Cumartesi sabahı, evde alışılmadık bir hareketlilik vardı. Bora ve Emre erkenden kalkmışlardı.Bora alışverişe giderken, Emre evi toparlama işine girişmişti.Her ikisi de düzenli insanlardı; haftada bir gelen temizlikçi kadın sayesinde ev zaten tertemizdi ama bu kez durum farklıydı.
Ne de olsa o akşam üç genç kız gelecekti.Ve hiçbir erkek, böyle bir durumda “dağınık ev” utancını yaşamak istemezdi.
Emre toz beziyle sehpanın üzerini silerken içinden homurdandı:
— Alt tarafı yemek yiyecekler… sanki saraya misafir geliyor.
Bora alışveriş poşetleriyle içeri girdiğinde salon mis gibi deterjan kokuyordu.
— Ooo, maşallah! Ev tertemiz. Hadi bakalım, MasterChef Emre Bey, menüde ne var? diye seslendi.
Emre gözlüğünü düzeltti, ciddi bir ses tonuyla,
— Mercimek çorbası. Annemi aradım, tarifini verdi.Ayrıca fırında tavuk, pilav, salata… gayet dengeli.
Bora gülerek poşetleri tezgaha bıraktı.
— Yani kısacası, üç kişilik bir felaket geliyor.
İkisi de aynı anda güldüler..
Mutfağın içi kısa sürede tam bir kaosa döndü.
Tezgahta doğranmış biberler, yarım bırakılmış salatalıklar, açık baharat kapları, marine sosuna bulanmış tavuklar…
Ama bütün dağınıklığın içinde garip bir özen vardı.
Bora bunu inkar etmeye çalışsa da heyecanlıydı.
Emrenin durumuysa daha kötüydü.
Sunanın geleceğini bildiği andan beri gereğinden fazla ciddi davranıyordu.Ne kadar belli etmemeye çalışsa da, Suna’dan etkilenmişti.Onun yanında rahat görünmek, hatta belki biraz beğenilmek istiyordu.Bunu Boraya söylememişti ama dostlukları o kadar eskiydi ki, Boranın fark etmemesi imkansızdı zaten.
Bora, tavukları temizleyip annesinin tarifine göre marine sosunu hazırladı.
“Bir saat dolapta dinlensin,” demişti annesi telefonda. O da dediğini yapıp, tavuğu dolaba yerleştirdi.
Bu sırada Emre, tencereye mercimeği koymuş, başında bekliyordu.
Bora bunu fark etmemiş gibi yapsa da arada sırada sırıtıp duruyordu.
— Çorbayı karıştırırken niye stres oluyorsun oğlum?
Emre ters ters baktı.
— Stres olmuyorum.
— Hee. Mercimeğe savunma yap biraz daha istersen.
Emre elindeki kepçeyi Bora’ya doğru kaldırdı.
— Bir daha konuşursan bununla vuracağım seni.
Çorbanın kokusu mutfağa yayılmaya başlamıştı bile.
— Tatlıyı ne yapıyoruz peki? diye sordu Bora, dolaptan tavuğu çıkarırken.
— Bilmiyorum, belki bir şey uydururuz. Zaten tatlıdan anlamam.
— Aynen, ama annen seni duysa kalp krizi geçirir. Kadın pastacı sabrıyla yemek yapıyor, oğlu ‘tatlıdan anlamam’ diyor.
İkisi de gülmeye başladılar.
O anın absürtlüğü, kendi kendilerine düşen telaşları, annelerine yakalanma korkuları… hepsi bir komedi gibiydi.
Dün akşam anneleriyle yaptıkları telefon konuşması hâlâ akıllarındaydı.
İkisi de hiçbir şey anlatmamaya çalışmıştı ama iki avukat anne karşısında sır saklamak kolay değildi.
“Kim geliyor?”
“Niye heyecan yaptınız?”
“Evi neden temizliyorsunuz?”
Soruların sonu gelmemişti.
En sonunda Boranın annesi kahkaha atıp:
— Oğlum siz kız mı ağırlıyorsunuz? deyin de rahatlayın artık, demişti.
O an Emrenin çorbayı karıştırırken kulaklarına kadar kızarması Borayı hâlâ güldürüyordu.
Saat yediye yaklaşırken ev sonunda hazır görünüyordu.
Kapı ziline kadar her şey hazır olacaktı — en azından onlar öyle umuyordu.
Çünkü o kapı çaldığında, üç kızın aynı anda içeri girmesi an meselesiydi.Saat neredeyse yediye geliyordu.
Masada eksiksiz bir düzen, fırında kızaran tavukların mis gibi kokusu, ocakta demlenen çayın sesi vardı.
Kızlar, sözleştikleri gibi biraz erken, altı buçukta geldiler.Ellerinde bir kutu tatlı, yüzlerinde hem heyecan hem merak dolu bir gülümseme…Kapının önünde birbirlerine bakıp fısıldaştılar.
Bilge, elindeki poşeti Sunaya uzatarak,
— Ne olursa olsun, sofrayı kurmaya yardım ediyoruz. En azından çorbada tuzumuz olur, dedi.
Elif gülümseyip kapı ziline bastı. İçeride Bora derin bir nefes aldı.
— Tamam. Sakin davranıyoruz.dedi Emreye dönüp
Emre ciddi ciddi başını salladı.
— Sen önce önlüğü çıkar.
Bora aşağı bakıp güldü.
Kapıyı açtığında karşısında Elif, Bilge ve Suna vardı.
Bilge elindeki tatlı kutusunu havaya kaldırdı.
— Ne olursa olsun eli boş gelmeyelim dedik.
Bora gülümseyerek kapıyı sonuna kadar açtı.
— Misafir değil, kurtarıcı gelmişsiniz resmen.
İçeriden Emrenin sesi duyuldu:
— Direkt mutfağa alın onları! Yardım lazım!
Kızlar kahkahalar eşliğinde eve girdiler.
Bir anda evin havası değişti.
Bilge mutfağa girer girmez etrafı incelemeye başladı.
— Ooo… bayağı hazırlanmışsınız siz.
Suna çorbanın kapağını kaldırıp kokladı.
— Gerçekten güzel olmuş.
Emrenin yüzünde fark edilmeden küçük bir gurur oluştu.
Elif ise sessizce Boraya baktı.
Üzerinde siyah bir tişört vardı, kollarını dirseklerine kadar sıvamıştı. Mutfakta dolaşırken saçları sürekli alnına düşüyor, o da farkında olmadan eliyle geri itiyordu.
Ev halinde görmek… Borayı başka biri gibi göstermişti.
Daha yakın.
Daha gerçek.
Tam o sırada kapının dışında bir araba durdu.
Mert direksiyonda birkaç saniye hareketsiz oturdu.
İçeriden gelen kahkahalar apartman boşluğuna kadar ulaşıyordu.
Derin bir nefes verdi.
— Alt tarafı yemek, dedi kendi kendine. “Niye geriliyorum ben?”
Elifin arkadaşlarının bu kadar özenmesine anlam veremiyor, bir yandan da istemsizce kıskanıyordu.
Ama asıl mesele başkaydı: Bilge.
İlk başta sadece “Elifin yakın arkadaşı” olarak tanımıştı onu. Fakat zamanla, o kahkahalarının, gözlerinin içinin gülüşünün etkisinden kurtulamamıştı.Belli etmemeye çalışıyor, esprilerle arkasına saklanıyordu ama… Elifin gözünden kaçmamıştı.
Elif, ağabeyinin Bilgeye olan ilgisini fark etmişti; hatta Bilgenin de Merte kayıtsız olmadığını.
Ama karışmıyordu.
İkisinin arasında kalmak istemiyor, sadece içinden “umarım birbirlerini üzmezler” diyordu.
O sırada Mert arabadan indi, montunu düzeltti.
Kapının önüne geldiğinde içeriden kahkahalar geliyordu.
Zili çalmaya fırsat kalmadan kapı açıldı.
Karşısında Bora vardı.
Elinde peçete, yüzünde rahat bir gülümsemeyle:
— Buyur ağabey. Tam zamanında geldin.
İçeriden Emre bağırdı:
— Çorba hazır! Kimse beklemesin!
Mert ayakkabılarını çıkarırken gözleri istemsizce salonun içine kaydı.
Elif üzerinde sade, diz hizasındaki elbisesi mutfaktan salata kasesiyle çıkıyordu.Bilge de üzerinde benzer bir elbise giymiş fırının önünde durmuş, Boraya bir şey anlatırken kahkaha atıyordu.Mert’in bakışları birkaç saniye fazla üzerinde kaldı.Bilge o anda dönüp onu fark etti.
Yüzünde sıcak bir gülümseme oluştu.
— Hoş geldin.
Mert istemsizce boğazını temizledi.
— Hoş bulduk.
Tam o sırada gözü Sunaya kaydı.Kumaş pantolonunun üstüne sade bir kazak giymişti.
Mert başını salladı.
— Şükür biri normal giyinmiş şu evde.
Bilge arkasını dönüp kaşlarını kaldırdı.
— Ne dedin sen?
Mert hiç bozulmadan sandalyeye geçti.
— Hiç. Gayet şık olmuşsunuz dedim.
Elif dayanamayarak güldü.
Boranın sesi ortalığı böldü:
— Hadi bakalım millet, sofraya! Mercimek çorbası buharıyla davet ediyor!
Gülüşmeler, sandalye sesleri, sohbet…
Mert istemeden gülümsedi.