psikolojik travma

1139 Words
yazardan... Bir hafta geçmişti. Günler uzun, geceler daha da uzun olmuştu. Havsa, evin salonunda koltuğuna gömülmüş, elleri dizlerinde sıkıca kenetlenmiş oturuyordu. Gözleri hâlâ o geceyi arıyor, hafızasının ekranında enkaz, kan ve feryatlar durmadan dönüyordu... ölen şehitleri tek tek yıkamış, otopsi raporu hazırlayıp ailelerle naaşları teslim etmiş görevliler arasında yer almıştı... ruhen gördüklerine inanamıyor, hayattan kopmuştu son bir haftada... en yakın arkadaşı Leyla, karşısındaki koltukta, kahvesini yarısına kadar içmiş, sonra bir kenara bırakmıştı. Ellerini saçlarına götürüp, bir an oturuyor, sonra ani bir şekilde fırlıyor, duvara vuruyor, ardından yeniden çöküyordu. “Bunu atlatamayacağız… atlatamayacağız!” diye bağırdı, sesi boğuk ve kırılmıştı. Havsa, Leyla’ya bakıp sessizce titredi. Gözleri dolmuştu, ama kelimeler boğazına takılmıştı. Sanki her nefeste o geceyi yeniden yaşıyor, pervanelerin uğultusunu, askerlerin çığlıklarını, tabutların taşınışını tekrar duyuyordu. Kalbi hızla çarpıyor, elleri titriyordu. Havsa “Leyla… bak… nefes al, tamam mı?” diye mırıldandı, ama kendi sesi bile ona yabancı geliyordu. Leyla, kafasını sallayıp, “Nefes alıyorum… ama içim yanıyor, Havsa… içim… yanıyor!” dedi, ve ardından gözyaşlarını durduramayarak koltukta kendini sıkıştırdı... en çok da Leyla etkilenmişti. hele ki o kızıl saçlı asker Leyla'ya beceriksiz muamelesi yaptığından beri Leyla kendisiyle bir iç savaşa girmiş, mesleğini sorguluyordu... Havsa, sessizce ayağa kalktı. Duvarda asılı bir fotoğrafa baktı, tatlı bir gülümseyiş, bir gün öncesi gibi masum bir an… Ama zihni hemen geri çekildi; o geceki feryatlar, kan ve ölüm her şeyi silmişti. “Bunu… bunu atlatamayacağım,” diye fısıldadı, sesi kısık ama kırılmıştı. Ev, sessiz bir hapishane gibiydi. Saatin tiktakları bile tüylerini diken diken ediyor, her an bir çığlık patlayacakmış gibi hissediyordu. Havsa, birden yere çöktü, elleriyle yüzünü kapattı ve sessizce hıçkırmaya başladı. yaşadıklarını hazmedemedemiyor, onca ölünün arasında kalmak beynini donduruyordu. Leyla oturduğu koltuktan fırlayıp kolunu onun omzuna attı, ama ikisi de ağlamaktan başka bir şey yapamıyordu. “Ne yapacağız, Leyla… bu kabusu nasıl sileceğiz kafamızdan?” diye fısıldadı Havsa. Sesinde hem öfke hem çaresizlik vardı. Leyla, gözlerini Havsa’ya dikti; elleri titriyordu, dişlerini sıkıyordu. günlerdir uyuyamıyordu. gözlerini her kapağında o kan gölünü görüyordu. sesizce bir damla yaş düştü yanağından “Bilmiyorum… bilmiyorum… ama… bir şey yapmak zorundayız. Yoksa deliririz,” dedi, sesi titrek ama kararlı bir çığlık gibi. İki arkadaş sessizce oturdu; gözleri boşluğa dalmış, düşüncelerinde kaybolmuştu. Ama bir anda Havsa bir şey fark etti, elleri hâlâ titriyor, kalbi hâlâ o gecenin hızına ayak uyduruyor, nefesi hâlâ panikle karışıyordu. Ayağa kalktı, odada hızlıca yürümeye başladı, elleriyle saçlarını çekti, “Buna tahammül edemem! BUNA!” diye bağırdı. Leyla da arkasından kalktı, bağırarak Havsa’ya katıldı. Ev, çığlık ve hıçkırıklarla doldu; sanki o geceyi yeniden yaşıyorlardı. Kan, enkaz ve ölüm yalnızca hafızalarında değil, ruhlarının her köşesine kazınmıştı. Havsa aniden durdu, nefesini düzeltmeye çalıştı, ama gözlerinden yaşlar akıyordu. Leyla da onun yanına geldi, sessizce sarıldı. Sessizlik, fırtınadan sonra gelen geçici bir durak gibiydi. Ama Havsa biliyordu; bu sessizlik, travmanın yalnızca küçük bir nefes molasıydı. O hafta boyunca, Havsa ve Leyla’nın evinde hayat durmuş gibiydi. Yemek yemek, uyumak, konuşmak… her şey, o geceye dair anılarla gölgelenmişti. Havsa defalarca gözlerini kapatıp dualar okuyor, ardından kendi kendine öfke patlamaları yaşıyordu. Leyla da ağlıyor, çığlık atıyor, bazen koltuklara, duvarlara vuruyordu. Havsa, sessizce kendi kendine fısıldadı, “ o askerler nasıl bu görüntüye katlanıyor, nasıl çökmeden durabildiler..." Ama bu kabus, o geceyi ve sabaha karşı yaşananları, bir hafta sonra bile bırakmamıştı. Her nefes, her ses, her ışık hâlâ onları o karanlık gecenin içine çekiyordu. Ve Havsa, Leyla ile birlikte, hem öfke hem acı hem de çaresizlik içinde, hayatın devam etmesine rağmen ruhlarının yaralarını sarmaya çalışıyordu. *"*"*" Bir hafta sonra... Haftanın ağırlığı, Havsa’nın omuzlarında görünmez bir yük gibi asılı kalmıştı. Leyla ile evde geçirdikleri o histerik saatlerin ardından, zihnindeki uğultuyu susturabilmenin tek yolunun bedensel bir yorgunluk olduğuna karar vermişti. Şehir merkezinden uzak, taş duvarları tarih kokan, tavanından sarkan bakır kandillerin sarı ve puslu bir ışık yaydığı o etnik restorandaki işine geri dönmüştü... Restoranın atmosferi normalde insana huzur verirdi; müziğin derinden gelen sesi, taze çekilmiş kakuleli kahve ve tütsülenmiş et kokusu... Ama bu gece Havsa için her şey farklıydı. Elinde tuttuğu ağır bakır tepsi, parmaklarını sızlatıyor; her masaya gidişinde, müşterilerin neşeli kahkahaları kulaklarında patlayan birer şarapnel parçası etkisi yaratıyordu. "Havsa, 4 numaralı masaya bak lütfen!" diye seslendi şef. Havsa, dalgın bakışlarını topladı ve tepsiye iki kadeh nar şerbeti koyup ilerledi. Adımları mekanikti. iki hafta önce yıkadığı o cansız bedenlerin buz gibi dokunuşu hâlâ avuçlarındaydı. Bir masanın yanından geçerken, kazara bir metal çatalın yere düşüp çıkardığı o keskin "çın" sesiyle Havsa olduğu yerde donup kaldı. Gözleri karardı. O ses, restorandaki ud sesini sildi; yerine helikopter pervanelerinin o kulak tırmalayan metalik gürültüsünü getirdi. Şık kıyafetli müşterilerin silüetleri bulanıklaştı, yerini sedyelerde yatan, yüzleri toz ve kan içinde kalmış o genç fidanlara bıraktı. Nefesi daraldı, kalbi göğüs kafesini zorlamaya başladı... "Nefes al Havsa... Sadece nar şerbeti... Kan değil, şerbet..." diye fısıldadı kendi kendine. O sırada yan masada oturan orta yaşlı bir adam, neşeyle gülerek elini masaya vurdu. O darbe sesiyle Havsa sıçradı, elindeki tepsi hafifçe titredi. O an, Leyla ile evde birbirlerine sarılıp haykırdıkları o soru beyninde yankılandı, "O askerler bu görüntüye nasıl katlanıyor? Nasıl çökmeden durabiliyorlar?" O Demir gibi dikilen askerin, o kaosun ortasında bir kaya gibi duran vakur duruşu geldi gözünün önüne. O askerlerin soğukkanlılığı, Havsa'nın şu anki darmadağın ruh haliyle taban tabana zıttı. Onlar ölümü bir üniforma gibi üzerlerinde taşırken, Havsa ölümün altında eziliyordu. tam daldığı an, Müşterilerden biri seslendi, arkadan "Afedersiniz, bakar mısınız?" Havsa, kadına döndüğünde kadının boynundaki kırmızı eşarp, ona o geceki kan gölünü hatırlattı. Baş dönmesiyle bir an yalpaladı, eliyle taş duvara tutundu. Taşın soğukluğu ona morgun mermerini anımsattı. Dayanamıyordu. Bu etnik huzur, bu yapay neşe ona ağır geliyordu. Restoranın loş ışıkları arasında, köşedeki masada oturan yalnız bir figür fark etti. Adamın oturuşu, omuzlarının dikliği ve etrafındaki gürültüye rağmen sergilediği o ürpertici sakinlik... Havsa’nın kalbi ağzında atmaya başladı. Zihni oyun mu oynuyordu yoksa o geceden bir gölge mi buraya düşmüştü? Mutfağa doğru kaçarcasına yürüdü. Elleri titrediği için tepsiyi tezgaha bırakırken bakırın metale çarpma sesi odada yankılandı. Şef ona endişeyle baktı. "Havsa, iyi misin? Yüzün kireç gibi." Havsa cevap veremedi. Sadece musluğu açtı ve ellerini buz gibi suyun altına tuttu. O geceyi yıkamak istiyordu. O tabutların tozunu, o feryatların kokusunu ellerinden kazımak istiyordu. Ama su ne kadar soğuk olursa olsun, içindeki o yangını söndürmeye yetmiyordu. Tam o sırada restoranın kapısı açıldı ve içeriye dolan rüzgar, sarkan kandilleri salladı. o yanlız ve dik oturan adam restorandan çıkmıştı. Havsa başını kaldırıp aynadaki yansımasına baktı. Gözlerinde sadece yorgunluk değil, geri dönüşü olmayan bir büyüme, bir yaşlanma vardı. O gece, o enkazın altında sadece askerler değil, Havsa’nın masumiyeti de kalmıştı... ve başını kaldırıp açık mutfaktan kapıya baktı. Bir adamın cam kapıdan göründüğü kadar yavaş ve dik bir şekilde yürüdüğünü gördü. gözlerini kısıp adama baktığında, o gün morgun önünde ki isminin Demir olduğunu söyleyen asker ile yürüyüşün bire Bir olduğunu fark etti. çünkü Demir kendi timi ile birlikte hastanden çıktığında, Havsa onu kaybolana kadar izlemişti... dudakları bir anlık şaşkınlık ile aralansa da adam çoktan bir arabaya binmiş, restoranın önünden geçip gitmişti...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD