Elif, odasına kapandığında hıçkırıkları boğazında düğümlenmiş bir halde yatağına yığılmıştı. Dünyası başına yıkılmış gibi hissediyordu. Tam o sırada kapı hafifçe aralandı ve içeriye, çocukluğundan beri her derdini paylaştığı, köyde sırtını dayayabileceği tek insan olan en yakın arkadaşı Zilan süzüldü. Zilan, Elif’in bu perişan halini görür görmez yanına koştu, yatağın kenarına ilişip arkadaşının titreyen omuzlarına sarıldı.
Elif, başını Zilan’ın dizlerine koyarak hıçkırarak ağlamaya başladı. Gözyaşları sicim gibi akıyordu. "Zilan, ben istemiyorum..." diye feryat etti kısık bir sesle, hıçkırıklarının arasından konuşmaya çalışarak. "Ben o adamla evlenmek istemiyorum! Kalbim başkası için atarken, tanımadığım, yüzünü bile görmediğim bir adama nasıl yâr olurum ben? Babam beni diri diri ateşe atıyor, görmüyor mu?"
Zilan, arkadaşının saçlarını şefkatle okşarken gözleri doldu. Çaresizliği sesinin her tonundan okunuyordu. "Biliyorum canım, biliyorum ama elden ne gelir?" dedi, içini çekerek. "Burası böyle bir yer, töre dediler mi akan sular duruyor. Babanı bilmiyor musun? Nuh diyor, peygamber demiyor. Bütün köy bu geceyi konuşuyor, hazırlıklar yapılmış. Bizim sesimizi kim duyar bu koca dünyada?"
Elif birden ağlamayı kesti. Gözyaşlarını elinin tersiyle sildi ve yatakta doğruldu. Odadaki gaz lambasının titrek ışığında, gözlerinde daha önce hiç görülmemiş, keskin ve tehlikeli bir kararlılık belirdi. Birkaç saniye derin derin düşündü, zihninde her şeyi tarttı, biçti. Artık kaybedecek hiçbir şeyi kalmamıştı.
"Tamam," dedi Elif, sesi bu kez titremeden, buz gibi bir netlikle çıktı. "Tamam, madem öyle... Sen şimdi hemen gidiyorsun. Gizlice Mehmet’e haber veriyorsun. Söyle ona, bu gece gelsin, kaçırsın beni!"
Zilan işittiği sözlerle dehşete kapıldı, gözleri yuvalarından fırlayacak gibi oldu. Arkadaşının omuzlarını sarsarak, "Delirdin mi sen Elif?!" diye fırçaladı fısıltıyla. "Ne kaçması, ne gitmesi? Eğer babamlar, abinler bunu duyarsa bitersiniz! İkinizi de yaşatmazlar bu topraklarda. Töre ikinizin de kanını akıtır, hiç mi korkmuyorsun?"
Elif yerinden kalktı, odanın küçük penceresinden dışarıya, karanlığa doğru baktı. Yüzünde en ufak bir geri adım emaresi yokti. "İsterse öldürsünler, Zilan!" dedi kararlılıkla. "Umrumda bile değil. Ama ben sevmediğim, istemediğim bir adama varmam! Öleceksem de Mehmet’in yanında, kendi seçtiğim kaderle ölürüm. Başkasının koynunda yaşayan bir ölü olmaktansa, bu yolda canımdan olurum daha iyi. Hadi git Zilan, yalvarırım sana... Elini çabuk tut. Babam az önce seslendi, misafirler gelir birazdan dedi. Vaktimiz çok az!"
Zilan, Elif’in gözlerindeki o geri dönülmez ateşi görünce daha fazla üsteleyemedi. Arkadaşının hayatı söz konusuydu ve o da Elif'i bu çaresizliğe terk edemezdi. "Tamam, gidiyorum. Allah yardımcımız olsun," diyerek fistanının eteklerini topladı ve evden kimseye görünmeden arka bahçeden fırladı.
Köyün tozlu yollarından, gölgelerin arasından hızla koşarak Mehmet’lerin büyük taş konağına doğru ilerledi. Kalbi göğsünü dövüyordu. Ancak konağın sokağına saptığı an, Zilan’ın adımları yavaşladı. Havada tuhaf bir gerilim, gecenin karanlığını bölen projektör ışıkları vardı. Konağın önünde jandarma arabaları duruyordu ve bahçeden çığlıklar, bağırışlar yükseliyordu.
Zilan, bahçe duvarının arkasına sinip gizlice izlemeye başladı. Evde büyük bir arbede yaşanıyordu, sesler sokağa kadar taşıyordu. Birkaç saniye sonra, iki jandarma görevlisi Mehmet’in babası Kudret Ağa’yı kollarından tutmuş, zorla merdivenlerden indiriyordu. Kudret Ağa öfkeden kudurmuş gibi bağırıyor, jandarmalara direnmeye çalışıyordu ama nafileydi; kelepçeler bileklerinde şakırdadı. Polisler ve jandarmalar, babasını apar topar arabaya bindirip götürürken, konaktaki kadınların feryatları geceyi inletiyordu.
Zilan neye uğradığını şaşırdı. Tam o sırada, karmaşanın ortasında, bahçe kapısının kenarında donak kalmış, yumruklarını sıkarak giden arabaların arkasından bakan Mehmet’i gördü. Zilan hemen saklandığı yerden çıkıp gölgelerin arasından Mehmet’in yanına doğru koştu ve kolundan yakaladı.
"Mehmet!" diye fısıldadı nefes nefese.
Mehmet irkilerek arkasına döndü. Gözleri öfke, şaşkınlık ve çaresizlikle doluydu. "Zilan? Senin ne işin var burada bu saatte? Görmüyor musun ortalığı, babamı götürüyorlar..."
"Mehmet, dinle beni, çok önemli!" dedi Zilan, etrafı kontrol ederek. "Elif... Elif beni gönderdi. Evde kıyamet kopuyor. Babası bu akşam eve görücü çağırdı, kızı zorla evlendirecekler. Elif odasında ağlıyor, perişan halde. Ama çok kararlı. Bana 'Git Mehmet’e haber ver, gelsin bu gece beni kaçırsın, isterse sonu ölüm olsun ben başkasına varmam' dedi. Elif seni bekliyor Mehmet! Hemen bir şey yapman lazım!"
Mehmet işittiği bu sözlerle adeta iki ateş arasında kaldı. Bir yanda jandarmaların götürdüğü, şerefi sarsılan babası ve arkada feryat eden ailesi; diğer yanda ise canından çok sevdiği, kendisi için ölümü göze almış Elif... Başını ellerinin arasına aldı, çıldıracak gibiydi.
"Zilan... Ben ne diyeyim şimdi Elif'e?" diye sordu Mehmet, sesi çaresizliğin en dip noktasından geliyordu. "Bak buranın haline... Ev darmadağın, babamı aldılar, jandarma her yerde. Bu halde nasıl geleyim, nasıl kaçırayım onu? Elim kolum bağlandı!"
Tam o esnada, konaktan fırlayan Mehmet’in annesi, gözyaşları içinde oğluna doğru koştu. Mehmet’in omuzlarından tutup sarsarak, "Mehmet! Hadi oğlum, durma!" diye haykırdı kadın, sesindeki telaş dağları aşardı. "Konağın arkasından dolan, jandarmalar seni de sormadan git buralardan! Bizi düşünme, hadi çabuk ol!"
Mehmet, annesinin bu feryadıyla Zilan’a baktı. Gözlerinde ani bir karar anının şimşeği çaktı. Elif’i o adamların eline bırakamazdı. Ne bu şanssızlığa ne de töreye boyun eğecekti. Zilan’ın elini sıkıca tuttu: "Zilan, git Elif'ye söyle. Hazırlansın. Bu gece ne olursa olsun, o konak da yıkılsa, jandarma da gelse geleceğim. Onu o evde bırakmayacağım!"
Elif, odasındaki tahta sandalyeye oturmuş, gözlerini bir saniye bile kırpmadan karanlık sokağa dikmişti. İçindeki korku, gaz lambasının titreyen alevi gibi büyüyor, her saniye ruhunu biraz daha eritiyordu. Gözü sürekli camdaydı; Zilan’dan gelecek o tek bir kelimelik umut haberini, Mehmet’in uzaklardan gelecek ayak seslerini bekliyordu. Ancak sokak sessizdi, gece insafsızdı.
Mustafa Usta, kızının odasının önünden geçerken açık kapıdan içeri baktı. Elif’in o çaresizce cama yapışmış halini, gözlerindeki o deli divane bekleyişi görünce adımları sertleşti. Yılların kurduydu, anladı tabi bir şeyler olduğunu. Kızının hâlâ o ağa oğlundan medet umduğunu, aklının havada olduğunu sezmek içindeki öfkeyi yeniden körükledi ama bu akşam köyün önünde rezil olamazdı. Sert bir öksürükle varlığını belli etti, Elif irkilerek camdan çekildi.
Tam o sırada, evin girişindeki koca demir kapı acı acı çalmaya başladı. Elif’in göğüs kafesi sıkıştı, nefesi boğazında düğümlendi. Gelenler, onun hayatını elinden almaya gelen görücülerdi. Mustafa Usta ve abisi, yüzlerine sahte ama gururlu birer gülümseme yerleştirerek kapıya koştular, misafirleri büyük bir hürmetle karşılayıp başköşeye buyur ettiler. İçeriden gelen erkek sesleri, kahkahalar ve sahte hoşbeşler Elif’in odasının duvarlarına çarpıp yankılanıyordu.
Mutfakta ise bambaşka bir telaş vardı. Annesi, elleri titreyerek şerbet bardaklarını diziyor, bir yandan da Elif’e emirler yağdırıyordu: "Hadi Elif! Çabuk ol, kahveleri koy, tepsiyi hazırla! Gözünün yaşını sil, sakın misafirlerin önünde yüzünü asayım deme, babanın gazabını üstümüze çekme!"
Elif mutfakta çaresizce bardakları tutmaya çalışırken, arka kapıdan bir gölge gibi Zilan süzüldü. Nefes nefeseydi, yüzü kireç gibi beyazlamıştı. Elif, elindeki tepsiyi bırakıp hemen arkadaşının kollarına yapıştı.
"Zilan! Ne oldu, ne dedi? Mehmet geliyor mu, kaçıracak mı beni?" diye fısıldadı, sesindeki yalvarış mutfağın soğuk havasına karıştı.
Zilan’ın gözleri dolu doluydu, arkadaşının yüzüne bakamıyordu. "Elif..." dedi hıçkırarak. "Konağı jandarmalar bastı. Kudret Ağa’yı götürdüler. Ortalık darmadağın... Mehmet..."
Tam o esnada mutfağın kapısı büyük bir gürültüyle açıldı. İçeri giren Mustafa Usta’nın sert adımları, kızların konuşmasını bıçak gibi kesti. İkisi de korkuyla sustu, başlarını öne eğdi. Mustafa Usta, kızının titreyen ellerine ve Zilan’ın korku dolu yüzüne bakarak hain bir tebessüm kondurdu yüzüne. Konuşmalarına izin vermeyecekti, niyetlerini biliyordu.
"Elif, bırak o işleri şimdi," dedi Mustafa Usta, sesi mutlak bir itaat bekliyordu. "Gel kızım, içeri geç. Müstakbel kocanla ve ailesiyle tanış. Seni beklerler."
Elif’in dizlerinin bağı çözüldü. Gitmek, o odaya adım atmak, bir celladın yanına yürümek gibiydi. İçinden "Hayır!" diye haykırmak, her şeyi yakıp yıkmak geçiyordu ama babasının gözlerindeki o karanlık tehdit, arkasındaki abisinin gölgesi ona geri adım attırdı. Korkusundan, çaresizliğinden boyun eğdi. İstemese de, ayakları geri geri gitse de babasının arkasından o buz gibi salona doğru yürümek zorunda kaldı. İçeri girdiğinde, kendisine gururla bakan yabancı gözlerle ve hayatını karartacak olan o adamla karşı karşıya geldi.
Aynı saatlerde köyün dışındaki eski ambarın arkasında Mehmet, can dostu, çocukluktan beri yan yana saf tuttuğu Ali’yi aramıştı. Ali, haberi alır almaz Mehmet’in yanına koşmuştu. Mehmet, ambarın dökülen duvarına yumruğunu vurarak soluk soluğa konuşuyordu.
"Ali, bir an önce plan yapıp Elif’i kaçırmalıyım! Zamanımız yok, bu gece o eve görücüler gitti, kızı zorla yüzük takıp yakacaklar. Babamı jandarma aldı, ev darmadağın ama ben Elif’i o cehennemde bırakamam!" dedi.
Ali, dostunun omuzlarına bastı, onu sakinleştirmeye çalıştı. "Sakin ol Mehmet, halledeceğiz. Benim arkada eski bir kamyonet var, köyün çıkışındaki patika yolu kullanırız. Kimse ruhu duymadan Elif’i alır, kasaba sınırından çıkarız. Sen yeter ki dik dur," diyerek hemen bir plan yapmaya koyuldular. İki genç adam, harita üzerinde gecenin karanlığında nasıl hareket edeceklerini, Mustafa Usta’nın evinin arkasına nasıl sızacaklarını incelikle hesaplıyordu.
Tam bu sırada, ambarın tahta kapısı hızla vuruldu ve içeriye nefes nefese bir adam girdi. Gelen, Kudret Ağa’nın, yani Mehmet’in babasının en güvendiği, yıllardır sağ kolu olan sadık adamı Hasan’dı. Hasan’ın üstü başı toz içindeydi, gözlerindeki umutsuzluk Mehmet’in yüreğine bir ağırlık gibi çöktü.
Mehmet hemen öne atıldı. "Hasan amca! Babamdan bir haber var mı? Ne oldu adliyede?"
Hasan, başını acıyla iki yana salladı, nefesini toparlamaya çalışarak Mehmet’in karşısına dikildi. "Mehmet... Ağam hapse atıldı. Durum sandığından da ciddi. Üzerine atılan suçlar çok ağır, yukarılardan emir var gibi. Uzun bir süre çıkmayacak gibi görünüyor Mehmet," dedi. "Şimdi bütün konak, bütün aşiret senin gözünün içine bakıyor. Babanın koltuğu boş kaldı, düşmanlar fırsat kollar. Bu halde kafana göre hareket edemezsin oğul, başımızı öne eğme."
Mehmet işittiği bu sözlerle adeta felç olmuş gibiydi. Bir yanda demir parmaklıklar arkasına gönderilen babası ve çökmek üzere olan aşireti, diğer yanda ise aşkı için canını ortaya koymuş Elif... Zaman akıp gidiyordu ama Mehmet’in ayaklarına sanki görünmez zincirler vurulmuştu. Hasan’ı ve arkasındaki sorumlulukları çiğneyip geçmek o kadar kolay değildi.
Mustafa Usta’nın evinde ise zaman Elif için durmuştu. Salonun ortasında, süslü bir tepsinin üzerinde duran kırmızı kurdeleli iki altın yüzük, gaz lambasının ışığında birer pranga gibi parlıyordu.
Elif ise hâlâ camdan dışarıya bakıyor, kalbinin derinliklerinde Mehmet’i bekliyordu. "Gelecek," diyordu içinden, "Mehmet beni bu adamların eline bırakmaz, geleceğim dedi dille yemin etti." Göz kapaklarından süzülen yaşları gizlice siliyor, kulağını dışarıdan gelecek en ufak bir motor sesine, bir ıslığa kabartıyordu.
Ama Mehmet gelmedi. Dakikalar saatleri kovaladı, köyün üzerindeki karanlık daha da koyulaştı ama o beklenen kurtarıcı hiçbir zaman o kapıyı çalmadı.
Görücü gelen ailenin büyüğü ayağa kalktı, dualar eşliğinde makası eline aldı. Mustafa Usta, gururla kızının elini o yabancı adamın elinin üzerine koydu. Elif’in parmakları buz kesmişti, kalbi göğsünde can çekişiyordu. O keskin makasın sesi salonda yankılandı ve kurdele ikiye bölündü. Yüzükler parmaklara sıkıca oturdu.
Elif artık nişanlı bir kadındı. Mehmet’in gelmeyişinin acısı, parmağındaki o soğuk metalden daha ağır bir şekilde yüreğine oturdu. O gece, törenin ve çaresizliğin gölgesinde, Elif’in çocukluk hayalleri de masum aşkı da o salonun ortasında sessizce can verdi.