bir abi feryadı

3014 Words
yazardan... Havsa, musluktan akan suyun sesini bir anlığına duymaz oldu. Kalbi, restoranın loş atmosferini yırtıp geçen o tanıdık silüetin peşinden gitmişti. Omuzlarının dikliği, adımlarının yere basışındaki o sarsılmaz eminlik... O gece morgun önünde, dünyanın sonu gelmiş gibi hissederken bir kaya gibi karşısında duran Üsteğmen Demir’in ta kendisiydi... "O..." diye fısıldadı Havsa, dudakları titreyerek. "Gerçekten oydu." Şefin seslenişini, mutfaktaki tabak tıkırtılarını, dışarıdaki korna seslerini bir kenara itti. Islak ellerini önlüğüne bile silmeden restoranın cam kapısına doğru koştu. Dışarı çıktığında, gece serinliği yüzüne sert bir tokat gibi çarptı. Siyah, heybetli bir arabanın egzoz dumanı sokağın pusuna karışırken, Havsa kaldırımda öylece kalakaldı... O askerler... O görüntülere nasıl katlanıyorlar diye sormuştu ya kendine; şimdi cevabı bir nebze de olsa anlamıştı. Onlar katlanmıyorlardı; onlar o acıyı bir zırh gibi kuşanıp, hiçbir şey olmamış gibi hayatın içine, bu kalabalık caddelere, bu ışıklı restoranlara geri dönüyorlardı. Demir’in o saniyeler içindeki vakur gidişi, Havsa’ya kendi yıkılmışlığının ne kadar derin olduğunu bir kez daha hatırlattı. İçeri döndüğünde saatlerce nasıl çalıştığını bile anlamdan Gecenin bir yarısı kendisini eve atmıştı. Havsa eve girdiğinde, içerisi Leyla’nın yaktığı keskin kokulu tütsülerle doluydu. Leyla, dizlerini karnına çekmiş, televizyondaki karıncalı ekrana bakıyordu. Uyumadığı, kızarmış gözlerinden belliydi. Havsa boş gözlerle üstündeki kabanı ve kolunda ki çantayı vestireye bırakıp, Leyla'nın karşısındaki kolsguga attı kendini ve ilk kurduğu cümle şu oldu, "Onu gördüm, Leyla," dedi. Sesi bir sırrı fısıldar gibiydi. Leyla başını yavaşça kaldırdı. "Kimi?" dedi dalgın dalgın. "O askeri... Demir’i. Çalıştığım restorandaydı. Hiçbir şey olmamış gibi oturdu, yemeğini yedi ve gitti. Üzerinde kan yoktu, yüzünde o geceki tozlar yoktu. Ama bakışları... Bakışları hâlâ o morgun önündeki gibiydi." diyerek yutkundu. Leyla derin bir iç çekti, gözlerinden bir damla yaş süzüldü. "Nasıl yapabiliyorlar Havsa? Biz iki haftadır nefes alamıyoruz. Ben her gözümü kapattığımda o kızıl saçlı askerin bana 'beceriksiz' deyişini duyuyorum. Haklıydı belki de... Ben o kaosun içinde kayboldum, onlar ise kaosun sahibiydi." dedi dudakları titrerken. Leyla pek alıngan pek kırılgandı. öyleki, kimse onu kırmazdı. ama iki hafta önce yaşadıklarını hala daha atlayamamış, uyuyamıyordu... Havsa, arkadaşının yanına çöktü ve titreyen ellerini tuttu. "Belki de delirmemek için öyle davranıyorlardır. Demir'i gördüğümde anladım; onlar ölümü unutmamışlar, sadece onunla yaşamayı öğrenmişler. Biz ise ölümle ilk kez bu kadar çıplak karşılaştık." dedi kendine bahane bularak. İki genç kadın, o gece sabaha kadar hiç konuşmadan birbirlerine sarılarak oturdular. Havsa’nın zihninde Demir’in restorandan çıkarkenki o dik duruşu, Leyla’nın zihninde ise o kızıl saçlı askerin keskin sözleri dönüp duruyordu.... "*"*"* Ertesi gün, Havsa hastanedeki mesaisine gitmek için erkenden yola çıkmıştı, Leyla evde işlerinin biraz uzun süreceğini söyleyerek arkasından geleceğini söylemişti. ama pek tabi Havsa Leyla'nın bir şey yapacağını biliyordu . Şehir her zamanki gibi kalabalıktı ama Havsa için artık her şeyin üzerinde o geceki enkazın tozu vardı. Hastanenin girişinde, panoda asılı duran "Başsağlığı" ilanına baktı. Şehitlerin isimleri alt alta sıralanmıştı. O sırada hastanenin bahçesine giren bir askeri araç dikkatini çekti. Araçtan inen birkaç asker, evrak çantalarıyla başhekimliğe doğru ilerledi. Havsa, istem dışı bir şekilde sanki Demir’i aradı gözleriyle. Orada değildi ama o günden beri içinde uyanan o tuhaf "bağlanma" hissi peşini bırakmıyordu. kendisinin paronayak olduğunu düşünüp Kendi kendine göz devirerek ilerledi. Morg katına indiğinde, havadaki o metalik koku ciğerlerini yaktı. Ama bu kez kaçmadı. Kapıyı açtı, içeri girdi. Mermer tezgahların üzerine baktı. O gece burada yaşananlar, sadece bir iş değil, ruhunun bir parçası haline gelmişti... "Eğer onlar ayakta kalabiliyorsa," dedi Havsa kendi kendine, "ben de kalacağım. Onların koruduğu bu vatanın ölülerine ben dokundum. Bu yükü taşımak artık benim de görevim." dedi Kendi kendine... Tam o sırada telefonuna bir mesaj düştü. Leyla’dandı, "Havsa, dayanamadım. O geceki birliğin ismini araştırdım. Onlar sıradan bir birlik değilmiş. burada anakara da görev alan TSK'ya bağlı bir timmiş... Ve Havsa... inanmazsın ama benim şu panelci arkadaş bile ne fotoğraflarıni buldu o Dalyan gibi pehlivanların ne de isimlerini... kız bunlar sanırsam çok özel askerler" dedi tek solukta. ve evet, Havsa yanılmamıştı. çünkü Leyla kırılgan olduğu kadar meraklıydı. ve bu merakı sürekli başına iş açardı. kaldı ki böyle bir askerî birliği neden araştırdığı ise anlamsız dı... Havsa telefonu sıkıca kavradı. Restoranda gördüğü o sakin adam, aslında her an ölüme geri dönecek olan bir cengaverdi. İçindeki o büyük boşluk, yerini garip bir saygıya ve daha önce hiç hissetmediği kadar büyük bir hüzne bıraktı... bir şey söylemedi, sadece Leyla'ya kızıp hemen gelmesini ve o tür işlere bulaşmamasi için uyarıp kapatmıştı. Ankara’nın gri, puslu sabahı Adli Tıp Kurumu’nun soğuk duvarlarına çarparken, Havsa telefonu cebine koyup, ağır metal kapısından içeri girdi. Gözleri uykusuzluktan yanıyor, restorandaki vardiyasından kalan yorgunluk her adımında dizlerini titretiyordu. Gece restoranda gördüğü o silüet, Demir’in o sarsılmaz duruşu hâlâ zihninin bir köşesinde asılıydı; ama burası, Adli Tıp’ın o kendine has keskin kokusu, hayallere yer bırakmıyordu... Havsa, morgdan çıktığı gibi soyunma odasına geçip beyaz önlüğünü üzerine geçirdiği sırada kapı hızla açıldı. Uzman Hekim Dr. Metin, elinde bir dosya ve alnında birikmiş ter damlalarıyla içeri daldı. ve gözleri odayı tarayıp yalnızca Havsa'yı görünce "Havsa! Geldin mi? Çabuk, hemen hazırlan. 3 numaralı otopsi salonuna geçiyoruz," dedi Metin Bey, sesi her zamankinden daha gergin ve aceleciydi. genelde özel vakalarda acele edilirdi, ve iki ayakları bir papuca anca devlete ait vakalarda oldurdu. Havsa şaşkınlıkla önlüğünün düğmelerini ilikledi. "Hocam hayırdır? Daha mesai yeni başladı, randevulu vakalar..." demeye kalmadan Metin başhekim aceleyle "Randevuyu boş ver Havsa," dedi kapıdan çıkarken. "Emniyetten özel rica geldi. Acil bir vaka. Genç bir kadın, evinde asılı bulunmuş. İlk bakışta intihar gibi duruyor ama savcı beyin şüpheleri var. Olay yeri inceleme bazı tutarsızlıklar bulmuş. Bu vakanın bugün öğlene kadar raporlanması lazım." diyerek hızla odadan çıktı. Havsa’nın kalbi hızla çarpmaya başladı. iki hafta önceki o büyük enkazın, o toplu ölümlerin ağırlığı daha üzerinden kalkmamışken, şimdi bir başka ölümün gizemine çekiliyordu. Steril eldivenlerini taktı, maskesini yüzüne geçirdi ve dakikalar sonra diğer stajyerler ile o tanıdık, buz gibi otopsi salonuna girdi... içeriye iki kadınla birlikte giren Havsa hiç oyalanmadan masaya yaklaştı. Mermer masanın üzerinde, beyaz bir örtünün altında bir beden yatıyordu. Dr. Metin örtüyü yavaşça açtı. Havsa, masada yatan genç kadının yüzüne baktığında bir an duraksadı. Kadın çok gençti, neredeyse Havsa ile yaşıttı. ve saçları da kendisinin ki gibi kızıldı... Boynundaki o mor, derin urgan izi, bir sonun değil, sanki bir başlangıcın sessiz çığlığı gibiydi... "Bakın buraya arkadaşlar," dedi Metin Bey, elindeki ışığı kadının boynuna tutarak. "İntihar eden birinde ası izi yukarı doğru daralan bir 'V' şekli çizer. Ama bu kadının boynundaki iz... Bak, dairesel ve boynun tam arkasında düğümlenmiş gibi. Sanki asılmadan önce boğulmuş, sonra o süs verilmiş gibi bir hava var." dedi Demir bir çubuğu morarmış deriye tutarken Havsa eğilip yakından baktı. Mesleki içgüdüleri, o gece yaşadığı travmanın yarattığı hassasiyetle birleşmişti. Kadının tırnak aralarına, ellerindeki küçük sıyrıklara baktı. "Hocam, sağ el tırnak altında doku örneği olabilir mi? Sanki biriyle boğuşmuş gibi bir kasılma var parmaklarında." dedi. diğer stajyerler de kızın farkı farklı bölgelerine bakıyor bir iz, bir doku bulmaya çalışıyorlardı. Metin Bey onaylarcasına başını salladı. "Aferin. Dikkatlisin. Eğer bu bir cinayetse ve biz bunu 'intihar' diye geçersek, katil dışarıda elini kolunu sallayarak gezecek." dedi maskesini biraz daha burnuna çekerek. Havsa, elindeki neşteri titretmeden tutmaya çalışırken aklına yine o soru geldi, O askerler, o karmaşanın içinde katili ve masumu nasıl ayırt ediyorlardı? Şimdi o da bir savaşın içindeydi; ama onun cephesi bu mermer masaydı. Tam o sırada otopsi salonunun telefonu çaldı. Kapıdaki görevli hoparlörlerden içeri seslendi, "Hocam, dışarıda maktulün yakını olduğunu söyleyen biri var. Emniyetten izin almış, teşhis için ısrar ediyor. Çok nüfuzlu bir aileymiş, savcılık 'bir baksın' dedi." diye bir ses yankılandı. başhekim onaylamadı bilen sadece sustu. Havsa, masadaki bedene baktı. Bu genç kadının ölümü, sadece bir intihar süsü değil, Ankara’nın karanlık dehlizlerine uzanan bir hikâyenin ilk perdesi gibiydi. Otopsi salonunun o ağır ve steril sessizliği, Leyla’nın nefes nefese içeri dalışıyla bozuldu. Leyla, aceleyle maskesini takıp önlüğünü düzeltirken Havsa’ya mahcup bir bakış attı. ve Metin başhekime "Özür dilerim hocam, trafik... Gelebildim," diye fısıldadı. Havsa, arkadaşının gözlerindeki yorgunluğu gördü; o da geceyi kabuslarla geçirmişti ama şimdi iş başındaydılar. Tam o sırada salonun çift kanatlı ağır metal kapısı gıcırdayarak açıldı. İçeriye, hastanenin dışarıdan gelen siviller için zorunlu kıldığı o mavi, naylon koruma muşambalarına bürünmüş iki figür girdi. Önde duran adamın omuzları çökmüştü, sanki dünyanın bütün yükü sırtındaymış gibi duruyordu. Yüzündeki cerrahi maskenin üzerinden görünen yemyeşil gözleri, ağlamaktan kan çanağına dönmüştü. Kaşları kızıldı, bakışlarında ise insanı derinden sarsan bir çaresizlik vardı. Hemen arkasında, ona destek olurcasına koluna girmiş, ondan daha uzun, daha yapılı ve heybetli bir adam vardı. O da maskeliydi ama duruşundaki o sarsılmaz asker disiplini, üzerindeki naylon poşete rağmen kendini belli ediyordu.. Dr. Metin kaşlarını çatarak neşteri bıraktı. "Siz kimsiniz? Buraya yetkisiz girmek yasaktır, lütfen dışarı çıkın!" diyerek sinirle bağırdı. Yapılı adam, sesi maskenin altından boğuk ama otoriter bir tonda gelerek cevap verdi, "Emniyet ve savcılıktan özel izinliyiz hocam. Yanımdaki, maktulün ağabeyi. Teşhis ve bilgi almak için buradayız." Başhekim yardımcısı kapıdan kafasını uzatıp Dr. Metin’e onay verircesine başını salladı ama yine de uyarmadan edemedi, "Evladım, otopsi süreci sivil biri için çok ağırdır. Dışarıda bekleyin, raporu size ileteceğiz. Dayanamazsınız, bu görüntü hafızanızdan silinmez." diye yakındı. O an, yeşil gözlü adamın omuzları iyice sarsıldı. Sesi, maskenin altından hıçkırıkla karışık, titreyen ama kararlı bir şekilde çıktı, "Hayır!" dedi, gözlerini mermer masadaki bedene dikerek. "Hayır, çıkmıyorum. Ne yapacaksanız yapın çabuk... Bana sadece nasıl öldüğünü söyleyin. Kardeşim... O kendine kıymaz. Bana nasıl öldüğünü, kimin yaptığını söyleyin!" ağladığı çok bariz ortadaydı. ama böylesine bir acıyla yüzleşmesi daha acı vericiydi. çünkü gözleri önünde kardeşini hiç ummadığı bir şekilde görecekti... Havsa, adamın sesini duyduğu an elindeki pensi neredeyse düşürüyordu. Bu ses... Bu kızıl kaşlar... O gece enkazın başında Leyla’ya "beceriksiz" diye bağıran, o kaosun ortasında ateş saçan kızıl saçlı askerin sesiydi bu. Yanındaki o devasa gölge ise hiç şüphesiz kendini Demir Karsoy diye tanıtan üsteğmen di... Leyla’nın yanında kaskatı kesildiğini hissetti Havsa. Leyla, o gece kendisine hakaret eden adamın şu an karşısında bir çocuk gibi ağladığını görünce maskesinin altında yutkundu. iki hafta önce"beceriksiz" dediği kadının elindeki neştere, kardeşinin cansız bedeniyle bakıyordu... Dr. Metin derin bir nefes aldı. "Pekala... Madem kararlısınız, orada durun ve müdahale etmeyin." dedi. Havsa, titreyen ellerini kontrol altına almaya çalışarak eğildi. Artık bu sadece bir otopsi değildi; bu, o gece hayatlarını altüst eden adamların en büyük acısıyla yüzleşme anıydı. Otopsi salonu, içeriye giren beş yeni stajyerle birlikte iyice kalabalıklaşmış ve boğucu bir hal almıştı. Genç kadının cansız bedeni mermer masanın üzerinde, sanki bir ders materyaliymiş gibi incelenirken; Havsa, maktulle olan korkunç benzerliği karşısında bir kez daha sarsıldı. çünkü çillerinden tut, yüz şekline kadar aynıydı. ve bunu gördüğünde bir kez daha sarsıldı. Kendisi de kızıl saçlıydı ve masadaki kadının ten rengi, saçının tonu, hatta el yapısı bile aynadaki yansıması gibiydi. Bu benzerlik, yaşadığı travmanın üzerine buz gibi bir ağırlık daha ekledi... Başhekim, "Başlıyoruz," diyerek neşteri eline aldı. Havsa, boğazındaki o koca düğümü yutkunarak hekimin ilk kesiyi atışına yardım etti. Profesyonelce hareket etmeye çalışıyordu ama içindeki fırtına dinmek bilmiyordu. Yandaki stajyerlerden biri, prosedür gereği bedenin genel durumunu fotoğraflarken; Havsa, kadının kollarındaki ve boynundaki morlukları dikkatle inceledi. Tam o sırada, çarşafı biraz daha aşağı kaydırdığında gözleri bir noktada takılı kaldı. Kızın iç bacaklarında, hiç olmaması gereken bir yerde, deri altında ezilme ve belirgin bir kızarıklık vardı. Havsa'nın kanı çekildi. Bir kadının, bir sağlıkçının içgüdüsüyle durumu anında kavradı... çünkü o mahrem bölgede o kızarıklığın başka bir açıklaması yoktu. Odada duran iki adama, özellikle de mermer gibi kaskatı kesilmiş o yeşil gözlü ağabeye bakmamaya yeminliymiş gibi sadece masaya odaklandı. Eğilip sessizce başhekimi işaret etti. Dr. Metin, Havsa’nın gösterdiği noktaya baktığında duraksadı. Gözlüklerini düzeltip bölgeyi yakından inceledi, ardından Havsa ile göz göze geldi. Hekimin bakışlarındaki o acı dolu onay, her şeyi anlatıyordu. başını yavaşça sallayıp gözlerini yumdu. oda anlamıştı. ve derin Bir nefes vererek sol yanında arasında duran ikiliye çaktırmadan baktı. Bu bir intihar değildi. Bu, önce tecavüze uğramış, ardından boğulmuş ve intihar süsü verilerek asılmış bir cinayet vakasıydı. stajyerler de fark etmişti, Salonda ölümcül bir sessizlik oldu. Sadece cihazların mekanik sesi duyuluyordu. Başhekim derin bir nefes alıp maskesinin arkasından yutkundu. Arkadaki iki adamın, o iki yaralı devin varlığı odadaki oksijeni tüketiyordu. Nasıl söylenirdi? O gece dağlarda vatan için çarpışan, kardeşini koruyamadığını düşünen o kızıl saçlı adama, kardeşinin sadece canının alınmadığını, onurunun da saldırıya uğradığını söylemek hangi dilde mümkündü?.. Dr. Metin elindeki aleti yavaşça bıraktı. Havsa, Leyla’nın yanındaki elinin titrediğini gördü. Leyla da anlamıştı; gözlerini masadan kaçırıp yere dikmiş, tırnaklarını avucuna geçirmişti... Demir, odadaki gerginliği ve doktorun duraksamasını sezmiş gibi bir adım öne çıktı. Sesi bir gölge kadar karanlık ve sorgulayıcıydı, "Neden durdunuz?" dedi Demir, gözleri Dr. Metin'in üzerinde. "Ne gördünüz? Konuşun." dedi Yeşil gözlü ağabey, kardeşinin cansız bacağına doğru bir hamle yapacak gibi oldu ama Demir onu kolundan tutup sabitledi. Havsa, o an adama bakmak zorunda kaldı. O yeşil gözlerdeki çaresizlik, yerini yavaş yavaş korkunç bir kuşkuya bırakıyordu... Başhekim Metin Bey, odadaki gerginliği azaltmaya çalışarak ikiliye bakamadı, ama sesi titreyerek yanındaki stajyere döndü. "Hemen şu sürüntü örneğini al, laboratuvara götür. Kesinleştirelim, ne olur ne olmaz..." Bu üstü kapalı cümle, odadaki barut fıçısını ateşleyen kıvılcım oldu. o kızıl kaşlı, yeşil gözlü asker maskesinin altından hırıldayarak bir adım öne çıktı. "Ne oluyor? Neyden emin olacaksınız? Ne demek istiyorsunuz?" diye gürledi. Sesi mermer duvarlarda yankılanırken Başhekimin üzerine yürüdü... O sırada kadın bir stajyer, elinde küçük bir tüp ve pamuklu çubukla eğildi. Havsa’nın içi çekildi; çünkü o örneğin nereden alındığını, Çağatay’ın görmemesi için herkesin nasıl bir duvar ördüğünü biliyordu. Kadın stajyer, cansız kızın bacak arasından örneği alıp hızla kapıya yöneldiğinde Çağatay’ın gözleri bir noktada donup kaldı. Adam bir askerdi, bir operasyoncuydu; o örneğin ne için, nereden alındığını bir saniyede anlamıştı. Çağatay’ın boğazından hayvani bir nida koptu. "O ne?! O örneği nereden aldın sen?!" diye kapıdan hızla çıkan hemşirenin arkasından bağırdı. Sesi artık sadece acı değil, saf bir nefret ve şok taşıyordu. İçerideki herkes korkuyla geri çekilirken, Çağatay kontrolünü tamamen yitirdi. Tam o anda sesler duyulmuş gibi otopsi salonunun ağır kapıları bir kez daha, bu sefer gürültüyle açıldı. İçeriye tam teçhizatlı, üzerlerinde tozlu kamuflajları olan dört asker girdi. En başta, masmavi gözleri buz gibi bakan, dik ve oldukça yapılı bir asker duruyordu. Gözleri doğrudan Demir’e kilitlendi. Demir, Çağatay’ı kollarından tutup sabitlemeye çalışırken; Başhekim masanın üzerinden bağırıyordu, "Çıkın dışarı! Burası otopsi salonu, buraya böyle giremezsiniz!" Ama Çağatay artık durdurulamazdı. Yüzündeki cerrahi maskeyi tek bir hamlede yırtıp attı. Maskenin altından çıkan o öfkeli, acıdan kavrulmuş yüzü görünce Havsa ve Leyla oldukları yerde taş kesildiler... Havsa, yanındaki Leyla’nın elini öyle bir sıktı ki parmak boğumları beyazladı. Leyla’nın dudakları "O..." diye kıpırdadı ama ses çıkmadı. Bu, o gece o karakolun önünde onlara dünyayı dar eden, Leyla'ya "beceriksiz" diye haykıran o kızıl saçlı askerin ta kendisiydi. Şimdi karşısında, kardeşinin enkaz altındaki bedenine değil, masadaki onuru kırılmış cansız hayaline bakıyordu... Çağatay, hıçkırıklar ve öfke içinde yürüyerek Başhekimin yakasına yapıştı, "Bana bak doktor! Kardeşime ne yaptılar? O tüp neydi? SÖYLE BANA!" diye bağırıyordu. Mavi gözlü yapılı asker ( Yaman) ve diğerleri, odadaki ölüm sessizliğini ve masanın üzerindeki o korkunç gerçeği sezmiş gibi bir an duraksadılar. Havsa’nın gözleri masadaki kızıl saçlı kıza, sonra Çağatay’ın aynı renk saçlarına kaydı. Kader, bu iki kadını birini masada, birini neşterin başında acı bir benzerlikle birleştirmişti... Otopsi salonunun o steril, beyaz ışığı altında zaman bir anlığına dondu. Hekim, Çağatay’ın sarsıcı öfkesi altında ezilmekten kurtulup onu üzerinden sertçe itti. Göğsü inip kalkarken, maskesinin ardından sesi bir kırbaç gibi şakladı, "Tecavüzden şüpheleniyoruz! Anladın mı? Sadece bir intihar olmadığı apaçık ortada! Önce boğularak cinsel ilişkiye zorlanmış, sonra da intihar süsü verilmiş! Gerçek bu!" Hekimin bu çiğ, korumasız ve buz gibi sözleri odadaki oksijeni emip bitirdi. Kapıdaki dört asker, sanki bir mayına basmışlar gibi oldukları yerde kaskatı kesildiler. Demir, bir anlık şokun ardından hekimin üzerine yürüdü, gözlerinden ateş fışkırıyordu. Hekimin yakasına yapışıp sarsarken, sesi binanın temellerini titretti, "Senin ben iflahını sikeyim! Sen nasıl hekimsin lan? Böyle mi söylenir bu? Adamın canı masada yatıyor, sen ne diyorsun!" diyerek hekimi avuçlarında sarstı... Hekim geri adım atmadı, profesyonel bir cinnetin eşiğindeydi, "Çabuk çıkın buradan! Görevimi yapmama engel oluyorsunuz!" Ama o an, salonun tam ortasında, mermer masanın hemen yanında öyle bir çığlık koptu ki; ne hekimin sesi kaldı, ne Demir’in öfkesi. AHHHHHH! ANNNEMMMM! CANIM! LAN NASIL YAPARLAR BUNU! NASIL?! BANA ANNE OLAN KADINA NASIL YAPARLAR BUNU!" Çağatay, ciğerlerinden sökülüp gelen, insan tınısından uzak, saf bir acının feryadını koyverdi. küçük, babasının gayrimeşru kızı ona bir anne olmuştu, babası annesini gözleri önünde vurup öldürdüğünü kaçmıştı ve suç Çağlatay'a kalmıştı. yıllar sonra hapisten çıktığında aslında babasının başka bir kadınla ilişkisi olduğundan, ve annesinin de bunu öğrendiğini anladığında annesini gözleri önünde vurmuştu. ve gayrimeşru bir kız kardeşi olduğunu hapisten çıktığında öğrenmişti... hayatı, tim komutanı Yaman çevik'in hayatının kopyası gibi yaşanmıştı, ama şüphesiz de biliyordu ki Çağatay, burada her birinin acısı birebir aynı olduğu için Tahir albay tarafından seçilmişlerdi. mesala Demir karsoy da hem kız kardeşini gözleri önünde kaybetmiş, hem de canı ciğeri Hasret'in intiharını... herkes bu timde birdi, yekti... ve onları bir kılan ise aynı acılara göğüs germeleriydi... Çağlatay'ın Dizlerinin bağı çözüldü; bedeni, ruhundaki bu ağır yükü daha fazla taşıyamayıp beton zemine doğru çöktü. Kapıdaki dört asker, tim arkadaşları yere çakılmasın diye aynı anda fırladılar. Çağatay’ın kollarına, omuzlarına asıldılar; onu bir yıkıntı gibi ayakta tutmaya çalıştılar. "Çağatay! Kendine gel oğlum! Çağatay, bak bize!" diye bağırıyorlardı ama Çağatay’ın gözleri artık bu dünyayı görmüyordu... Çağatay, o masmavi gözleri buz tutmuş, heybetli komutanı, Yaman çevik'e baktı. Gözyaşları, maskesini yırttığı o kızıl sakallarının arasından süzülürken sesi hıçkırıklarla boğuluyordu, "Komutanım... Tecavüz diyorlar... Komutanım, bacım... bunlar ne diyorlar..." Ellerini yumruk yapıp kendi yüzüne, şakaklarına vurmaya başladı. Her darbede kemik sesi yankılanıyordu odada. "Ben onu korumak için hapis yattım komutanım! Ben o dağlarda mermi yerken onu buralarda korurlar sandım! Nasıl bunları hesaba katmadım? Nasıl onu o kurda kuşa yem ettim?" Kendi yüzünü yumruklarken, dudaklarından dökülen her kelime Havsa ve Leyla’nın kalbine birer mermi gibi saplanıyordu. Havsa, masadaki kızıl saçlı kıza baktı; o da abisinin bu feryadını duyuyor gibiydi sanki. Mavi gözlü komutan, Çağatay’ın bileklerini çelik bir kelepçe gibi kavradı. Onu sarsarak kendine getirmeye çalıştı, sesi bir emirden ziyade bir babanın çaresiz haykırışı gibiydi: "Çağatay! Kendine gel oğlum! Bak bana, buradayız! Yanındayız!" Ama Çağatay durmuyordu. Ellerini kurtarıp yüzünü paralamaya, göğsüne vurmaya devam ediyordu. "Benim canım yanmıyor komutanım, onun canı yanmış! O mermer soğuktur, üşür benim gülüm! Dokunmuşlar ona... Kirli elleriyle dokunmuşlar bacıma!" Otopsi salonu, bir ordunun en sert neferinin, küçük bir çocuk gibi hıçkırarak diz çöküşüne şahitlik ediyordu. Havsa, gözyaşlarını maskesinin içinde saklayamaz hale gelmişti. Leyla ise duvara yaslanmış, iki hafta önce kendisine "beceriksiz" diyen bu adamın, dünyanın en çaresiz insanına dönüşmesini izlerken hıçkırıklarını bastırmak için ağzını kapatıyordu. Mermer masadaki kızıl saçlar sessizdi ama abisinin feryadı Ankara’nın o gri sabahını kana buluyordu...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD