O tanıdık ve sinir bozucu melodi kulağıma dolarken ağlamaklı bir sesle gözlerimi araladım. Okula gitmekten, daha doğrusu erkenden uyanıp bir yere gitmekten nefret ediyordum. Hem etrafımda insanlar oluyordu hem de çok yorgun hissediyordum.
Alarm uyanmam için tekrardan çalmaya başladığında perişan halimle telefonuma uzanıp alarmı kapattım. Genelde alarmla uyanmazdım ama bugün şans eseri uyanmıştım. Kuzey gelip beni kaldırmamıştı bile. Bu hayret edici bir şeydi.
Güçlükle üzerimdeki yorganı atıp ayağa kalktım. Aslında normalden daha iyi hissediyordum ama yine de okula gitmek istemiyordum. Evde kalıp kitap okusam olmaz mıydı?
Üzerime iğrenç formamı giyip yastığımın altındaki aşık olduğum kitabı çantama dikkatle yerleştirip odadan çıktım. Kuzey'i uyandırmak için heyecanlıydım. Daha doğrusu intikam almak için heyecanlıydım. Her sabah gelip yorganı üzerimden çekiyordu pis çocuk. Şimdi de aynısını ben ona yapacaktım.
Odanın kapısını açtım. Dudaklarım bağırmak için aralansa da toplanmış ve boş olan yatağı görünce tekrar kapanmıştı. Nereye gitmişti bu çocuk?
"Kuzey?" Diye seslendim banyoya doğru. Hiç ses gelmeyince kapıyı açtım ama gözlerimi kapatmıştım.
Kuzey'in cırlamasını bekledim ama sesi kulağıma gelmedi. Korka korka baktım. Banyo, aynı odası gibi bomboştu. Evden de hiç ses gelmiyordu. Peki hepsi birden beni bırakıp nereye gitmişlerdi?
Bu sabah cidden garip bir hal almıştı. Bana haber vermeden gitmeleri biraz kırsa da beni derin nefes aldım. Dün Kuzey'in ateşi vardı. Belki de durumu kötüleşmiş, hastaneye gitmişlerdi.
Kendi kendime düşünüp evden ayrıldım. Yolda giderken onları arayacaktım. Kuzey benim her şeyim sayılırdı. Umarım şu an iyiydi.
Okul yolunda yürürken birkaç defa onları arasam da kimse açmamıştı. Bedenime iyice korku yayılırken etraf da sessiz geliyordu. Acaba fazla mı erken çıkmıştım? Genelde hep geç kalan bir tiptim ve okula koşturarak giderken her yer işlek oluyordu ama şu an sayılı insan geçiyordu.
"İstanbul'un kalabalığı nerede?" Kendi kendime mırıldandım yoldan geçen sayılı araçlara bakarken. Şu an korna seslerinin beni sinir etmesi gerekiyordu.
Bu tenhalık beni daha da korkuttu ister istemez. Aklıma iki sene önce olanlar gelince çantamın kulpunu sıkıca tuttum ve adımlarımı hızlandırdım. Ne kalabalığı ne de tenhalığı seviyordum. Tek istediğim bir odanın içinde sadece ben ve kitabımın olmasıydı ama şu an bir odanın içinde en az otuz kişiyle olacağım bir yere gidiyordum. İşte bu beni boğuyordu.
Tanıdık bina gözüme iliştiğinde kaşlarım çatıldı. Dünkü halinden eser yoktu ve bu kesinlikle bir günde olacak bir şey değildi. Tanıdık olduğu doğruydu ama benim okulum olduğu kısım doğru değildi.
Elimi şakağıma bastırdım ve titrek bir nefes aldım. Hâlâ uyuyor olmalıydım. Bu ıssızlığı ve saçma binayı açıklıyordu. Kesinlikle uyuyor olmalıydım.
Koluma biri çarptığında, tek omzumda olan çantamla beraber kendimi yerde bulmuştum ve bu ister istemez rüyada olmadığımı kanıtlamıştı bana. Dizlerimde hissettiğim acı, bir rüyada olamayacağım kadar gerçekken bana çarpan çocuğun sesi kulağıma doldu.
"Yolun ortasında dikilmen mi gerekiyordu?" Hiç tanıdık olmayan ses eğildi ve yerde olan bana baktı. Kahverengi gözleri, dalgalı saçları ve keskin yüzü gözümün önüne geldiğinde kalçamın üzerine düştüm.
"Sen... Hayır hayır bu olamaz."
Çocuk koyu kaşlarını çattı. Çenesini sıktığını oynayan çenesinden anlayabiliyordum. Nasıl baktığım hakkında pek bir fikrim yoktu ama şu an kalbim ağzımda atıyordu.
"Ne olamazmış? Pamir Kıraç'la çarpışmış olman mı?" O tanıdık piç gülümsemesi dudaklarında belirdiğinde bana kal gelmişti. O nefret ettiğim halleri ve her okuduğumda tepindiğim o cümleleri gerçekten kulağıma dolmuştu şu an. Kafayı mı yemiştim?
"Bu olamaz," dedim ve çantamı yerden aldığım gibi ayaklanıp ilerlemeye başladım. Pamir'in arkamdan bana seslendiğini duysam da ona bakmamıştım çünkü kafamdakilerle meşguldüm.
"Lan nasıl olur mu?" Dedim okulun adını okurken. Kıraç Koleji.
"Burası daha dün devlet okuluydu nasıl olur?"
Mantıklı bir cevap bekliyordum ama cevabı kimse veremiyordu. Sanırım mantıklı bir cevabı yoktu.
"Yolunu mu kaybettin?" Pamir yanıma dikilip sinir bozucu bakışlarını bana çevirdi. Ben ise delirmiş gibi okulun tabelasına bakıyordum. Tamam, Çınar'a aşıktım ve onu görmeyi gerçekten istiyordum da şakasına diyordum onu. Gerçekten burada olmamam gerekiyordu. Bu kadar kafayı yememiş olmam gerekiyordu.
"Benim okulum burası," dedim tiksinerek. Pamir de güldü.
"Benim de okulum. Bak orada soyadım yazıyor."
İşaret parmağıyla tabelayı gösterdi. Ona küfür etmemek için kendimi zorladım.
"Bak, beni anlaman imkansız." dedim ona tam anlamıyla dönerek.
"Neden ben geri zekalı mıyım?"
Eğer kitapta böyle bir sahne olsaydı kesin gülerdim ama şu an gülmeye bile mecalim yoktu. Hayalimdeki Pamir tam karşımda, bütün iticiliğiyle gülümsüyordu.
"Bir bakıma öyle ama seninle bunu tartışamam," dedim onu tekrar yalnız bırakıp okul binasına koşar adım girerek. Acilen kantine ya da sınıfıma gidip kitaba bakmam gerekiyordu.
Binanın içi de o tanıdıklıkla doluydu ama asla benim okulum değildi. Herkes zengin züppeye benziyor ve bana garip garip bakıyordu. İnsanları sevmediğim için bunu pek önemsemesem de kalbim korkuyla çarpıyordu.
Sınıfımı bulmak yerine kantine gidip boş bir masaya çöktüm ve titreyen elimle çantamdaki kitabı çıkardım.
Masanın üzerine kitabı dikkatle yerleştirdim ve sanki kutsal bir şeymiş gibi parmağımı üzerinde gezdirdim. Ya en sonunda annemin dediği gibi kafayı yemiştim ya da bunların mantıklı bir açıklaması vardı.
Ay Tutulması isimli kitabımın kapağını olabildiğince inceledim. Adının neden Ay Tutulması olduğunu pek bilmiyordum çünkü kitapta bununla alakalı bir olay olmamıştı. Baş karakter olan Güneş ve Pamir bir kez ay hakkında konuşmuşlardı ama gerisi yoktu.
Rastgele bir sayfayı açtığımda hayal kırıklığıyla kitaba baktım. Sanki hiç roman yazılı değilmiş gibi bomboştu.
"Ama bu... Nasıl olur?" Ezbere bildiğim kitabın her sayfasına baktım ama bomboştu. Sıradan bir deftermiş gibi gözüküyordu. Peki o okuduklarım? Okuduklarım şu an nasıl tam karşımda, pardon okuduklarımın nasıl tam içinde olabilirdim?
Gözlerim doldu bir anda. Ben buradaydım. Bir şekilde elimin altındaki bu kitaba girmiştim. Peki ailem? Onlar benim yokluğumu biliyor muydu? Peki buradaki insanlar? Nasıl hepsini hayal edebilmişti yazar?
Kafam milyonlarca garip soruyla dolarken gözüme biri girdi ve kafamın içinde bir şarkı çalmaya başladı. O tanıdık yüzü, maviyle yeşil arası gözleri... Kalbim çarparken o yanından geçenlere hatta okuldaki herkese selam veriyordu. Aynı kitapta olduğu gibi.
Benim masamın önünden geçerken o sıcak gülümsemesi beni buldu ve duraksadı. Çok neşeli ve meraklı biriydi bu yüzden yanıma geleceğini biliyordum ama kafamda bunca düşünce varken onunla konuşamazdım.
"Seni ilk defa görüyor gibiyim. Yeni mi geldin yoksa?" Samimi sesi kulaklarıma dolarken alel-acele önümdeki kitabı çantaya atmaya çalıştım ama öyle sakar ve dikkatsizdim ki kitap tam onun ayak ucuna düştü.
Minik bir tebessümle kitabımı aldı ve kapağına baktı. "Ay Tutulması. Güzel bir kitaba benziyor."
"Kitap değil." Diye atladım bir anda. Tabii ki ona kitabın içine girdiğimi söyleyemezdim. Hem de ben bile buna inanmıyorken asla söyleyemezdim.
"Ah ne salağım. Kapağından kitap olduğunu düşünmüştüm." Yanakları hafif pembeleşirken bana uzattı kitabı.
"Ben de öyle düşünmüştüm." dedim kitabı ondan alıp çantama atarken.
"Oh, salak olduğumu düşünüp üzülmüştüm." Güldü. Nefesimi tutmak zorunda kaldım çünkü bu an çok gerçek dışıydı. Belki nefesimi tutarsam uyanırım ya da ne bileyim bir şey olurdu.
Bir şeyin olmayacağını anladığımda ayaklandım. "Gitmem gerek." diyerek kantinden çıktığımda kafayı yemediğimi kanıtlamak istiyordum ama kanıtlayamıyordum.
Az önce bir kitap karakteriyle, benim aşık olduğum kitap karakteriyle, konuşmuştum. Bu delirdiğimin kanıtıydı.