Demir Karsoy...
Aynadaki silüetimle son bir yıldır tanışmıyorduk sanki. Şırnak’ta geçen, barut kokusu ve kan tadıyla mühürlenmiş on üç ayın ardından nihayet görev bitmişti. Geriye dönmüştük; ama yorgun, ama eksik... Çok can yanmış, çok kayıp verilmişti. O dağlar, o köyler bizim için sadece birer koordinattan ibaret değildi; bir canı hayatımıza almamıza, bir başka canı ise toprağa vermemize sebep olmuştu...
Ankara’ya döndüğümüzden beri Tahir Albay, timin eski hayatına adapte olması için cömertçe izinler dağıtmıştı. Ancak bu sessizlik benim için can sıkıcıydı. Çünkü Ankara demek, hatıraların pusuya yatması demekti. Üstüme binen yük her adımda biraz daha ağırlaşıyordu. Timden üç çift, artık hayatlarını birleştirmişti. Kimisi yaralı ama huzurlu, kimisi ölüp de dirilmiş gibi, kimisi de hayatında ilk kez o bir gramlık mutluluğu tatmış haldeydi...
Beni bu karanlığın içinde tek gülümseten şey, can dostum Mert Kılıç’ın iyileşip, o makineli tüfek ağızlı "Sülo"sunu, Süheyla’sını almaya gideceği günü saymasıydı. Gecenin yarısı koğuşu ayağa kaldırıp "Sülo!" diye bağırması, "Bana sıcak su hazırlayın, imam abdestsiz camiye gitmez!" diye naralar atması... Onu bir kadının hasretiyle bu kadar dağılmış göreceğimi asla tahmin etmezdim.
Tahir Albay, Mert’in karısından ayrı kalamadığı için birkaç kez birlikten kaçma girişiminde bulunduğunu söylediğinde, bu delinin hakkından ancak o diğer delinin geleceğini bir kez daha anlamıştım...
ama Bu uzun görev sürecci en çok Çağatay’a yaramış gibiydi. Bir yıl önce kardeşinin acı kaybıyla sarsıldığında herkes onun geri çekilmesini beklerken, o şaşırtıcı bir dirençle Behzat’la beraber Şırnak’a, en ön safta gitmişti. Şimdi daha toparlanmış görünüyordu ama o sert sınırlarının arkasında hâlâ bir pişmanlık gölgesi saklıydı. Çağatay, acısını da sevincini de nerede yaşayacağını bilen, kendine demirden sınırlar çizen bir askerdi.
Ben ise onun kadar güçlü olamamıştım.
Hem Yekbun Karsoy, hem Hasret Yılmaz... Ben sevinci de acıyı da hep iki yasın altında kalarak, bedelini ruhumla ödeyerek yaşıyordum...
Elimdeki siyah beremi yatağın üzerine bıraktım. Telefonumun ekranı aydınlandı. Mert’ten gelen bir mesajdı,
" tosunum ... sol taşş- böbreğimmm... operasyon başlıyor. Sülo'nun evine giden yol, cennetin kapısıdır. Dualarını eksik etme, yoksa bu hoca bu akşam günaha girecek."
gözlerimi devirmden edemedim. Gülümsedim. Ama bu gülümseme uzun sürmedi. Odanın kapısı çalındı ve içeriye Çağatay girdi. Yüzündeki o soğuk, profesyonel ifade yerini endişeli bir bakışa bırakmıştı. anlaşılan benden önce o haberi almıştı. ve bildiğim kadarıyla bu gün zar zor çarşıya çıkmıştı. ama bu kadar da errin gelmesini asla beklemiyordum. kesin olağan dışı bir şey olmuştu...
"Demir!," dedi Çağatay, sesi her zamankinden daha alçaktı. " kapıdaki güvenlikten haber geldi. Mert gitmiş... Ama Bizim Deli güvenliğe ateş açarak resmen kuru sıkı mermilerle kapıdaki görevlileri âdeta ipten geçirmiş... ama asıl olan, kapıdan çıkıp çıkmadığı, çünkü Tahir albay az önce arkasında ateş bırakarak odasına uçtu resmen." dedi telaşlı sesiyle...
işte bu beklenmedikti... Yerimden fırladım. Silahımı belime yerleştirirken aynadaki o yorgun adama son kez baktım. İki yasın altında kalmış olabilirdim ama bir kardeşimin daha yanmasına izin veremezdim.
"Araç hazır mı Çağatay?" dedim. ya gitmişti, ya da kapıdaki birim tarafından yaka paça alınıp Tahir albayın önüne atılmıştı...
"Hazır."
"Güzel. kimse fark etmeden bir Tahir albayı yoklayalım, ondan sonra çıkalım" dedim hiddetle...
"*"*"*"*
yazardan...
Demir ve Çağatay, koridordaki sessizliği bot sesleriyle yırtarak Tahir Albay’ın makam odasına doğru adeta uçtular. Mert’in Karadere’de tek başına bir orduyla kapışacağı korkusu içlerini kemiriyordu. Kapıyı çalmadan daldıklarında, bekledikleri manzara bu değildi...
Tahir Albay, masasının başında ayakta durmuş, ellerini arkasında birleştirmiş bir halde, koltukta yığılı duran bir karaltıya bakıyordu. Yüzü mahkeme duvarı gibi sertti, damarları öfkeden şişmişti.
"Komutanım!" dedi Demir nefes nefese. "Mert... Karadere’ye gitmiş diyorlar, izin i
verirseniz..." diyecek oldu ama Tahir albay adeta çileden çıkmış gibi sözünü kesti...
"İzin mizin yok Karsoy!" diye kükredi Tahir Albay, eliyle koltuğu işaret ederek. "Senin o makineli tüfek dilli arkadaşın, kışla nizamiyesinden firar etmeye çalışırken yakalandı. Bizimkiler peşine ekip takmış, kıskıvrak almışlar. Ama gel gör ki bu herif uslu durmamış; jandarmaya direnmiş, 'Sülo elden gidiyor, bırakın beni!' diye nizamiyeyi ayağa kaldırmış. Bizimkiler de kışla güvenliği için bu deliyi bir güzel bayıltıp kargatulumba buraya getirdiler." öfkeyle soluklanıp, Mert'e döndü. " kendimden utanıyorum... yetiştirdiğim asker bu olamaz... ne bu çocuk oyuncağı mı! yaran taze, seyahat edemezsin dedikçe sanki bizi sikine takmadan tek başına karar alıp kaçak olarak kışladan kaçıyor!"
Demir, büyük bir endişeyle koltuğa doğru adımladı. Mert, üzerinde tozlu kıyafetleriyle koltukta yamuk bir şekilde yayılmıştı. Bir gözü hafif aralık, diğeri tamamen kapalıydı. Ağzı bir karış açık kalmış, odayı inleten bir horlama sesi eşliğinde, rüyasında bile Süheyla ile kavga ediyor gibi dudaklarını oynatıyordu.
Arada bir, "Sülo... Vallahi fistanın yırtılır, dokunma... İmamın namusu... Horrr..." diye sesler çıkarıyordu...
Tahir Albay, masadaki ağır bir dosyayı masaya fırlatıp öfkeyle Demir ve Çağatay’a döndü.
"Bakın beyler! Bu adam benim sabrımı, kışlanın da disiplinini bitirdi. Firar girişimi, memura mukavemet ne ararsan var! Ama biliyorum ki hapse atsam nizamiyeyi kemirip yine kaçar. Kendi oğlum demem kendim cezasını keserim!" Albay, parmağını Demir’in göğsüne doğru salladı, "Bu deliyi size emanet ediyorum. Demir, Çağatay! Bu adamı revire mi götürürsünüz, ranzaya mı bağlarsınız bilmem. Ama iyileşip de aklı başına gelene kadar, o Sülo lafını ağzından düşürene kadar başından bir saniye bile ayrılmayacaksınız. Eğer bir daha nizamiyenin tellerinde asılı görürsem, üçünüzü birden Hakkari’nin en uç karakoluna sürerim, orada birbirinizi nikahlarsınız! Alın şu herifi gözümün önünden! sakın iğeleşmeden de karşıma çıkmasın" diyerek kapıyı gösterdi. kabul edilmeliydi ki, ilk defa albay Kendi oğulları gördüğü bu askerlere bu kadar öfke kurmuştu... Mert'in iyiliği ve aldığı darbeden dolayı şimdilik burada kalmasını isterken, Mert sürekli karısını düşünüp bütün kışlayı ayağa kaldırıyordu...
Demir, Mert’in o komik ama acınası halini görünce içindeki endişe, yerini hafif bir sinire bıraktı. Derince yutkunup Mert’in koluna girdi, Çağatay da diğer taraftan yakaladı. "Emredersiniz komutanım," dedi Demir, Mert’i koltuktan kazırken. Mert'i kaldırıp sesiz adımlarla odadan çıktılar.
Dışarı çıktıklarında Mert bir an için tek gözünü açtı, Demir’in yüzünü bulanık gördü ve mırıldandı, "Demir... Sıcak su hazırlayın... Süheyla'nın abilerini... Abdest suyuyla boğacağım... Horrr..." Demir dişlerini sıkarak sabır çekerek hızla arkasını sürüklemeye devam etti.
Demir ve Çağatay, kollarında bir çuval gibi sarkan Mert’i koğuşa kadar neredeyse sürüyerek taşıdılar. Tahir Albay’ın odasındaki o yarı baygın, sayıklayan adam gitmiş; yerine ruhu paramparça, bedeni yorgunluktan dökülen bir enkaz gelmişti. Onu ranzasına usulca bıraktıklarında Mert, bir asker gibi değil, annesinden koparılmış bir çocuk gibi yatağın içinde büzüldü...
Cenin pozisyonuna geçip yastığına öyle bir sarıldı ki, sanki o cansız pamuk yığını Süheyla’nın kokusunu taşıyordu.
"Ben Süheyla’sız yaşayamam..." diye inledi Mert, sesi yastığın içinde boğularak. "Bana kızar... Karadere’nin ayazında beni niye bıraktın diye sorduğunda ben ona ne derim? Neden gitmediğimi sorduğunda hangi yalanın arkasına saklanırım?" diyerek inlemeye başladı.
Çağatay, Mert’in bu hali karşısında boğazına bir yumrunun oturduğunu hissetti. Kendi kaybını, kardeşinin acısını sinesine gömen o sert adam, Mert’in feryadıyla sarsılmıştı. Yutkundu, hiçbir şey diyemeden kendi ranzasına ilişti ve sırtını duvara yaslayıp dostunun yıkılışını izledi.
Demir ise derin, bıkkın ama bir o kadar da şefkat dolu bir nefes aldı. ranzanın önünde çöküp, Mert’in çamurlu botlarını çözerken elleri titriyordu. Demir için Mert, bir silahtan ya da bir askerden çok daha fazlasıydı; o, Demir’in canından bir parçaydı. Mert’in ayağına batan bir kıymık, Demir’in gözüne batmış bir mil demekti. Ama disiplin, ama omuzlarındaki o ağır asker rütbesi kalbinin sesini bastırmak zorundaydı. Botları kenara bırakıp battaniyeyi Mert’in üzerine sıkıca örttü...
Mert, inleyerek gözlerini araladı. başını kaldırıp, Demir’in gözlerinin içine, hesap soran bir yetim gibi baktı, "Demir... Sen ne ara bu kadar kalpsiz oldun be kardeşim? Ben senin kardeşin değil miyim? Karımı özledim diyorum size! Aylardır kokusuna hasret kaldım, sesini duymadım diyorum... Neden anlamıyorsunuz? Tek başına o köyde ne yapar Süheyla? O yamyamların arasında kime sığınır Demir?" Mert’in hıçkırıkları koğuşun gri duvarlarında yankılanırken, Demir’in sabır taşı ortadan ikiye ayrıldı.
Kendi içinde bastırdığı Yekbun’un acısı, Hasret’in yası bu haykırışlarla tetiklenmişti.
"Tamam Mert! Kes artık!" diye bağırdı Demir, sesi koğuşu titretmişti. ama en az oda Mert kadar darmadağıdı... "İyileşince gidersin dedim bitti! Bu kadar abartma, sen bir askersin!"
Ancak bu çıkış Mert’i susturmaya yetmedi. Aksine, içindeki o yangın daha da harladı. Mert battaniyeyi tekmeleyerek attı, ranzanın demirlerini yumruklamaya başladı. Demir sesleri, Mert’in feryatlarına karışıyordu.
"Yakarım bu kışlayı!" diye bağırdı Mert, gözleri kan çanağına dönmüş halde. "İmanıma yakarım! Dayanamıyorum diyorum size, anlamıyor musunuz? Karım belki öldü, belki canını aldılar da benim haberim yok! Siz burada disiplin derken, benim dünyam orada yıkılıyor olabilir!"
Mert’in bu hali, o her zaman şaka yapan, etrafına neşe saçan "İmam Mert"in altındaki asıl adamı, acıdan kavrulan o çıplak ruhu ortaya çıkarmıştı. " ulan cayır cayır yanıyorum diyorum size anlamıyor musunuz! içim eziliyor! nefes alamıyorum ben ona veda bile edemden evimden çıkıp ölüme gittim!... nasıl bu kadar kalpsiz olabirsiniz! yazlıklar olsun sizin kardeşliğinize..." Mert artık ağlamaktan ziyade içini deşiyordu âdeta...
Çağatay, daha fazla dayanamadı. Sessizce ayağa kalktı, koğuşun kapısına doğru yürüdü. Kapıyı yavaşça kapattı ve kilidi ağır ağır çevirdi. İçeride kalan bu üç adam, artık sadece bir tim değil; acılarıyla baş başa kalmış üç yaralı ruhtu..
Çağatay, elini kilitte bırakıp Demir’e döndü. Bakışlarında sessiz bir anlaşma, bir kabulleniş vardı, " Demir, bu gerekli" der gibiydi o bakışlar, "Bu adamı burada tutamayız, bu yangın bizi de yakacak" dedi buz gibi sesiyle.
Demir, Çağatay’ın kapıyı kilitleyip dolaba yöneldiğini görünce ne yapmaya çalıştığını anında çaktı. "Hayır!" dedi sesi titreyerek. "Hayır Çağatay, sakın aklından geçeni yapma. Bu firara teşviktir, askerliğimiz yanar!" dedi, Ama Çağatay onu duymuyordu bile. Çoktan Mert’in dolabını açmış, içine rastgele bir-iki parça kıyafet, birkaç şarjör mermi ve gerekli teçhizatı çantaya tıkıştırmıştı bile. Belindeki kendi yedek silahını da çantanın gizli bölmesine koyup fermuarı "cızz" diye çekti...
bunları gören Demir’in gözleri yuvalarından fırladı. "Çağatay ne yapıyorsun lan sen? Delirdin mi?" diye bağırdı fısıltıyla.
Çağatay cevap vermedi. Çantayı hırsla ranzaya fırlattı, Mert’in az önce Demir’in çıkardığı botlarını kaptığı gibi yatakta şaşkın şaşkın yatan Mert’in ayaklarına zorla geçirmeye başladı. Mert, yediği iğnenin ve yorgunluğun etkisiyle hala boş boş bakıyordu. ama Çağatay elini havaya kaldırıp iki parmağını Mert’in gözüne sokar gibi yaklaştırınca, Mert bir an dona kaldı.
"Bak bana! Bu kaç?" dedi hızla.
Mert gözlerini odaklamaya çalışarak, "İki..." dedi kısık bir sesle. Çağatay tatmin olmuş bir ifadeyle başını salladı. "Güzel. Görüyorsun, anlıyorsun. Araba kullanabilecek durumdasın, kafa yerinde." dedi sanki çok güzel bir şeymiş gibi.
Demir artık çılgına dönmüştü, koğuşun içinde bir sağa bir sola gidiyordu. "Hayır olmaz! Bu halde tek başına gidemez! Tahir Albay bizi çiğ çiğ yer, nizamiyeden çıkmadan paketlerler bunu!" Çağatay bir anda durdu ve Demir’in tam karşısına dikildi. Gözlerinde o eski, sert ve kararlı bakış vardı. "Gitmek zorunda Demir! Bu adam aylardır karısından ayrı yatıyor, aylardır hasret çekiyor senin haberin var mı?" diye çıkıştı. "Ölse burada, kahrından ölecek. Bırak gitsin, ne olacaksa olsun!" dedi...
Mert, Çağatay’ın bu desteğiyle sanki mucizevi bir şekilde dirildi. Yataktan fırlayıp Çağatay’ın omuzlarına yapıştı. Gözyaşları içinde, tam bir Kemal Sunal edasıyla Çağatay’ın iki yanağından "şap şup" diye öptü. "Ah canım kardeşim! Ah benim halden anlayan yiğidim! Sende ne büyük bir yürek varmış be Çağatay!" diye inledi.
Demir, bu sahne karşısında ellerini havaya kaldırıp pes ettiğini belli eden bir hareket yaptı. "Ne haliniz varsa görün! Ben bu deliliğe ortak değilim! Nizamiyede yakalanınca beni tanımadığınızı söyleyin yeter!" diyerek hırsla koğuşun kapısını açtı ve bir hışımla dışarı çıktı.
Mert, Demir'in gidişinin ardından Çağatay'a dönüp sırıttı, " bu kürdo sinirlidir ama sever... ahan da görürsün, kesin bir araç ayaralamaya gitti bak böceğim! Hadi, çantamı ver, Karadere bekle beni, Sülo'm bekle beni! İmamın intikamı acı olacak!"