yazardan...
Gece yarısıydı. Rüzgâr helikopterin kanatlarını hırpalarken, gökyüzünde yalnızca ayın solgun ışığı vardı. Adli Tıp stajyerleri, Havsa ve birkaç arkadaşı, Mehmet Hekim’in gözetiminde tek tek askeri helikoptere bindiler. Herkes sessizdi; kimse ne söyleyeceğini bilmiyordu. Hava soğuktu, ve yaklaştıkları karargahın üzerine çöken sessizlik insanı boğuyordu...
bu gece aldıkları haber ciğer yakıyor, boğazları düğümlüyordu.
sınır dışında bir karargaha yapılan hain saldırıda görev yapan askerlerin çoğu şehit düşmüş, ülke genelinde milli yas ilan edilmişti.
ama an itibariyle stajerlerin bile gidilmesi söz konusu olmuş, tanınan adli tıp kurumunda üst düzey doktoru Mehmet Dalkılıç da ekibini alıp, gönüllü olarak sınır dışına Yola çıkmışlardı.
bu ekipte yer alan Havsa mehrodeva ise, oldukça gergindi... çünkü göreceği manzaranın nasıl bir katliamın enkazı olacağını kestirmiyor, bütün arkadaşları gibi oda hazırlıklı gelmişti.
gecenin rüzgarlı havasında helikopter sarsılıyor, ama asla hedefinden şaşmıyordu.
Mehmet hekim elindeki küçük dua kitabını açmış, ak düşmüş dağınık sakalları arasından dualar okuyordu.
Havsa ise oturduğu koltuğa sıkı sıkı sarılmış, camdan karanlık dağları görebildiği kadar izliyordu..
saatler sonra Helikopter yere indiğinde ilk adım attıklarında karşılaştıkları manzara, akıllarından çıkmayacak türdendi...
Patlamanın izi her yerdeydi, parçalanmış araçlar, yıkılmış çadırlar, yanmış malzemeler ve birimlerin cesetleri… gelen ekipler Gözlerini kapatmak istediler ama imkânsızdı. Mehmet Hekim, stajyerleri hızlıca topladı.
“Durun, sakin olun! Önce nefes alın, sonra işinize odaklanın,” dedi, sesi bile titremiyordu. alışkın değildi, daha çok oda şokta idi.
Ama stajyerlerden biri, genç bir erkek, ilk adımını attığında gözlerini kapayıp ağlamaya başladı. Diğeri, Havsa’nın yanındaki kadın stajyer, titreyerek arkasına yaslandı, nefes alamıyordu. onlarca stajyer şimdiden dağılmış, gördükleri manzaraya dayanamıyorlardı...
Havsa ellerindeki beyaz ilk yardım çantasının Kulplarını sıktı. Gözleri öfke ve korkuyla parlıyordu, ama panik yapmadı. Her şeyi hızlıca gözlemliyordu. “Her şey kontrol altında. Kimseyi kaybetmeyeceğiz,” dese de aslında felaketin ne denli büyük olduğunu biliyordu, ama sadece kendisine zaman tanıyordu... " tamam... tamam... Allah'ım sen yardım et" diye mırıldandı kendi kendine.
O sırada karargahın diğer ucundan, GÖLGE timinin komutanı Yaman çevik ve timi görünür oldu. Demir Karsoy, Mert Kılıç, Kerem Karlı, Behzat ve Çağlatay… hepsi sessiz, kararlı, gözleri ölülerin arasındaki kaosu tarıyordu. hepsi karanlığın içinde birer ölüm gibi etrafi tarıyor, patlatılan karargahın hain planını yapan örgütün üyelerinin cesetlerini teker teker ayırıp sarı torbalara taşıyan askerlerin yanı başında, şehit düşmüş askerin naaşlarını gelen büyük morg araçlarına taşıyorlardı...
yüzleri kapalı, kafalarında kaskları vardı. ama her birinin bariz omuzları düşmüş birbirlerine bakmadan sessizce meslektaşlarına son görevi yerine getiriyorlardı....
Demir, binbaşıların ve askerlerin cesetlerinin başında duruyor, hiçbir an ayrılmıyordu. Yüzü taş gibi sertti; gözlerinde acıdan çok sorumluluk vardı. Bir anda yüzündeki bandanayi indirip, hırsla kaskını başından çıkarıp fırlattı...
“Demir, merkezde kal. Tim etrafı kontrol etsin,” dedi Yaman, sessiz ama keskin. Tim anında pozisyon aldı; çevredeki enkazı, yaralıları ve tehlikeleri taradı. bütün örgüt etkisiz hale getirilmiş, yuvaları destek ekiple bombalanmıştı, ama gelen diğer birimler de GÖLGE timinin emrine uyarak, alana dağılırlar...
etrafta koşuşturan, Beyaz önlükleri kanlarla kaplı doktorlar, hemşireler, yaralı askerlerin iniltilerini duyan Havsa elini bağrına bastı. felaketin en büyük resmini görüyor, bünyesi bunu kaldıramaz haldeydi.
öyle ki, yanındaki en yakın arkadaşı Leyla bile yere çömelmiş, yara bere içinde yaralı bir askerin yanı başında açtığı su şişesini askerin dudaklarına yaslayıp, su içirmeye çalışıyordu...
" dayanın... lütfen dayanın bakın destek ekibi geldi..." Leyla yaralı askerin yüzündeki kanları önlüğünün eteğiyle sileken, yanlarına hwmenbir sedye getirildi, kızıl saçlı ela gözlü oldukça uzun boylu bir asker, Leylanın yanı başında ağladığı askeri kucaklayıp, sedyeye yatırdı.
kızıl asker Leyla'ya dönüp, sert bir sesle bağırarak konuştu " ne ağlıyorsun! ölmedi ki! görevini yap, ve gerekenleri uygula..."
Leyla şoka girmiş gibi elindeki suyu nereye koyacağını şaşırarak etrafında turladı..
o an kızıl asker sinirden Leyla'nın elindeki suya uzanıp aldı ve yere fırlattı. " birşeyler yapsana ve kadın! ne diye sersem tavuklar gibi etrafında dolanıyorsun! adam kan kaybından ölecek! hadi!"
Leyla ellerini saçlarına atıp ağlamaya başladı, tam o sırada Havsa dayanamayıp kızıl saçlı askerin karşısına geçip, kısık bir sesle konuştu." kusura bakmayın... arkadaşım biraz şok-" ama asker havsayı dinlemeden, sedyede yatan askerin üniformasının kanlı yakasını öfkeyle çözerken Havsa'nın yüzüne bağırdı. " şaka mısınız lan siz! adam ölüyor! yardım edin!"
Havsa dağılmış bir ifade ile hızla kızıl saçlı askerin yanında yer alıp, hızla çantası açıp, içinden makası alıp, sedyede baygın askerin kandan ıslanmış üniformasını düşünmeden kesti, ve göğsündeki yarayı ortaya çıkardı.
yara derin değildi, ama oldukça kan kaybetmişti. Leyla hala titreyen elleriyle Havsa'nın arkasında dururken, kızıl saçlı asker bir anda alev saçan Gözlerle Leyla'ya dönüp bağırdı " SEN NEDEN DURUYORSUN KADIN! YARDIM ET!" diye kükreyince Leyla daha bir yerinde donup kaldı.
o anda başka Beyaz önlüklü iki doktor yanlarına yanaşınca, sedyede yatan askeri hızla büyük helikoptere doğru alıp götürdüler.
Havsa elindeki çanta ile onlara yardım etmek için hareketlenince, kızıl saçlı asker, sinirli bir şekilde, havsayı durdurdu." bırak! zaten bir şey yapamazsınız... al arkadaşını siktirip gidin burdan" dediğinde Havsa hiçbir şey diyemedi...
ortam oldukça gergindi. daha fazla da gerginlik yaratmazdı.
kızıl saçlı asker, omzundaki uzun silahına sarılıp, büyük morg araçlarının yanına hızla koşturunca, Leyla arkasına bakmadan ağlayarak yerdeki çantasını alıp helikoptere doğru koştu...
ortada Kalan Havsa ise, son derece şaşkın ve gözleri dolmuştu... çenesini sıkarak Mehmet hekimin ekibindeki stajerlerij yanına koşturdu...
Havsa ve diğer stajyerler, cesetlerin başına yaklaştığında Mehmet Hekim onları uyardı, “Her birinizi tek tek yönlendireceğim. Panik yok, ağlamayın, nefes alın. Bu sizin ilk sınavınız, herkes hazır mı?”
Ama manzara dayanılmazdı. Birkaç stajyer başlarını elleriyle kapayıp yere çöktü. Bazıları sessizce hıçkırıyor, bazıları ise gözyaşlarını tutamıyordu. Havsa, derin nefes alarak dizlerinin üzerine çöktü; kalbi çarpıyor, elleri titriyordu. Ama bir yandan kendini toplamayı başardı. ve ayağa kalkıp kalabalığın içine yürüdü.
Demir, ise bu kaotik ortamın ortasında, her ölüye tek tek bakıyor, her detayı not ediyordu. Yanına yaklaşan Havsa’ya göz ucuyla baktı, “Dikkatli ol, stajyer. Bu iş… gözyaşıyla değil, odakla yürür.”
Havsa, dik duruşlu askere bakıp gözlerini sildi. başını salladı, sessizce Demir’in sert bakışını kabul etti. “Sana göre odaklı, bana göre katliam… ama tamam, bakacağız,” dedi kendi kendine.
Helikopterin gürültüsü, askerlerin bağırışları ve patlamadan geriye kalan enkazın uğultusu arasında, gecenin karanlığında bir vahşet tabloyu tamamlıyordu. Göz gözü görmüyordu; ancak sert ışıklar altında, ölümün soğuk gerçekliği herkesin yüzüne çarpıyordu.
Tim, tekrar geri döndüğünde Demir’in etrafında hiyerarşik bir düzen oluştururken, Havsa ve stajyerler ilk otopsi çalışmalarına başladı. Her ceset, bir hikâye anlatıyor; her yara, bir çatışmanın izini taşıyordu. Mehmet Hekim sessizce onları izliyor, gerektiğinde müdahale ediyordu. Ama stajyerlerin titremesi, gözyaşlarını tutamaması kaotik atmosferi daha da yoğunlaştırıyordu.
Demir, gözlerini hiç bir ölülerden ayırmadan, sadece not aldı. Havsa birkaç adım geri çekildi, kalbi sıkıştı. Ama göz ucuyla Demir’i izledi; sertliği, disiplin ve kararlılığı, onun da kendini toplamasını sağladı.
Gece ilerledikçe, karargah tam bir savaş alanına dönmüştü. Askerler ve hekimler birbirine komut veriyor, stajyerler panikle karışıyor, bazıları ağlıyor, bazıları kendini kaybetmiş gibi titriyordu.
Havsa biten bir otopsiden ağlayarak büyük aracın içinden çıkıp sessizce karanlığa yürüdü...
Havsa, önde yürürken kan ve dumanın içinden, yerde yatan bir askeri fark etti. Kanlar içinde hareketsiz yatıyordu. Stajyerler geriye çekilmişti, kimse yaklaşmaya cesaret edemiyordu. Havsa dizlerini hafifçe bükerek eğildi, elleri titriyordu. etrafa baktığında, kimsenin buraya gelmediğini Z daha çok yaralılara odaklandıklarını fark etti. yerdeki askerin başına eğilip Parmak uçlarıyla nabzını kontrol etti… ve kalp atışı hâlâ vardı.
“Yaşıyor… Allah’ım… yaşıyor!” Havsa fısıldadı. Ama tek başına yapması imkânsızdı. Kan, enkaz ve askerlerin bağırışları arasında tamamen yalnız hissediyordu.
Tam o anda, bir gölge hızla yanına geldi. Sert adımlar, enkazın üstünde yankılandı. Havsa irkildi. Önünde durduğunda, göz göze geldiği adamın üniforması ve bakışları onu bir an dondurdu,
“Dur!” dedi adam, sesi hem otoriter hem de keskin. “Beni dinle, sakin ol!”
Havsa gözlerini açtı; tanımadığı bu adam, Demir Karsoy, üsteğmen olduğunu belli eden sert bakışıyla oradaydı.
Havsa dili tutulmuş gibi kekelemeye başladı “Ben… ben sadece… asker… yaşatmaya çalışıyorum!” dedi Havsa, sesi titrek ama kararlı.
Demir gözlerini devirdi, ama müdahale etmeden edemedi. “Yaklaş, ama dikkatli! Bu gece her saniye önemli!”
Havsa titreyerek başını salladı. “Ama ben… ben stajyerim! Tek başıma…”
“Odaklan! Ben seni korurum, ama sen müdahale edeceksin,” dedi Demir, kaotik çevrede hızla alan açarak.
Havsa, titreyen elleriyle askerin damarına odaklandı. Dualar okuyarak ve gözyaşları içinde çalışmaya başladı: “Allah’ım… dayan… yaşa… yaşa…”
Helikopterin uğultusu, enkazın çarpan parçaları, askerlerin bağırışları, havada asılı duman… her şey üst üste geliyordu. Havsa elleri titreyerek Demirin yere attığı ilk yardım çantasının içinden bir yatıştırıcı iğneyi alıp, askerin koluna yerleştirdi, pompayı bağladı.
Demir, kaotik bir şekilde çevresindeki malzemeleri itti, Havsa’nın önünü açtı.
“Dikkat et! bedenini sabitle, bedeni oynamasın, kırık veya iç kanama olabilir sonra damara odaklan!” o an, Havsa kafasını kaldırıp Demir'in sert yüzüne baktı, bu tıbbi bilgileri nasıl bildiğini bilmiyordu, ama bir hekim gibi hem Havsayı yönlendiriyor, hemde askerin ağzına bağladığı maskeden hava pompalıyordu...
Dakikalar saatler gibi geçti. Havsa hâlâ titriyordu, ağlıyor, dualar okuyordu, ama her hareketi dikkatli ve hızlıydı. Demir ara sıra müdahale ediyor, elleriyle yardım ediyor ama sözle emir veriyordu. İkisi hâlâ birbirini tanımıyordu; yabancıydılar, ama zorunluluk onları aynı çizgiye getirmişti.
Havsa büyük iğneyi tamamiyle damarlara enjekte ettiğinde,. Demir “Tamam, pompayı bağladık… damar stabil!” diye bağırdı Demir sesini enkazın uğultusundan sıyırarak.
Havsa derin bir nefes aldı, gözlerinden yaşlar süzülürken: “Başardık… yaşıyor…”
Demir sessizce başını salladı. “Güzel iş çıkardın, stajyer. Ama dikkat et, bir an bile odaklanmayı kaybetme.”
Havsa titrek bir şekilde karşılık verdi, “Tamam, komutan… ama askeri helikoptere taşımamız gerek ” dediğinde
Çevrede kaos hâlâ devam ediyordu, askerler bağırıyor, helikopterler dönüyor, enkaz ve kan ortalığı kaplamıştı. Ama o an Havsa ve Demir, yabancı iki insan olarak kaosun ortasında, birbirlerinin becerisine güvenmek zorunda kalmışlardı. Demir hiç düşünmeden yerde yatan askeri kucağına alıp helikoptere koşturdu, Havsa ise elindeki hava pompası ile askere hala hava veriyordu...
İlk bakışta birbirlerini tanımıyorlardı, ama o gece, ölüm ve kaosun ortasında, bir bağ oluşmuştu, disiplin, cesaret ve kararlılık üzerinden bir bağ.
Ve Havsa, titreyen elleriyle pompayı son hız sıkıp duruken Demir sert bakışlarıyla onu izliyor, aynı zamanda kaotik ortamda hayat kurtarmak için her şeyi yapıyordu...
O geceyi, kimse unutamayacaktı. Hem ilk tanışma, hem ilk gerçek sınav, hem de kaos içinde doğan bir güven… her şey bir aradaydı...