bir yıl sonra

1326 Words
bir yıl sonra... Havsa mahredova... bir sandık vardı, üstü işlemeli, yanları tahtadan... içinde bana dikilen beyaz bir elbise, evleneceğim gün kocamın evine götüreceğim çeyizler. kırmızı patiler, yöremin kendine has, işlemeli yelekleri... hepsi on yaşındaki Havsa mahredova için di. küçük, kızıl saçlı, açık yeşil gözlü Havsa için... Moğolistan onun için bir memleket değil, bir mezardı... yıllardır açılan, kanayan ve unutması zor bir mezar... " semaver de çay var... Gambaatar birazdan gelir" annesinin o bülbül sesi yankılandı kulaklarında. sevgi, mutluluk ve ışık gibi. " Barak abinde çok sever mantıyı... sen de söyle bozkır çiçeğim... sen ne yemek istersin" gözleri bir an yerde ki beyaz, kanlı eldivenlerie takıldı. sevmesdi yemek seçmeyi, ama annesi sırf sorduğu için kendini şımartmayı da ihmal etmezdi. " koca bir fıçı da ekşili domates turşusu" annesi sürekli kızının bu değişik isteklerine güler ama yapmaktan da geri durmazdı. Naran mahredova derledi kızıl geline... Barak ve Havsa'ın annesi, Gambaatar'ın eşi... soğuk bir kış günü, donmuş bir dere de çamaşır yıkarken doğurmuştu annesi Havsa'yı... annesi o acının içinden kızını kucağına alıp, kulağına eğilip Tavtay moril, byaçhan Havsa ( hoş geldin minik Havsa) diye fısıldamıştı... " bir babadan en çok güven beklenir Havsa, bir babadan en çok sevdiği beklenir " gözleri kapandığında kendini yerde, o acı dolu çığlığı duyduğu güne gitti... " benim annemin kızıl örgütlerini makasla... ense kökünden kestiler... ama öyle bir makas değil, bahçe budama makası ile kestiler, kırpık kırpık oldu... uzun... boyum kadar örgütlerini o soğuk dereye attılar... annemin ruhunun hep bu derede yaşayacağını söylediler... ama yalandı, benim annemi babam öldürdü, güvendiği, sevdiği adam öldürdü onu... " kaç Havsa! kaç!... sesini, kokunu, varlığını bu topraklardan ebediyen kazı ve kaç!" kaçmıştım... hem de hiç tahmin etmediğim bir ülkeye... Türkiye'ye... zaman acımasız olsa da vatandaşlık, ve buranın bir parçası olabilmek için çok çabalamıştım. " şayet Barak büyüdüğünde, nereye gitmiş olursan ol! benim doğum seni bulur! babanım demem, ilk kurşunu sana ben sıkarım" bir masal gibi başlayan hayatım, bir kabus ile parçalanmıştı... Ankara soğuktu, ürperticiydi. ama huzur vardı. gözlerime dolan yaşları kendime engel olmak istercesine yuttum. ama kifayetsizdi. az önce gördüklerim bir vahşetti. ve ben o vahşetin kanıtlarını teker teker parçalara ayırmış, rapor etmiştim... arkamda kalan koridirda ki kadının çığlığı hala daha beynimin semalarında yankılanıyordu... " BİR GÜNDEN BİR GÜNE NE BANA KOCALIK YAPTIN! NE BENİM CANIMA... YAVRUMA BABALIK!... DEĞDİ Mİ!... DEĞDİ Mİ YAVRUMA KIYMAYA!... KANI AKIYOR YAVRUMUN... KANI DOLDURMUŞ ODAYI! BENİM ÇİÇEĞİMİN KANI YERLERDE! NAMUS DİYE BENİM CANIMI TEK KURŞUNLA ÖLDÜRDÜLER" ne denirdi... ne teselli edilirdi bu anneye... on yedisinde bir kız çocuğu ölümüştü... sırf gizli saklı sevgili yapmış diye babası tarafından öldürülmüştü... sardılar da kefene, bir özür, bir telafi dahi duymadı o narin kulakları babasından bir feryat. namus deyip kendini haklı göstermesi bir annenin ciğerine ateş düşürmüştü. "Barak okumayı söktüğünde ilk iş varlıklı bir ailenin kızına talip olacak, ve o aileye Havsa'yı sunacağız" ben babamdan ne ilgi ne bir şefkat beklemiştim. ben sadece beni rahat bırakıp çocukluğumu yaşamayı istemiştim. yöremiz çok zalim çok acımasız bir şekilde beni de kurban edecekti... genellikle modern etik ve insan hakları perspektifiyle tartışmalı olan eski göçebe uygulamalar, ataerkil yapı, hayvan odaklı sert ritüeller ve bazı şamanik uygulamalar ile çoğu genç kızın hayatına engel oluyorlardı... biz kırsal, bir kabileye bağlı Şamanizm dinine bağlı bir toplum olarak bilinirdik. yalan yok, severdim bozkırın ortasında yaşamayı, vahşi ve nadir hayvanları görmek belkide o yaşlarımın en büyük heyecanıydı. on yaşında olmama rağmen bir ata binmek en büyük hayalimdi. ama bu, o kısa ve tombik ellerim ile imkansızdı. kamıştan evleri, birbirine bağlı insanı ile tam bir cennetin içindeyim sanırdım... ama yanıldım. Cennet sandığım o kamış evler, babamın elindeki o bahçe makasının paslı gıcırtısıyla birer zindana dönüşmüştü. Moğolistan’ın uçsuz bucaksız bozkırları, kaçacak yerim varmış gibi beni içine çekmiş ama her adımımda biraz daha boğmuştu. Annemin kesik örgüleri o derede akıp giderken, benim de ruhum o suyun soğukluğunda donup kalmıştı. Kaçmıştım. Annemin son vasiyetini sırtıma bir yük gibi vurup, adını bile telaffuz edemediğim topraklara, Türkiye’ye sığınmıştım. Ankara’nın ayazı, bozkırın soğuğuna benzemiyordu; bu şehir insanı dondurmuyor, sadece yalnızlığıyla titretiyordu. Vatandaşlık alana kadar tırnaklarımla kazıdığım bu hayat, yine karşıma adaletsiz dünyanın gerçek yüzünü çıkartıyordu... Şimdi koridorda yankılanan o feryat, bir yıl önceki adının Çağatay olduğunu oradaki askerlerden duyduğum adamın çığlığının aynısıydı. Sadece sesin sahibi değişmişti, acının rengi hep aynıydı, Kan kırmızısı. kız kardeşi toprağa verilmek üzere buradan alınıp götürülürken nasıl bayıldığını, ve nasıl kan kustuğunu bile hala dün gibi hatırlıyordum. Demir denen asker ise beni görmemişti bile. o hengamede arkadaşlarını o gece alıp götürmüşlerdi. kızın yaşı yirmi iki diye bildirilmişti bize, üniversite öğrencisi, ve ev arkadaşları tarafından akşam saatlerinde bir kafeye çıkmak vasıtasıyla haber alınamamış. abisi Çağlatay ise kız kardeşini merak ettiği için kaldığı eve gitmiş, ama evin kapısını açan olmadığı için, korkup, endişelenerek kapıyı kırmış... ve içerideki manzara içler acısıymış. zavallı adam, kendi kardeşini bir urgana boynundan tavana asılı halde salonun ortasında bulmuş... bu raporu okuduğum ilk anda Zaten bir şüphe doğmuştu içime, ama böyle bir şeyi asla beklemiyordum... cenazelerini alıp gittiklerinden beri asla görmemiştim onları. keşke görsem, keşke Ankara'nın hangi kışlasında görev aldıklarını bilsem. konuşmak, biraz olsun onlarla dertleşmek istiyordum. ama sanki adamlar yer yarılmış yerin dibine girmiş gibi kaybolmuşlardı... arkamda ki uzun koridor da hala yakınan kadına dönüp baktım. "Namus..." diye fısıldadım kendi kendime. Kelime ağzımda zehirli bir tortu gibi yayıldı. Moğolistan’ın sert ritüellerinde de, Ankara’nın arka sokaklarında da bu kelime hep kadınların ve çocukların boynuna dolanan bir ilmekti. On yedisindeki o kızın cansız bedenini raporlarken, neşterin ucu her değdiğinde kendi çocukluğumu kesiyormuş gibi hissetmiştim. Babasının "namus" dediği şey, bir annenin kucağındaki çiçeğin koparılmasıydı. Arkamdaki çığlıklar kesilmiyordu. Leyla yanıma gelip omzuma dokunduğunda Gözleri doluydu ama benim gözlerim kurumuştu; bir yıl önceki otopside tüm yaşlarımı tüketmiştim. "Havsa... Yine mi aynı şey?" dedi Leyla titreyen bir sesle. "Hiç değişmiyor Leyla," dedim, sesim on yaşındaki o kızıl saçlı kızın çaresizliğinden sıyrılmış, çelik bir soğukluğa bürünmüştü. "Babalar öldürüyor, abiler susuyor, anneler ise sadece ölülerin arkasından ağıt yakıyor. Ama ben artık sadece rapor yazan o stajyer olmaktan bıktım...." dayanamam, kendime bir yol seçmen için bu mesleği seçmiştim. ama imkansızdı benim için. ayağa kalkıp, Leyla'yı dinlemeyen Hastanenin çıkış kapısına doğru yürüdüm. Dışarıda Ankara’nın puslu havası beni bekliyordu. üstümde kanlı önlüğüm, ve donmuş gözlerle dışarı çıktım. etrafımda ki personellerin hepsi bana bakıyordu, ama umrunda değildi... onlar az önce nasıl bir annenin çığlığına şahit olduğumu bilmiyorlardı. kapıdaki güvenlik yanıma doğru hızla gelince, elime durdurdum. kimsenin benimle konuşmasını, veya bunu üstümdeki kan izleriyle sokağa çıkmamam gerektiğini söyleyen saçma sapan sözleri duymaya mecalim yoktu. bugün tam sekiz vakaya bakmıştım. hepsi de Genç, hepside birer fidandı... ölüm mutlaktır, ama bana neden ölüm yazmanı dediklerini de bugün anlamıştım. çünkü otopsi her bittiğinde, üzerime çilem ağırlık ile benim raporu açıklamam istenilirdi. ailelerin gözünde ben cani ve duygusudum. öyleki ne zaman kapıdaki bekleyen ailelerlere ölümün sebebini açıkladığımda ya çeneme şok etkisiyle bir yumruk yerdim, ya da yüzümün tam ortasına okkalı bir tükürük... daha sı cinayeti ben işlemişim gibi yakamdan tutup neden diye feryat ederlerdi... ama ben hiç neden diye sormadım... Annem neden öldü, neden öksüz kaldım diye sormadım... hastanenin bahçesinden çıkıp ama yola çıkarak karşıya geçtim. üstümdeki gözleri görmek, pek tabii korkunçtu ama ruh halim darmadağındı... karşıda bir eczane vardı. o eczaneye doğru yürümek, içeriye dalıp en güçlü uyku ilaçlarını alıp içmek istiyordum. bu günü hafızamdan silmek, olduğum yere yığılıp kalmak istiyordum. boş ruhsuz adımlarla eczaneye doğru yürürken, karşıdan bir silüet geçti. gözlerim istemsizce o silüete kaydı. arkasından baktığımda, kızıl saçlı uzun boylu, simsiyah giyinimli bir adamın geçtiği görmem ile gözlerimi kıstım. anlamsızca hızlı adımlarla peşine takılamk ise istem dışıydı. kulağında bir telefon, ve oldukça hararetli bir konuşma yapıyordu. ben arkasından bir kaç adım attığımda bir anda durdu. ve Sanki takip edildiğini bilmiş gibi telefonu indirip yavaşça arkasını döndü. o an bir şok yaşadım... o gün... kardeşini kaybeden asker Çağatay denen akser tam da karşımda duruyordu. ben ona şaşkın şaşkın bakarken, onun yüzü gerilmiş, gözleri fal taşı gibi açıldı. ve elindeki telefon yeri boyarken, gözlerimin içine baktı... baktı... baktı... üstümdeki yıkıma bakmadı bile. kaşları beli bir süre sonra havaalanınca, dudakları hayretle araladı. ve gözleri dolarak, " Defne!..." dedi... anlamamıştım. ama bana doğru bir adım atıp, beni bir anda kucaklaması ise saniyeler içinde olmuştu...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD