4. Bölüm: Anısız Fotoğraflar.

1106 Words
Bir yerde okumuştum, sözlerden çok gözler, gözlerden çok hisler konuşur diye. Gözleri konuşturan şey hismiş sözde. Ama gözlerin bir dili olduğunu hiç düşünmemiştim bugüne kadar. His denen kelimeyi de zaten evlendiğim gün öldürmüştüm içimde. Ama gözler sessiz kalmaz, konuşur, konuştururdu. Peki ya şimdi? Kerem ağzını bile açmadan nasıl konuşabiliyordu benimle, hem de gözleriyle? O gözleri konuşturan şey hisleri miydi yoksa? Neydi beni olduğum yerde durduran ve kendine kilitleyen şey? Neydi... "Farah..." dedi komik bir tavırla. "Hı?" dedim kaşlarım hafif havaya kalkarken. "Kahve mi yaptın bana, yoksa öylece durup fotoğrafını çekmemi mi bekliyorsun?" Hafifçe gülüp kendime geldim. Gülüşlerime karşılık verdi o da. "Aklıma bir şey geldi de birden, onu düşünüyordum." dedim yalandan. Karşısına oturup kahveyi ona uzatırken kendi kahvemi yudumladım. "Neymiş o aklına gelen şey?" Sorduğu soruyla donakalırken ben, o bana meraklı gözlerle bakıyordu. Yalan söylediğimi anlamamıştı ama merak etmişti anlaşılan. "Şey..." dedim işaret parmağımla şakaklarımı kaşırken. "Ney..." Sessizce fısıldarken başını başıma doğru eğdi. Nefesinin tam yüzüme çarpması içimi ürpertmişti. İki saniyede nasıl bir şey bulunurdu bilmiyorum ama aklıma gelen ilk şeyi söyleyiverdim. "Frezyalar!" dedim, kendimden çıkmayacak kadar çok çıkardığım sesimle. Söylediğime şaşırıp kaşlarını çattı. "Ne olmuş frezyalara?" dedi kahvesinden bir yudum alırken. "O kadar çok var ki ne yapacağız onları? Atılmaz da onlar. Yani… atamam ben.” dedim dudaklarımı büzerek. O gün oturup bunu düşünmemiştim ama cidden ne yapacaktım ben o kadar frezyayı? Bir buket, iki bukette değildi ki, nereden bakarsan bak 20 buket vardı rahat. "Valla Farah, ben çiçekten ne yapılır bilmem. İstersen reçel yap." deyip güldü. "Hayır canım olmaz... Sabahtan beri düşünüyorum," deyip bu yalanı nasıl devam ettireceğimi elimi alnıma götürüp düşündüm. "Acaba," dedim aklıma gelen şeyi ayrıntılı düşünürken. "Kurutup çerçevelere koysam, tam ortalarına da birlikte olan fotoğraflarımızı; nasıl olur?" Yüzüme şaşkın şaşkın bakarken hüzünlü sesiyle cevap verdi. "Hangi resimleri?" dedi gözlerine de çökmüştü hüzün. İyi de hüznün zamanı mıydı şimdi? "İkimizin birlikte olan fotoğraflarını işte. Albümde duracaklarına asalım duvara-" Kendimi kaptırmış konuşurken bana göz ucuyla baktı. Bu söylediğim ya da söylemeye çalıştığım şey evli çiftlerin birlikte zaman geçirmek ve güzel anılarını sürekli görmek için yaptıkları bir şeydi. Biz sıradan bir evli değildik ve fotoğraflarımızın da anısı yoktu. Anlıktı ve öyle gerektiği için çekilmiş, göstermelik birer nesnelerdi. Kerem, kahvesini içerken bile gözünü ayırmadı benden. Her zaman içli içli bakan gözleri bu sefer soru sorar gibi bakıyordu. 'Farah sen hayırdır?' der gibi. Onun bana soru soran bakışlarına yabancı olduğum için kendimi sebepsiz yere aklamaya çalıştım. "Yani çöpe atmamak için." Fincanı eliyle ilerisine iterken anlayışla güldü. "Çiçekler senin, istediğin her şeyi yapabilirsin. Ama," bir eliyle yanağını kaşırken birkaç saniyeliğine de olsa daldım gittim. Parmaklarının yanaklarında dolaşmasına. O kadar uzun zamandır Kerem’in sakallarına dokunmuyordum ki, anlık bir üzüntü oturmuştu içime şu an. "Ama?" dedim gözlerimi gözlerine çevirerek. "Bizim o kadar çok fotoğrafımız yok." Doğru, toplasan ya yirmi ya otuz taneydi evlendikten sonra bile isteye çekindiğimiz fotoğraflar. Onu heyecanlandıracak, hatta beni bile umutlandıracak bir şey geldi o an aklıma. "O zaman biz de frezyalar kuruyana kadar fazla fazla fotoğraf çekiniriz.” "İnsanların bir ağzı iki kulağı vardır, o halde konuşmaktan çok dinlemek gerekir. Dert babası olmak tabiidir.çok konuşmak sözü günahtır sözü boşuna değil. Çünkü insan tabiatına aykırıdır çok konuşmak. Hep dinle. Evdeyken evi dinle, sokaktayken sokağı dinle, arabadayken arabayı dinle ki, aklın yaşadığın andan uzaklaşmasın, alıp başını gitmesin. Sende kaybolur gidersin." Elimdeki kitabı okurken gözüm saate kaydı, 04.29. Kerem mutfakta içtiğimiz kahveden sonra birkaç işim var deyip çıkmıştı ve hala gelmemişti. O gittikten sonra sırf olanları düşünmemek için salondaki kütüphanenin kitaplarını indirip tekrar yerleştirmiş, yıkanacak olan kıyafetleri yıkaymış, ütülenecekleri ütülemiştim. Onun eve gelmeyişi canımı daha çok sıkmıştı ve onu sinir etmek için dosyalarının bazılarının yerini değiştirmiştim. Yaptığı Yapılamayacaklar Listesi'ni de nereye koyduysa bir türlü bulamamıştım. Bulsaydım eğer onu da saklayacaktım. Bunları yaparken sürekli aklıma ya oda da kamera varsa ihtimali geldi. Ama geri kendi kendimi telkin ettim. "Kerem bana güvenir, yapmaz öyle şey..." Evde attığım her adımda bunu söylemiştim. Kitabı yatağın yanındaki komodine bırakıp odadan çıktım. Evin ilerisinde bekleyen korumalardan birine soracaktım nereye gittiğini. Çünkü gelmeyişi yetmiyormuş gibi bir de telefonlarımı açmıyordu. Ben alt kata inerken araba sesi geldi. Hızla kapıyı açıp gelen sese yöneldim. Kerem'di. Rahat bir nefes verirken şoför koltuğunun açılmasıyla hayrete düştüm. Kerem her zaman arabasını kendi kullanırdı, şoförü olmazdı ama korumalardan biri inip arka koltuğun kapısını açınca acaba kötü bir şey mi oldu, diye içimden geçirdim. Arabayı kullanan koruma koluna girdiği Kerem'i arabadan çıkartınca daha da şaşırdım. Olduğum yerde öylece kalakaldım. Öylesine içmişti ki ayakta duramıyordu. Adımlarını atmasına bile koruma yardım ediyordu. "Farah Hanım, eve girmemiz yasak biliyorsunuz. O yüzden sizin taşımanız gerekecek…” dedi adını bilmediğim koruma. Kerem’i taşıma zor olsa gerek, nefes nefeseydi. "Tamam ben hallederim.” dedim. Demesine ama ilk kez Kerem’i bu kadar sarhoş görüyordum. O hiçbir zaman yürüyemeyecek kadar kötü olmazdı. Ben Kerem'i tutmaya çalışırken Kerem sanki onu tutanın ben olduğumu anlamış gibi doğruldu ve ağırlığını bana vermeden yürümeye başladı. İçki kokusu tenine fazlasıyla işlemişti. Çünkü kusmamak için zor tutuyordum kendimi. Ağzının içinden bir şeyler söylüyordu ama dili şişmiş gibi konuştuğu için ne söylediği anlaşılmıyordu. Güç bela onu yatağa attığım an yine bir şeyler konuşuyordu ve dayanamayıp sordum. "Ne söylüyorsun Kerem? Biraz daha sesli söyle!" gözlerini yarıya kadar kapattı. Ben uyuduğunu düşünüp onun üzerine bir şeyler getirmeye giderken sesi biraz öncekine nazaran daha sesli çıktı. "Sen imkansızlara değil de mucizelere inan. İmkansız adı üstünde imkansızdır ama mucizelerde her zaman bir umut vardır. Fakat mucizeler de senin gibisini bulmaz." Ağzım açık ona bakarken o yine kendi kendine bir şeyler söylüyordu. Ama söylediği bu sözü evlendiğimiz gün nikahtan hemen sonra söylemiştim. Onu seveceğime dair bir imkansızlığın olmadığını eğer istersem bunu yapabileceğimi bana nazik bir şekilde söylese de ben ona her zaman yaptığım gibi sert bir şekilde cevap vermiştim. Bu onun aklında nasıl kaldı ya da şimdi neden söylüyordu hiçbir fikrim yoktu. Lakin bu hali ve sesi beni fazlasıyla etkilemişti. İçime içime işlemişti konuşurken ki çaresizliği. Hemen yanına oturup söylediklerini dinlemeye çalıştım. "Sekreterin çok güzel hadi beni aldat." "Bak şu kadın sana gözlerini dikti, git yanına söz hemen açmam boşanma davasını." "Garson kız nasıl da güzel değil mi? Bence tam senlik." "Sen şununla geceni güzelleştir, baksana güzel zaten." "Bir erkeğin gömleğinde neden ruj lekesi olmaz!" "Kahvaltı hazır, gel abi..." Söylediklerini hayretle dinlerken boşluğa dalıp gittim. Bunların hepsini hatta Kerem’in ağzının içinde gevelediği için duymadıklarımı ona ben söylemiştim. Evlendiğimiz ilk zamanlar ona abi demekten alamıyordum kendimi ve her konuşmamın sonunda söylüyordum. Bunları böyle duymak üzmüştü beni. Duymaktan rahatsız olduğu şeyleri şimdi söylüyordu. Ama es geçtiği şeyler vardı. Söylediklerimin çoğunu onu kışkırtmak için değil o an ki sinirimle söylemiştim. Ben Kerem'i... Gittiğimiz her yerde kıskanıyordum. Ona bakandan, onunla sohbet edenden hatta ona servis yapan görevli kızlardan. Sebebi yoktu bu kıskançlığımın ama orada birileriyle kavga etmektense Kerem'e birkaç laf söylemek daha iyi geliyordu bana.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD