmet," dedi Ali sessizliği bölerek, "Eğer şimdi o eve gidip Elif’i almaya kalkarsan, jandarma zaten konağın etrafında, babanın adamları ayakta, Mustafa Usta’nın evi misafir dolu... Bu gece atacağın yanlış bir adım hem senin hem Elif’in sonu olur. Konak sahipsiz kaldı. Babanın düşmanları pusuda bekliyor. Önce şu ortalığı bir yatıştıralım, babanın avukatıyla görüşelim, sonra bir çaresine bakarız."
Mehmet başını duvarlara vurmak istiyordu. "Ne avukatı Ali, ne aşireti?!" diye kükredi kısık bir sesle. "Elif orada celladının önüne çıkmış, benden haber bekliyor! Ben ona söz verdim, o konak da yıkılsa geleceğim dedim!"
Hasan Amca araya girdi, Mehmet’in omuzunu sıkıca kavradı: "Oğul, ağalık sadece hükmetmek değildir; bazen kendi canından, kendi cananından vazgeçip arkandakileri korumaktır. Kudret Ağa içerideyken sen bu köyü birbirine katarsan, Mustafa Usta’nın evini basarsan kan çıkar. O berber esnafı adam senin babanın namusuna laf getirtir mi sanıyorsun? Töre ikinizi de yutar. Otur oturduğun yerde, önce babanın emanetine sahip çık."
Mehmet o gece ambarın köşesinde, sabaha kadar tek bir an bile gözünü kırpmadan oturdu. İçindeki yangın onu yiyip bitiriyordu ama elleri kolları sadakatle, sorumlulukla ve korkuyla bağlanmıştı. İlk defa ağalığın, o şaşaalı unvanın aslında altından kalkılması imkansız bir kölelik olduğunu anlamıştı.
Ertesi sabah köy, her şeyden habersiz, güneşin o soluk ışıklarıyla uyandı. Mustafa Usta’nın evinde ise sabah şerifleri çoktan dağılmış, nişanlı bir kızın babası olmanın verdiği gururla Mustafa Usta kahvaltı sofrasına oturmuştu. Elif, mutfakta annesinin zoruyla hazırladığı çay tepsisini salona taşırken, gözlerinin altındaki morluklar gece boyunca tek bir saniye bile uyumadığının kanıtıydı.
Abisi, sofrada ekmeğini bölerken Elif’e baktı. "Yüzün niye sirke satıyor senin?" dedi sertçe. "Dün gece gelenler köyün en köklü ailelerinden. Adamın işi gücü yerinde, sana paşalar gibi bakacak. Hâlâ o ağa bozuntusunun arkasından yas mı tutuyorsun? Dua et babam dün gece o cama bakarken seni yakaladığında bir şey yapmadı. Adımızı temizledik çok şükür."
Elif tek bir kelime bile etmedi. Tepsiyi masaya bıraktı ve hızla mutfağa döndü. Artık bu evde bir yabancıydı. Konuşsa da feryat etse de sesinin o kalın duvarları aşamayacağını biliyordu. Tam o sırada mutfağın kapısı aralandı ve içeriye gözleri şişmiş, ağlamaktan helak olmuş haliyle Zilan girdi. Annesi salonda babasıyla ilgilenirken, iki arkadaş mutfağın kuytu köşesinde göz göze geldi.
"Elif..." dedi Zilan, sesindeki suçluluk duygusu her halinden belli oluyordu. "Dün gece... Dün gece gidemedim yanına bir daha. Babamlar eve kilitledi beni, dışarı çıkmama izin vermediler. Ama duydum... Yüzükler takılmış."
Elif arkasını döndü, gözlerinde ne öfke vardı ne de sitem; sadece kocaman bir boşluk. "Takıldı Zilan," dedi buz gibi bir sesle. "Mehmet gelmedi. Geleceğim dedi, beni o odada bırakmayacağını söyledi ama gelmedi. Ben onun için ölümü göze almıştım, o benim için bir adım bile atamadı."
Zilan hemen Elif’in ellerine sarıldı. "Öyle deme Elif, onun da suçu yok! Dün gece jandarmalar babasını götürürken ev darmadağın oldu demiştim ya... Durum çok daha kötüymüş. Kudret Ağa’yı kasaba cezaevine sevk etmişler. Mehmet’i de jandarma arıyormuş, köyden kaçmış diyorlar. Çocuk kendi canının, ailesinin derdine düştü."
Bu sözler Elif’in kalbine bir bıçak gibi saplandı. Demek Mehmet kaçmıştı. Kendi ailesini, kendi canını seçmiş, Elif’i o nişan masasında, o yabancı adamın yüzüğüne mahkum etmişti. "Demek kaçtı..." diye mırıldandı Elif. İçindeki o son ümit kırıntısı da o an un ufak oldu. "Herkes kendi kaderini yaşar Zilan. Benim kaderim de bu parmağımdaki metalmiş. Bundan sonra Mehmet diye biri yok benim için. Öldü o."
Günler günleri, haftalar haftaları kovaladı. Köyde hiçbir şey eskisi gibi değildi ama hayat o acımasız ritmiyle akmaya devam ediyordu. Mehmet, babasının yokluğunda konağın ve işlerin başına geçmek zorunda kalmıştı. Artık o eski sevdalı genç değil, omuzlarında koca bir aşiretin yükünü taşıyan, yüzü hiç gülmeyen, sert mizaçlı bir ağaydı. Her gün kasabaya gidiyor, avukatlarla görüşüyor, babasını kurtarmak için paralar döküyor ama bir yandan da gözü hep Mustafa Usta’nın dükkanına, o dükkanın arkasındaki kerpiç eve kayıyordu.
Elif’i görmüştü bir keresinde. Kasaba pazarında, yanında nişanlısı ve nişanlısının annesiyle yürürken. Başını öne eğmişti Elif, gözlerini yerden kaldırmıyordu. Parmağındaki yüzük güneşte parladıkça Mehmet’in yüreği dağlanıyordu. Yanına koşup "Ben geldim, bırakma beni!" demek istemişti ama arkasındaki korumalar, köylülerin fısıltıları ve törenin o aşılmaz duvarı onu olduğu yere çivilemişti. Elif de hissetmiş gibi başını kaldırmış, saniyeler boyu Mehmet’in gözlerinin içine bakmıştı. O bakışta aşk yoktu; sitem, kırgınlık ve bitmek bilmeyen bir nefret vardı. Elif gözlerini hızla kaçırıp yoluna devam etmişti.
Düğün tarihi yaklaşırken Elif, çeyiz hazırlıklarının arasında bir robot gibi hareket ediyordu. Annesi fistanlar dikiyor, abisi düğün için davetiye listesi hazırlıyordu. Mustafa Usta ise keyifliydi; köyün en büyük ailesiyle akraba olmanın, şerefini kurtarmanın gururunu yaşıyordu.
Düğünden bir önceki gece, kına gecesinde Elif’in eline kına yakılırken köyün kadınları türküler söylüyordu: "Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar, aşırı aşırı memlekete kız vermesinler..." Elif, başındaki kırmızı duvağın altından sessizce ağlıyordu. Ama bu gözyaşları Mehmet için değil, ölen gençliği, yok olan hayalleri ve törenin keskin makasıyla budanan umutları içindi.
Kader Makası, o gece sadece saçları ya da kumaşları kesmemişti; iki gencin birbirine düğümlenmiş kaderini tam ortasından ikiye bölmüştü. Mehmet, konağın terasında tek başına oturup uzaklardan gelen kına gecesinin davul seslerini dinlerken elindeki usturayı sıkıyordu. O ustura artık sadece bir berber aleti değil, kalbini dilim dilim eden bir acının sembolüydü. Elif ise parmağındaki nişan yüzüğünü sıkarak kendi celladının evine doğru yürüyeceği o meşum günü bekliyordu. Hikaye başlamadan bitmiş, töre bir kez daha zaferini ilan etmişti.
Kına gecesinin o ağır, kasvetli havası geride kalmış, köyün üzerinde sanki yaklaşan fırtınanın habercisi olan kurşuni bir sessizlik çökmüştü. Ertesi gün resmi nikah kıyılacak, ardından da o büyük, Elif’in lügatında ise "cenaze" kelimesiyle eşdeğer olan düğün gerçekleşecekti. Mustafa Usta’nın evinin önündeki bahçeye koca bir kıl çadır kurulmuş, nişanlısı Kenan ve ailesi son detayları konuşmak, akrabalara hürmet etmek için erkenden gelmişlerdi.
Kenan, çevre köylerde arazileri, kamyonları olan, babasının sözünden çıkmayan ama köyün standartlarına göre "iyi koca" adayı sayılan, iri kıyım, esmer bir gençti. Kötü bir adam değildi belki ama Elif’in ruhunun zerresinden, kalbindeki o yangından zerre kadar haberi yoktu. Bahçedeki kalabalığın hengamesinden bunalan Kenan, elindeki çay bardağıyla birlikte evin arkasındaki, Elif’in çocukluğunun geçtiği o küçük asma altındaki tahta sedire doğru yürüdü. Annesinin zoruyla oraya taze çay götüren Elif, Kenan’ı tek başına otururken görünce adımları yavaşladı. Kaçmak, arkasını dönüp gitmek istedi ama abisinin bahçe kapısının önündeki dik bakışlarını fark edince mecburen sedire doğru ilerledi.
Tepsiyi sedirin üzerindeki eski sehpaya bırakırken, "Çay taze, buyur," dedi Elif. Sesi öyle cılız, öyle ruhsuz çıkmıştı ki, Kenan bile bu soğukluğu fark edip başını kaldırdı.
Kenan, çayından bir yudum alıp sedirde biraz yana kayarak Elif’e yer açtı. "Otur hele Elif, iki kelam edelim. Günlerdir bir araya gelip de doğru dürüst konuşamadık. Hep bir telaş, hep bir insan kalabalığı..." dedi.
Elif istemeye istemeye, aralarında bir insan sığacak kadar mesafe bırakarak sedirin ucuna ilişti. Elleri önündeki fistanının kumaşını sıkıyordu; gözleri ise ne Kenan’ın yüzündeydi ne de bahçedeki şenlikte. Sadece yerdeki toprağa, karıncaların yuva yapma telaşına bakıyordu.
Kenan, Elif’in bu uzak, adeta dünyadan soyutlanmış halini süzdü. "Yüzün niye hep böyle asık senin Elif?" diye sordu, sesinde kötü bir niyet yoktu ama bir o kadar da anlayıştan uzaktı. "Kına gecesinde de ağlamışsın, annem dedi. Tamam, kız kısmı evden çıkarken ağlar, anasını babasını özler derler ama senin gözlerinde başka bir hal var. Sanki buradasın ama ruhun başka memlekette."
Elif yutkundu. Boğazına batan o görünmez iğneler canını acıttı. "Kolay değil Kenan," dedi, sesine yapay bir sakinlik katmaya çalışarak. "Doğup büyüdüğüm evden, odamdan, babamın dizinin dibinden ayrılıyorum. Bilmediğim bir eve, bilmediğim bir düzene alışacağım."
"Yabancıya gitmiyorsun ya Elif," dedi Kenan, göğsünü gere gere. "Babalarımızın dostluğu eski. Bizim konak da buraya iki sokak uzaklıkta. İstediğin zaman gelir babanı, ananı görürsün. Hem ben sana kötü bir hayat vaat etmiyorum. Altında altınların, önünde sıcak aşın olacak. Babam kamyonlardan birinin gelirini tamamen bize bağladı. Köydeki hiçbir kadının sahip olmadığı imkanların olacak senin."
Elif içinden acı bir kahkaha attı. Altınlar, kamyonlar, sıcak aşlar... İnsanların hayatı ne kadar da basit gördüğünü düşündü. Mehmet ile kurduğu o hayaller geldi aklına; yıkık dökük bir su değirmeninin yanında, sadece bir parça ekmeği bölüşerek, saklanarak ama özgürce yaşama hayali... Şimdi ise önü altınlarla döşenmiş bir hapishanenin kapısındaydı.
"Dünya sadece maldan, mülkten ibaret değil Kenan," dedi Elif, ilk defa başını kaldırıp Kenan’ın gözlerinin içine bakarak. O gözlerdeki boşluk, Kenan’ı bir anlığına ürkütmedi değil. "İnsan bazen o koca konakların içinde de nefessiz kalır. Kalbiyle gitmediği yer, insana saray olsa ne yazar?"
Kenan kaşlarını hafifçe çattı, çay bardağını sehpaya bıraktı. Elif’in bu felsefi, biraz da sitemkar konuşmalarını tam olarak kavrayamıyordu. "Kalp dediğin zamanla alışır Elif," dedi, törenin ve büyüklerinin ona öğrettiği o ezberlenmiş cümlelerle. "Bizde aşk, sevda öyle evlenmeden önce yaşanmaz. Evlenirsin, yuvanı kurarsın, çocukların olur, o zaman aradaki bağ kuvvetlenir. Anamla babam da böyle evlenmiş, bak kırk yıldır bir yastıktalar. Sen niye böyle ince düşünüp kendini de beni de yoruyorsun?"
"Çünkü bazı kalpler o kadar kolay alışmaz Kenan," diye fısıldadı Elif. Parmağındaki o nişan yüzüğünü parmak ucuyla çevirdi. "Bazı düğümler parmaklara yüzük takılınca çözülmüyor, aksine daha da sıkışıyor."
Kenan, Elif’in bu imalı sözlerinin altında yatan gerçeği, köyde dedikodusu dönen o "ağa oğlu" meselesini sezer gibi oldu. Yüzündeki o yumuşak ifade birden sertleşti, ses tonu ağırlaştı. "Bak Elif," dedi, sedire doğru biraz daha eğilerek. "Ben cahil bir adam değilim. Köy yeridir, laf söz çok olur. Kulağıma bazı fısıltılar gelmedi değil senin geçmişine dair. Ama ben büyüklük ettim, babamın hatırını kırmadım, ‘kızın bir suçu yok, töre ne derse o’ dedim, sustum. Ama bu eve girdikten sonra, benim soyadımı aldıktan sonra aklını başına devşireceksin. Gözün de gönlün de sadece benim kapımda olacak. Geçmişi de o rüzgarlara kaptırdığın hayalleri de unutup gömeceksin. Benim şerefimi iki paralık etmeye kalkarsan, o zaman karşında bu halimden çok başka bir Kenan bulursun."
Elif, Kenan’ın bu gizli tehdidi karşısında korkmadı. İçindeki o büyük acı, korku duygusunu çoktan öldürmüştü. Mehmet’in onu bıraktığı o gece, Elif zaten en büyük ölümü yaşamıştı. Kenan’ın tehditleri onun ruhuna teğet geçiyordu.
"Benim şerefim de namusum da babamın evinde neyse, senin evinde de o olur Kenan," dedi Elif dik bir duruşla. "Ben sana sadakatsizlik etmem, o kumaştan değilim. Ama benden duymak istediğin o neşeyi, o büyük sevinci bekleme. Ben bu evliliğe kalbimi koyarak gelmiyorum, bunu bilerek gir o kapıdan. Sadece babamın sözü, törenin emri için buradayım."
Kenan ayağa kalktı, üzerindeki ceketi düzeltti. Elif’in bu dürüst ama bir o kadar da soğuk itirafı gururunu incitmişti ama geri adım atacak hali de yoktu; davetiyeler basılmış, her şey bitmişti. "Zaman her şeyin ilacıdır Elif Hanım," dedi burnundan soluyarak. "Yarın o nikah kıyıldığında, o konağın eşiğinden içeri girdiğinde her şey değişir. Şimdi toparlan, misafirlerin yanına geçeceğiz birazdan. Yüzüne de biraz renk getir, baban yukarılardan bizi izliyor, canını sıkma adamın."
Kenan adımlarıyla bahçeye, kalabalığın içine doğru yürürken Elif asma altında tek başına kaldı. Gözünden tek bir damla yaş süzüldü, asma yaprağının üzerine düştü. O yaprak gibi kurumuş, dalından kopmuş hissediyordu kendini. Mehmet’in onu koruyamaması, o ambar köşesinde ailesini seçip kaçması Elif’in içindeki tüm iyiliği söküp almıştı. Kenan’la yaptığı bu konuşma, onun için geleceğin ne kadar karanlık, ne kadar ruhsuz olacağının mutlak bir resmiydi artık. Töre, iki gencin konuşmasını da yutmuş, geriye sadece parmaklardaki o soğuk metaller ve mecburiyetler bırakmıştı.