vatan sağolsun komutan

1712 Words
yazardan... saatler sabahın beşi, gökyüzü gri bir sisten, ve ölümün kan korkusuyla harmanlanmıştı... Helikopterin pervaneleri hâlâ rüzgârı keskin bir uğultuyla yarıyordu, ama artık karargahın kaotik uğultusu geride kalmıştı. Gözler yorgunluktan ağır, eller hâlâ titriyor, yüzler kan ve duman kokusuyla kaplanmıştı. Havsa, oturduğu koltukta sessizce kollarını kavuşturmuş, başını cama yaslamıştı. Dışarıda yalnızca karanlık gökyüzü ve hafif sisli ufuk görünüyordu. Ekip, sabaha karşı ülkeye doğru dönüş yolundaydı. Helikopterin motorları titreşimli ama güvenli bir şekilde çalışıyor, yorgun askerler ve stajyerler bulabildikleri helikoptere binip sessizce yerlerinde oturuyordu. Kimse konuşmuyordu; sesi yalnızca pervanelerin uğultusu ve rüzgarın sarsıntısı bozuyordu... ortam sesiz yalnızca korkuların ve din gecenin çığlıkları kulaklarda yankılanıyordu... Havsa gözlerini kapadı, burnuna karışan kan ve duman kokusunu içine çekti. Gecenin görüntüleri hâlâ gözlerinin önündeydi, enkazın içinden geçen gölgeler, ağlayan stajyerler, kimsesiz sedyeler… Ve o askerin titreyen koluna yaptığı müdahale. “Yaşıyor…” diye mırıldandı kendi kendine, ama içindeki gerginlik ve yorgunluk, hafif bir ağrıyla karışıyordu... helikoptere son anda atlayan Demir Karsoy ise koltuğunda hâlâ dik, gözleri ölülerin geçtiği enkazı taramaktan yorgun düşmüş olsa da hâlâ keskin ve dikkatliydi. Yanına kimse yaklaşamıyordu; sert bakışları, gece boyunca gördüğü kaosu hâlâ kontrol altında tutmaya çalışan bir komutanın işareti gibiydi. Havsa, kapalı gözlerini açıp, göz ucuyla onu izledi; sertliği, disiplin ve soğukkanlılığı, yorgunluğunu biraz olsun bastırmasını sağladı... dün gece yaralı bir askeri beraber helikoptere taşımışlardı, ve o askerin hayatta olduğunu bilen Havsa ise biraz olsun içine derin bir nefes almıştı... Havsa, Demir'in soluk, toz toprak ve kanla kaplı sert yüzüne baktı. içinden sayısız düşünce geçti, ama hepsini yuttu. Dönüş yolunda, sessizlik içinde, her bir naaşın hikâyesi bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçti. Bazıları gençti, hayatlarının baharında, bazılarının yüzlerinde gülümseyen hatıralar hâlâ gözle görülüyordu.. Havsa titreyen elleriyle dizine bastı, gözyaşlarını sessizce sildi. Sessizliği bozmak, kaosu hatırlamak gibi olacaktı. Yanındaki stajyerler hâlâ bitkin, bazıları hafifçe ağlamış, bazılarıysa donakalmıştı. Mehmet Hekim öndeki koltukta sessizce dua okumaya devam ediyor, ekibin yorgun ama görev bilinciyle dolu olduğunu hissediyordu... Dışarıda, gökyüzünün solgun ışıkları hafifçe aydınlanmaya başlamıştı. Ufukta güneşin ilk ışıkları, yorgun ve kanlı bir gecenin ardından beliren ince bir umut gibi görünüyordu. Havsa, gözlerini ufka dikti; bu ışık, hem bir günün hem de hayatın devam ettiğinin sessiz bir işaretiydi... Demir ise zihninde hâlâ not alıyordu; her naaş, her yara, her detay hâlâ aklında taptazeydi. Ama yavaş yavaş, ekip sessizce birbirine güvenmeye başlamıştı. Havsa, kendi içinde bir rahatlama hissetti; gece boyunca tanımadığı ama birlikte bir hayat kurtardığı adamın yanında olmak, korku ve yorgunluğu bir nebze olsun hafifletmişti. Helikopter sabah ışıklarıyla ülkeye yaklaştığında, sessiz bir ağıt ve sessiz bir huzur karışımı vardı. Kaos geride kalmış, geriye sadece yorgunluk, hatırlanacak acılar ve bir gece boyunca doğan güven kalmıştı. Havsa, ellerini dizine bastı, derin bir nefes aldı ve sessizce kendi kendine söyledi, “Hayat devam ediyor… ama geceyi asla unutmayacağım.” Demir de koltuğunda hâlâ dik duruyordu, gözleri ufukta, düşüncelerinde gecenin ağırlığı ve sorumluluğu hâlâ tazeydi. Ama bir şey değişmişti; kaosun ortasında yabancı biriyle paylaşılan o kısa ama yoğun sınav, hem güven hem de saygı inşa etmişti. Sessiz bir şekilde, ikisi de bunu kabul ediyordu. Helikopter piste indiğinde, sessizlik hâlâ sürüyordu; ama artık biraz daha hafif, biraz daha anlamlıydı. Gecenin korkusu ve ölümün ağırlığı, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, bir nebze olsun geride bırakılmıştı. Gözler hâlâ kan ve enkazla doluydu, titreyen eller hâlâ ilk yardım çantalarına yapışıyordu. Havsa başını cama yasladı; dışarıdaki ışıklar, karanlığın ardından gelen sessiz ama acı verici bir gerçekliği fısıldıyordu, Şimdi asıl sınav, ailelerin karşısına çıkmaktı. Kara haberi taşıyan helikopter piste indiğinde, alanda sessizce bekleyen görevliler ve morg araçları, gecenin yorgunluğunu ve kaosunu ağırlaştırıyordu. Dışarıdan gelen feryatlar ve çığlıklar, adeta helikopterin uğultusuyla birleşiyor, içeri taşınıyordu. Havsa, kalbinin derinlerinde bir sıkışma hissetti; gözlerinin önünden hâlâ yerde yatan askerlerin ve kucağında taşıdığı yaralının görüntüleri geçiyordu. Mehmet hekim ve diğer stajyerler bir bir helikopterden inerken Görevli ekipler helikoptere binip, tabutları ve sedyeleri dikkatle indirdi... diğer helikopterlerden inen tim ise her biri kendi sorumluluğundaki ailelerle ilgileniyordu. Yaman çevik, hızla indiği helikopterden inerek kararlı adımlarla yürüyerek, gözyaşları içinde bekleyen bir annenin yanına gitti. “Hanımefendi, lütfen sakin olun. Onun gururunu ve fedakârlığını hatırlayın. Biz buradayız,” dedi. Kadının feryadı yavaş yavaş boğulsa da, gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. Demir Karsoy, ise bir görevliye yardım Edip al bayrağa sarılı tabutu indirdi... tabut gözleri önünde alınıp götürülürken Demir, sessiz adımlarla tabutların taşındığı morgun önüne gitti. Her bir tabut, içinde bir hayatın, bir hikâyenin, bir geleceğin sona erdiği bir kapı gibiydi. Havsa, refleks olarak kalabalığa girememiş, Demir'in ardından titreyen adımlarla yürümüş, tam arkasında duruyordu; gözleri dolmuş, elleri hâlâ pompayı tuttuğu anın etkisinden kurtulamamıştı... Tim, tek tek ailelerin yanına gidiyor, onlara haberleri verirken hem şefkatli hem de disiplinli bir duruş sergiliyordu. Kerem Karlı, genç bir askerin babasına durumu açıklarken gözlerini kaçırdı, ama babanın çaresiz bakışları karşısında sesi titredi. Mert Kılıç, annelerin feryatlarını duymamak için gözlerini yere indirdi, ama yanındaki Behzat, sessizce kadının omzuna elini koyarak teselli vermeye çalıştı... Havsa, tabutların taşındığı koridorda bir an donakaldı. Her bir tabut, bir hayatın sona erdiğini somut olarak gösteriyordu; kan lekeleri hâlâ üniformalarda, yüzler hâlâ gençti. O anda yanındaki Demir, sert bakışlarını tabutların üzerindeki isimlere dikti. ve arkasında duran Havsa'nın varlığını pek tabi biliyordu. “Bunlar sadece isim değil, her biri bir hayat… ve biz görevimizi tamamlamalıyız,” dedi, sesi hem kararlı hem de yorgundu. Havsa, titreyen elleriyle bir tabuta dokundu; gözleri dolu dolu, sessizce fısıldadı, “Allah’ım… koru onları…” O sırada bir annenin çığlığı tüm morgu doldurdu. “Oğlum! Neden… neden geldiniz? Neden onu bana geri getirmediniz?” Feryat, koridoru çınlattı. Timin her üyesi, annelerin, babaların ve eşlerin feryatlarıyla karşı karşıya kaldı; bazıları gözyaşlarını tutamadı, bazıları sessizce nefeslerini kontrol etmeye çalıştı. Demir, Havsa’ya bakarak kısa bir talimat verdi, “Stajyer, yanımdan ayrılma. Her hareketimiz hem onlara hem ölüye saygı olmalı. Sakin ol, ve odaklan.” Havsa başını salladı; sesi hâlâ titrek ama kararlı, “Tamam, komutan…” diyebildi sadece. ne yanında bir arkadaşı vardı nede ne yapacağını biliyordu.. bütün stajyer arkadaşları kendilerini lavabolara atmış, her biri büyük yıkımın izlerini silmek, dün geceyi unutmak istiyordu... Mehmet hekim ise yere yığılan bir yaşlı adamı kucaklayıp araca bindirip yardım amaçlı araçla birlikte gitmişti.... Tabutlar, dikkatle morgun içine taşındı. Havsa, bir süreliğine gözlerini kapattı, içinden dualar okumaya başladı. Dualar, feryatlar ve sessizlik arasında yankılanıyor, karanlıkta bir umut kıvılcımı gibi asılı kalıyordu... Gecenin karanlığı, sabahın ilk ışıklarıyla birleşmeye başlamıştı; ama acı hâlâ tazeydi. Her adımda, her feryatta, görevli ekibin ve stajyerlerin yüreği ağırlaşıyor, gözlerindeki sertlik ve disiplin, acının ağırlığıyla sınanıyordu. Havsa ve Demir hâlâ birbirlerini tanımıyordu, ama aynı kaos ve acı içinde yan yana duruyorlardı. Sabahın solgun ışığında, morgun kapıları kapandığında, sessizlik ve acı birbirine karıştı. Ama ekip, görevini tamamlamıştı; ölüler taşınmış, ailelere haber verilmiş, geriye sadece yorgunluk ve derin bir hüzün kalmıştı. Havsa, etrafında ki çığlıklara bir süre sonra dayanamamış yere çökmüştü. ellerini dizine bastı; gözlerini ufka dikti. Demir sessizce yanında duruyor, gecenin ağırlığı hâlâ omuzlarında, ama görev tamamlanmıştı. O sabah, acı ve kaosun ardından, hem hayatın hem ölümün gerçekliğiyle yüzleşmişlerdi. Ve ikisi de, birbirlerini hâlâ tanımıyor olsalar da, aynı vahşet ve acıyı paylaşan iki insan olarak, sessiz bir bağ kurmuştu... Güneş, bu kez Ankara’nın gri ve soğuk asfaltının üzerine doğuyordu. Ama bu güneş ısıtmıyordu; sadece yerdeki kan lekelerini, ağlayan gözleri ve al bayrağa sarılı tabutların üzerindeki çiyleri daha görünür kılıyordu. Havsa, yerdeki soğuk betona çökmüş haldeyken, yaşlı bir adamın o titreyen ama yıkılmayan sesini duyduğunda kalbinin ortadan ikiye yarıldığını hissetti. "Vatan sağ olsun!" Bu iki kelime, morgun önündeki tüm feryatları bir anlığına bıçak gibi kesti. Havsa, elleriyle yüzünü kapattı; parmak uçlarına bulaşmış kurumuş kan kokusu burnuna çarptıkça, dün gece enkazın altında nabzını tuttuğu o çocukların yüzleri birer birer zihnine düştü... Demir Karsoy, hemen yanında, devrilmez bir kule gibi dikilmeye devam ediyordu. Ama Havsa onun botlarına baktığında, o çelik gibi duran adamın dizlerinin hafifçe titrediğini gördü. Demir, yaşlı adamın yanındaki askere kısa bir baş selamı verdi; o selamda hem derin bir keder hem de sönmeyen bir gurur vardı. ve orada duran, yaşlı adamı iki omzundan tutan bizzat gölge timinin komutanı Yaman çevikti... Demir, yere çökmüş olan Havsa’ya doğru yavaşça eğildi. Sert, çatlaklı eliyle Havsa’nın titreyen omzuna dokundu. Bu dokunuş bir teselli değil, bir ayakta tutma çabasıydı. "Kalk stajyer," dedi Demir. Sesi, dün geceki o kükreyen komutandan çok uzaktı; şimdi sesi, enkaz altında kalmış bir hatıra gibi derinden ve kederli geliyordu. "Kalk ki, ardında kalanlara yardım et... Bizim işimiz bitti sanma. Onlar görevini teslim etti, şimdi sıra bizde. Onların adını yaşatmakta, yarım kalan hikayelerini tamamlamakta..." Havsa, Demir’in elinden destek alarak ayağa kalktı. Üzerindeki beyaz önlük artık beyaz değildi; vatanın evlatlarının kanıyla boyanmış bir onur nişanı gibiydi. Gözlerini o mavi gözlü askere ydikti. Adamın dik duruşu, Havsa’nın içindeki o dağılmış kızı topladı. "Ne ardında kalanlar seni unutur," diye fısıldadı Havsa, Demir'in yarım bıraktığı cümleyi tamamlayarak. "Ne de toprak seni incitir... vatan bir kez değil, bin kez sağ olsun..." gözlerini yumdu, nasıl bir acının içinde olduğunu bilmiyordu, ama kulağına vuran kadın çığlıkları acının rengini gözler önüne seriyordu... O sırada timin diğer üyeleri yavaş yavaş yanlarına toplandı. Mert Kılıç, gözlerindeki o her zamanki neşeyi bir daha hiç bulamayacakmış gibi bakıyordu. Behzat, elindeki ıslak mendille yüzündeki barut izini silmeye çalışırken, Kerem Karlı sessizce şehit yakınının elini tutuyordu. çağlatay ise elinde kendisiyle bütünleşmiş silahını tutmuş, başını yerden kaldırmıyordu... Hepsi birer parça eksilmişti ama hepsi biraz daha "bir" olmuştu. Morgun kapıları tamamen kapandığında, içeriden gelen o buz gibi sessizlik dışarıdaki hayatın gürültüsüyle çatıştı. Demir, Havsa’ya son bir kez baktı. Gözlerinde, dün gece bir helikopterin içinde başlayan o isimsiz güvenin mührü vardı. "Adın neydi senin stajyer?" diye sordu Demir. Saatler sonra ilk kez, bir yabancıya değil de bir insana sorar gibi. Havsa, yaşlı gözlerini silip dik durdu. "Havsa," dedi. "Havsa mehrodeva." dedi titrek nefesiyle. Demir hafifçe başını salladı. "Ben de Demir. Demir Karsoy. Unutma Havsa... Bu sabah sadece bir geceyi bitirmedik. Biz bu sabah, ömrümüz boyunca taşıyacağımız bir sancağı devraldık. Şimdi git, dinlen. Ama sakın unutma. Unutursan, hepsi gerçekten ölür." dedi ve arkadaşları olmak üzere en önde yürüyen mavi gözlü dik omuzlu askerin ardından ilerleyip koridorda sessiz ayak izleriyle mühürlediler... Havsa, Demir’in arkasından gidişini izledi. Tim, bir gölge ordusu gibi sisin içinde kaybolurken, Havsa ceplerindeki stetoskopu sıkıca kavradı. Artık sadece bir stajyer değildi. O, bir gecede büyümüş, bir gecede bin yıllık acıyı yüklenmiş bir ölüm yazmanı olmuştu... Ufukta güneş iyice yükselmişti. Hayat, tüm acımasızlığıyla devam ediyordu; ama o morgun önündeki o sessiz bağ, Ankara'ya enkazdan umuda uzanan o görünmez köprü hiç yıkılmayacaktı... sessizce işi bittiğinde, nasıl evine döndüğünü, nasıl duşa girdiğini bile çözmemiş evinin içinde bir ruh gibi atlattığı gecenin çığlıklarını kulaklarına mühürlenmişti...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD