BÖLÜM (Bölgeme Hoş Geldin Kelebek)

2084 Words
İnsanların hayatında ansızın gelişmeler yaşanır onlara bağlı ya duygu değişimi yaşardı. Eminim ki her insan bu tür değişik duyguları yaşamış, hatta 'Ne oldu şimdi?' gibisine anlam veremediği anlar olmuştur. Ben de o anların birisindeydim. Asaf'ın yüksek desibelli sesi kafenin içine bomba gibi düşerken, Cemil'in bir anda hayal dünyasından gerçek dünyaya geçiş yapmış gibi uzaklaşması, daha neyin ne olduğunu anlamadan Cansu tarafından kolumdan tutulup dışarı çekilmem bir olmuştu. Her şey o kadar hızlı gelişmişti ki gözlerim şaşkınlıkla sonuna kadar açılmış anlamaya çalışıyordum. "절대 안돼!" (jeoldae andwae! - Yok artık!) dedim şaşkınlığımı daha çok belli ederken. Cansu'nun garip bakışlarını fark edince kendime gelip gözlerimi kaçırdım. Yüksek sesli konuşmuş olmalıydım. İçimden kendime saydırırken üzerime dökülen kahvenin bıraktığı lekeye üzgün gözlerle baktım. Günüm güzel ilerlerken her şey mahvolmuştu. Düşen yüzümle arkamı dönüp geldiğimiz yoldan ilerledim. Daha burada durmanın ya da gezmenin bir anlamı yoktu. Kıyafetlerim mahvolmuş, tüm gezme hevesim kaçmıştı. İşe başlayana kadar etrafı gezer öğrenirdim, sorun değildi. "Nabi!" Kahvenin bulunduğu caddeden köşeyi dönüp ilerleyecekken arkamdan seslenişle durdum. Yanımda ilerleyen Cansu'da benim gibi durup arkasına dönerken, bize doğru hızlı adımlarla gelen Cemil'i görünce şaşırdım. Bir kaç adımla yanımda bitmiş, elinde de bir kahve bardağıyla karşımda duruyordu. Anlamsızca gözlerine bakarken elindeki bardağı bana uzattı. "Az önceki kargaşa için bu da benim özürüm." dedi ve gülümsedi. Kaşlarım istemsizce kalkarken elime sıkıştırdı. Yüzümde samimi gülümseme oluşurken "Teşekkür ederim." dedim. Cevap olarak gülümsemesi genişlemişti. Cemil'in arka tarafında oluşan hareketliliğe gözlerim takılırken, dümdüz bir surat ifadesiyle bize bakan Asaf ve alayla yüzüme bakan kız yan yana duruyordu. "Sanırım seni bekliyorlar." dedim çenemle arka tarafında kalan çifti göstererek. Kızın alaylı yüzüne gıcık olmuştum ama sorun değildi. Bir daha görmeyeceğim bir kız için, hazır yeni gelen keyfimi de bozamazdım. Cemil, omuzun üzerinden arkaya bakıp bana döndü. "Gitsem iyi olacak sanırım." "Tekrar teşekkür ederim." dedim kahveyi havaya kaldırarak. Gülümsedi. "Afiyet olsun." dedi ve arkasını dönüp hızla uzaklaştı. Bir kaç metre uzakta olan çifte gözlerimi devirip, köşeyi döndüm. Cansu sessizce yanımda ilerliyordu. Onun neden bu kadar sessiz kaldığını anlamamıştım ama işime gelirdi. Şu an konuşacak kadar kendimi enerji dolu hissetmiyordum. Ne kadar enerji dolu bir insan olsam da Asaf'ı görünce o tüm enerjimi emen vampirler gibi emiyor, enerjim yok oluyordu. Asaf'ın pozitif bir enerjisi olduğunu söyleyemezdim ya da kesinlikle negatif dolu bir insanda diyemezdim. Ama nedense her karşılaşmamızda tüm enerjim çekiliyordu. Gözlerindeki duygusuzluk, yüzündeki tek bir mimik oynamayışı, her şeyi ama her şeyi enerjimi sömürüyordu. Herkesin karşısında dağ gibi durabilirdim ama onun karşısında yıkılacak gibi oluyordum. Enerjimi emen insanları sevmezdim. Bu enerjiye sahip olmak için çok bedel ödemiştim ben. Ne zaman mahalleye geldik bilmiyorum ama düşüncelerle boğuşurken evin olduğu sokağa girmiştik. Eve girmeden önce durup soluklandım. Ne tür bir yüz ifadem vardı bilmiyorum ama normal olmadığına emindim. Bu halde eve girersem babamın sorularına maruz kalabilirdim ve şu an bu isteyeceğim son şey bile değildi. "Anlatacak mısın?" Başımı yana çevirip Cansu'ya baktım. "Neyi?" "Asaf? Cemil?" dedi tek kaşını kaldırarak. Yol boyu neden sustuğunu anlamıştım. Konuşmamı bekliyordu ama anlatacak bir şey yoktu. "Sen ne gördüysen bende o kadarına tanık oldum Cansu, özel bir şey olmadı yani." dedim omuz silkerek. Başını iki yana sallayarak inanmadığını belli edercesine gülümsedi. "Asaf'ın bakışları, Cemil'in hareketleri, sözleri sence de sıradan bir olaymış gibi mi duruyor?" dedi ve derin bir nefes alarak sözlerine devam etti. "O iki kardeşler asla sıradan biriyle konuşmaz. Üstelik Cemil her ne kadar güler yüzlü olsa da sıradan birine gülümsemez." dedi şaşkınlığını ve öfkesini belli ederken. Bu öfkesi bana karşı değildi bunu anlamıştım. Kime olduğunu da pek umursamadım ama sözlerine anlamda veremiyordum. İkisinin kardeş olduğunu bile yeni öğreniyordum. Onlar benim için neydi ki onlar için ne olayım? "Bence abartıyorsun, sadece bir çarpışma oldu ve bunu telafi etmek amaçlı kahve ısmarladı. Asaf'ı da tanıdığım yok, neden o şekilde bakışlar attığı hakkında fikrimde yok ama bakışları duygusuz olması beni sıradan biri yapar. Bi' özelliğim olduğunu düşünmüyorum. Bence sen kuruntu yapıyorsun." dedim tek bir solukta. Kendimi açıklamaktan gerçekten nefret ediyordum ama bu durumda açıklama gereği duymuştum. Kalp kırmak istemiyordum ama bu şekilde devam ederse kırmaktan çekinmeyecektim. Cansu hala derin düşüncelere dalmış, söylediklerimi tartarken derin bir nefes aldım. Bu duruşun peşi soru yağmuru olacaktı, bunu geçirdiğim bir kaç gün içinde anlamıştım. Bu duruma girmemek adına yanından ayrılıp hızla evin kapısına ilerledim. "Sonra konuşuruz Cansu, şu an yorgunum. Görüşürüz ve bugün için teşekkür ederim." dedim ve kapıyı anahtarla açıp içeri girdim. Cevap vermesine gerek yoktu. Zaten cevap vermesini de beklememiştim. "Hoş geldin kızım." Mutfaktan başını uzatıp gülümseyerek bakan babamı görünce yüzümde kocaman gülümseme oluştu. Az önceye kadar tüm enerjim çekilmiş haldeyken şimdi parmak uçlarıma kadar enerji dolmuştum. Babam benim enerji kaynağımdı. Yüzündeki tek bir gülümsemeye hayran bir kızdım ben. Babasına aşık, babasına hayran bir kız. Yanına yaklaşıp yanağına sulu bir öpücük kondurup mutfağa ilerledim. Masanın üzerinde fırından yeni çıkmış içi poğaça, kurabiye dolu olan tepsileri görünce dudaklarımı birbirine bastırdım. Babamın hamur işi lezzeti mükemmeldi. Bir kere yediğinde diğer başka kimsenin kurabiyelerini, poğaçalarını yemek istemiyordun. "Ooo döktürmüşüz yine Orhan bey." dedim elime bir tane kurabiye alarak. Babam kahkaha atıp yanağımdan makas aldı ve işine geri döndü. "Hepsi sizin için Nabi hanım." Babama gülümserken diğer yandan elimdeki kurabiyeyi yiyordum. Karnımın acıktığının yeni farkına varıyordum, gün boyu sabah kahvaltısıyla durmuş, sadece üzerine soğuk kahve tüketmiştim. Hava kararmak üzereydi, akşam yemeği saati gelip çoktan geçmişti ama ben sabah kahvaltısıyla duruyordum. Halime istemsizce gülerken omuz silktim. En son ne zaman öğün atladım hatırlamıyorum ama pek fazla açlık hisseden biri değildim. Yine de Kore'de yaşarken öğünlerimi kolay kolay atlamazdım. Türkiye güzel ülkeydi ama zor kazandığım düzenimi tamamen değiştirmişti. Eskisi gibi bir düzene girmem gerekiyordu, sadece şu sıralar farklı ülkeye farklı şehre alışmayı bekliyordum. "Baba ben odama çıkıyorum, birazdan gelirim, seninle şöyle film gecesi yapalım." dedim son lokmayı ağzıma atarken. Babamdan onaylar nitelikte mırıltılar alınca, yanağından öpüp mutfaktan çıktım. Merdivenleri aynı hızla çıkıp odama girdim. Üzerime dökülen kahvenin verdiği rahatsızlığın, aynadaki yansımama denk gelince tekrar aklıma gelmesiyle üzerimi çıkarıp hızlı bir duş aldım. Üzerimdeki bornozun belini sıkı sıkı bağlayıp odaya girdim. Aynadaki yansımama bakmak istemiyordum, biliyordum ki bakarsam gün içinde olanları düşünüp, yüz ifademin nasıl değiştiğini izleyecektim. Hangi insan yüz ifadesinin değişimi izlemek isterdi? Terasın açık kalan kapısından geçip, güneşin batışına şahit olan terasın ucuna ulaştım. Mahalledeki diğer binalar ya müstakil ya da iki - üç katlıydı. Yine de mahallenin en yüksek yerinde biz oturduğumuz için, benim bulunduğum teras gözler önünde değildi. Tabi arka tarafta kalan yasaklı mahalleyi saymazsak... Hava kararınca yanan sokak lambası, evlerin ışıkları bir tek oraya uğramamış gibiydi. Terasın ucu ışıklarla süslü mahalleyi ayaklar altına sererken, diğer ucu karanlığın simyasını izletiyordu bizlere. Karanlığı sevdiğim pek fazla söylenemezdi ama kendimi biliyordum; başa çıkamadığım konularda sığınacağım ilk yer karanlığın içiydi. Güler yüzlü, samimi, sıcak kanlı, pozitif enerji dolu, polyanna gibi birisi olsam da, içimde bir yerlerde karanlığı seven, negatif enerjili, asabi bir tarafım olduğunu hissediyordum. Henüz ortaya çıkmamıştı ya da çıkmasını tetikleyen bir olay olmamıştı ama varlığını hissediyordum. Derin bir nefes alıp manzarayı seyre daldım. Gerçekten çok güzeldi manzara, mahalle ayağım altında ve ufukta görünen deniz ise ihtişam ekliyordu gözlerime. Gözlerimde huzur, yüzümde hafif gülümseme ile seyre durmuş saatin nasıl geçtiğini anlamamıştım ama ıslak saçlarım kurumaya yüz tutmuş, bornozun içinde kalan bedenim soğumuştu. Burnumun ucu kızarmış, kollarımı birbirine dolamış haldeydim. Arkadan gelip babam seslenmese yine farkında olacak gibi değildim. Teras güzeldi ama anladım ki manzarası beni yutacak kadar tehlikeliydi. "Nabi, ne yapıyorsun burada?!" Hafif sinirli sesiyle babam konuşunca başımı ona çevirirken karanlığın hakim olduğu binada küçük bir ışık belirtisi gördüğüme emindim ama bir anda sönmüş tekrar karanlığa hakim olmuştu. Çok küçük bir ışıktı ama görmüştüm, bilmiyorum belki de göz yanılması da olabilirdi. Pek fazla üzerinde durmadan babama bakıp başımı yere eğdim. Saatin farkına varmadan burada duran bendim, suçluydum. "Çabuk içeri geç. Yaz ayında olsakta buranın akşam soğu insanı hasta eder." dedi sonlara doğru endişe barındıran sesiyle. Yavaş adımlarla yanından geçip odaya girmeden önce son kez karanlığa baktım, bir hareketlilik ya da yaşam belirtisi yoktu. Yanlış gördüğümü düşünerek içeri girdim. Sıcak hava bedenime sızarken ürperdim. Ne kadar üşüdüğümü yenin farkına varmıştım. "Özür dilerim baba, dalmışım." dedim kısık bir sesle. Hasta olacağım endişesini taşıyordu bunu biliyordum. Hasta olunca çabuk iyileşebilen biri değildim. Üzgün suratımı görmüş olacak ki, yüzündeki sert ifadeyi yumuşatıp yanıma geldi ve sarılıp saçlarımın arasına öpücük kondurdu. "Bu halde sakın terasa çıkma bir daha Nabi." "Tamam." "Hadi şimdi hazırlan gel, film gecesine başlayalım." dedi ve tekrar bir öpücük kondurup odadan çıktı. Ardından derin bir nefes alıp banyoya girmiş ve nemli kalan saçlarımın ucunu bir kaç tur fön makinesiyle kurulamaya çalışıp odaya geri gelmiştim. Evin sıcaklığı üşümüş bedenime sızınca yorgunluğu hissetmiştim. Yavaş yavaş uykum geliyordu ama babamla uzun zaman sonra ilk kez film gecesi yapacaktık. Mecburen üzerime şort ve tişört geçirip aşağı indim. ... "Baba sence bu adam ne yapmaya çalışıyor?" derken bir yandan elimdeki çerez tabağından kurabiye seçmeye çalışıp, diğer yandan filme odaklanmaya çalışıyordum. Babamdan ses gelmeyince başımı çevirip yanıma baktım. Babam koltukta iyice yayılıp, başını koluna yaslayıp ağzı açık şekilde uyuyordu. Bu haline gülümsedim. Gün içinde çok yorulmuş olmalıydı yoksa filmin henüz yirminci dakikasında uyuya kalmazdı. Ona minnettar dolu bir bakış atıp, kolunu dokundum. "Baba. Hadi kalk yerine yat." Babam bir iki seslenişe uyanınca, uyku sersemi haline görüp kısık sesle kahkaha attım. Çok şirin oluyordu ponçiğim. Tam bir çocuk gibi dudaklarını büzüp, saçını kaşıyordu. Bu huyumu babamdan almış olduğuma bir kez daha inandım ama ben babam gibi tatlı olmuyordum. Benim açık ağzımdan salyalar akıyor, tüm yanağımı kurumuş salyalarla buluyordum sabahları. Bu iğrenç bir şeydi, kendimden bir kez daha nefret ettim. "Ben yatıyorum kızım, sende fazla geç kalma yat uyu dinlen." dedi ve saçlarımdan öpüp odasına doğru ilerledi. Arkasından gülerek bakıp önüme döndüm. Film izlemek gibi bir düşüncem kalmamıştı. Ortamı toparlamak adına yerimden kalkıp masanın üzerindeki tabakları ve bardakları alıp mutfağa geçtim. Kısa süre içerisinde mutfağıda elden geçirip temizlerken dış kapıdan gelen tıkırtı sesiyle duraksadım. Elimi kenardaki havluya durulayıp dış kapıya ilerledim. Delikten dış tarafa baktım ama görünürde biri ya da bir şey olmadığı için yanlış duyduğumu sanıp arkamı döndüm. Tam ilerleyip merdivenleri çıkacakken dış kapıdan gelen küçük bir melodi sesiyle duraksadım. Adımlarım tekrar kapıya ilerlerken, kapı kulpunu indirip hafifçe aralık olacak kadar açtım. Melodi hala devam ediyordu, kapı kapalıyken anlaşılmayan sözler şu an kulağıma doluyordu. 'Kısacık saçları ömrü kelebek kadardı.' Sesi net duyabiliyordum lakin yüksek bir ses tonu değildi. Sanki boş bir odanın içinde söylenen sesler gibi yankı oluşturuyordu ama mahalleli saatin gece yarısını geçmesi yüzünden çoktan uyumuştu. Kimsenin bu sesi duyup uyanacağını düşünmüyordum. Lakin gecenin birinde kimin bu şekilde şarkı söylediğini merakta etmiyor değildim. 'Tam benimle derken gökyüzüne aldanır.' 'Parmak izleri göğsümde bir yere yapışmış' Söylediği anlamlı sözler miydi yoksa ses tonu muydu beni evden dışarı çıkartıp, sesi takip etmeme vesile olan? Anlamadım ama kendimi yolun ortasında giderken bulmuştum. Durmadım. 'Evinden gidişi yüzümde bir yaradır.' Belki de ses tonundaki çaresizlikti beni ona çeken. Mükemmel bir ses tonu, mükemmel duyguları yansıtan inişli çıkışlı ahenkleri vardı. 'Aa aa aa ömrü kelebek kadardı.' İşte o nakarat, belki de sırf bunu duyabilmek için buradaydım. Tam karşımda yasaklı mahallenin girişinde durmama vesile olan, buraya kadar gelmeme neden olan bu nakarattı. 'Aa aa aa kalbi hep yaralı. Derin bir nefes aldım. Gözlerimi kapatıp şarkıyı, melodiyi dinledim sessizce. İçeriye adımımı atmadım, atamadım. Türk şarkılarını pek fazla bilmiyor olsam da her zaman melodilerle ilgilenmiş, onlarla kendimi kaybetmiştim. Sesim güzel değildi ama çok güzel bir kaç tane enstrüman çalardım, çalmaya çalışırdım. Müziğe olan tutkum her şeyden öndeydi. Yine de hiç biri şu an dinlediğim şarkının; babamın küçükken bana mırıldandığı şarkının anlamı kadar yüklü değildi. 'Aa aa aa ömrü kelebek kadardı.' İkinci bir nakaratı tekrar etmesi beni oraya sürüklemeye devam etmiş, girmemem gereken mahalleye ayak basmıştım. Sesler şimdi daha yakın, daha canlı geliyordu ve bu içimdeki korkuyu tetiklemek yerine sakinleştiriyordu. Ne kadar ilerledim bilmiyorum ama mahallenin tam ortasında durmuş, etrafımı kontrol ederken karanlığın hakim olduğu sokakta önümü zor görüyordum. 'Aa aa aa kalbi hep yaralı.' Yine de nakaratın son cümlesini söylerken sonlara doğru kısılan sesini dinlemek huzur vermişti. Ses kesilip, ortamı kocaman bir sessizlik kaplarken derin bir nefes aldım. Az önceki huzur kaybolup, yerine endişe alırken cebimdeki telefonu çıkarıp fenerini açtım. Karanlık sokak az da olsa fenerimle aydınlanırken, geldiğim yoldan geri dönmek adına ilerledim. Gelirken nasıl geldiğimden pek emin değildim ama giderken hızlı adımlar atmaya özen gösteriyordum. Köşeyi dönüp sokağın başı görünürken derin bir nefes aldım. Karşıdan vuran sokak lambasının ışığı bu tarafı az da olsa aydınlatmanın verdiği rahatlıkla telefonun fenerini kapatıp cebime koydum. Yoluma devam edip tam adım atacakken sırtımda hissettiğim baskı, ensemde hissettiğim nefesle dumura uğradım. Felç geçirmiş gibi hareketsiz duran bedenim, şaşkınlık ve korkuyla açılan gözlerimle öylece kalakaldım. Yutkundum. Gözlerim bulanıklaşırken dudaklarımı açıp bağırmak yeni aklıma gelmiş olsa da bunu faaliyete geçiremeden dudaklarım üzerine bastırılan el ve belime dolanan kolla çığlığım avuç içinde bastırıldı. Sıcak nefesini kulağımda hissederken konuştu. "Bölgeme hoş geldin Kelebek."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD