Yılan satranç tahtasının etrafını sarmıştı. Sinsice yaptığım hamleleri izlerken karşı tarafı yenmem için kulağıma fısıldamayı ihmal etmiyordu.
Oyunu başlatalı beş gün olmuştu ve şu ana kadar birkaç pürüz dışında iyi ilerliyordum. Bugün kendimi daha iyi hissediyordum. Ağrılarım vardı ama ilaçların ağır etkilerinden dolayı ağrılarım azalıyordu.
Dün akşam bedenime sürdüğüm merhemlerin ağır kokusu yatağıma da sinmişti. Yüzümü buruşturarak yataktan doğrulduğumda dışarıda duyduğum seslere kulak kabarttım. Gürültüler, uğuştular dışarıdan geliyordu. Dağılan saşımı sol elimle düzelterek yataktan kalktığımda bordo fon perdesini iki yana çekerek odama ışığın girmesine izin verdim. Tül perdeyi de kenara çektiğimde dikkatimi çeken şey hemen odamın biraz ilerisinde uzun direğe yeni kurulan sokak lambası olmuştu. Hemen sonrasında, elektrikçi olduklarının kıyafetlerinden belli olan işçilere, bahçedeki yoğun koruma kalabalığına ve İşçilerle konuşan Alparslan olmuştu.
Bu neydi şimdi?
İşçiler son kontrollerini yaparken Alparslan Âgah'ın keyifli bakışları önce sokak lambasına ilişti ardından sanki varlığımı hissetmiş gibi bakışlarımız anında kesişti. Kahverengi göz bebekleri camdan göründüğü kadar bedenimde gezinerek tekrar yanında konuşan adama baktığında şaşkınlıkla camı kapatarak sokak lambasına baktım.
Kapının açılmasını duydum ama arkama bakmadan tekrar Alparslan'a baktım.
"Günaydın, Masal Hanım."
"Günaydın," derken merakla Neva'ya baktım.
"Bu sokak lambasının buraya kurulma amacı ne?"
"Dün akşamdan sonra Alparslan Bey akşamları daha güvenilir bir hale gelmesi için evin etrafındaki lambaları arttırdı." Kafamı anladığımı belirtmek için salladığımda banyoya ilerledim.
"Duş almama yardım edebilir misin? Dün kolumu çok zorladım."
Neva'nın yardımıyla duş almış, üzerimi giyinmiştim. Morluklarımı bugün kapatmayı seçmiştim. Dün yeterince bakımsızdım. Dışarıdaki adamlar dağılmış ve Alparslan Âgah ortalıkta görünmüyordu.
Saçlarımı bugün ortadan ikiye ayırıp salaş bir şekilde örerek, kakülümü saçımım arsına sıkıştırmıştım. Alnımdaki yara bantlarını çıkartmış, kabuk tutan yaralarıma merhem sürmüştüm. Yüzüm kötü görünse bile güzelliğimden hiçbir şey kaybetmemiştim. Birkaç çizik ve çürümeye yüz tutan morlukları gizleme zahmetine girmemiştim.
Hava sıcak olduğu için, kısa piliseli eteğimi ile aynı takım kısa crop giymiştim. Beyaz spor ayakkabılarımı da giyerek tamamen hazırlanmıştım. Neva, Alparslan Âgah'ın emri üzerine benim için fazla olmasa bile en azından tekrar tekrar giyebileceğim tarzıma en uygun kıyafetleri seçmişti. Yangında yanan eşyalarım kullanılamaz halde olduğunu biliyordum. Henüz evi görmemiştim ama en yakın zamanda mahalleye gitmeyi düşünüyordum.
Dün akşam yapacağım aptallıktan kıl payı kurtulduğum için iyi hissetmem gerekirken asıl buna izin verdiğim için kendime olan öfkem bir türlü dinmiyordu.
Neva ile odadan çıktığımızda, aynı zamanda beni bilgilendiriyordu da.
"Kahvaltınızı ikinci katta yapacaksınız." Asansörü kullanmak yerine merdivenlere ilerledim. "Alparslan Bey'in bugün misafirleri gelecekmiş. Birazdan burada olurlar bile." Sessizce Neva'yı dinlerken ikinci kata gelmiştik. Neva misafirler çin hazırlık yapmaya giderken ikinci katın ihtişamlı holün iki kanatlı kapısı açıldı. Salondan çıkan görevliler bana tebbesüm ederek aşağıya indiklerinde salona ilerledim. Birazdan evi gezecek ve Bahadır'ın verdiği ses kayıt cihazlarını evin gereken yerlerine yerleştirmeyi düşünüyordum. Belki kalabalıktan yararlanabilirdim.
Masaya henüz oturmayan Alparslan Âgah ile ayakta duran Yavuz'un bakışları anında beni bulurken dün akşamki yakınlığımızı hatırladım. Bakışlarımı hızla Alparslan Âgah'tan çekmeme rağmen onun dikkatli bakışları üzerimdeydi.
"Merhaba, Masal Ala Demirhan. Zaten tanıyorsunuzdur." Diyerek üstümdeki bakışları umursamamaya çalışıp Yavuz'a elimi uzattım.
"Hayatımıza bomba gibi giren seni herkes tanıyor zaten." Bana laf mı atmıştı? Küstah bir şekilde havadaki elimi süzerek tekrar gözlerime baktığında elini kaldırdı. Ama beni fazla beklettiği için elini sıkmak yerine elimi geri çektim.
"Asıl hayatıma bomba gibi giren siz eşkiyalarsınız!" İğneleyici bakışlarımla huysuzlanan Yavuz konuşmak için dudaklarını aralamıştı ki Alparslan Âgah araya girdi.
"Ala..." Ona baktığımda bakışlarım şimdi açık açık nefret doluydu. "Yavuz, yerine geç."
"İştahım kaçtı! Sana afiyet olsun. Aşağıdayım ben." Yavuz, öfkeyle bana baktığında ona az önceki gibi küstahça bakmaktan hiç çekinmedim. Bu adam benden haz etmiyordu bunu fark etmiştim. Salondan hızla ayrılırken Alparslan Âgah sert ifadesiyle masaya oturdu.
"Anlaşılan kendimi dün iyi anlatamadım." Karşısına geçtiğimde bana dikkatle bakıyordu.
"Pardon? Az önce o adam bana laf attı!"
"Kol askını neden takmadın? Bir hafta kalması gerekiyordu."
"Bundan sana ne?" Diyerek tabağıma zeytin koydum. Sanki dün akşam iki medeni insan gibi konuşmamış gibi hissediyordum. Çünkü öfkeliydim. Ona olan öfkem zaten tazecik dururken bir de üstüne Bahadır'a olan öfkem ve kendime olan öfkem de eklenmişti. Bu yüzden gerçekten çok sinirli hissediyordum. Yavuz'un az önce yaptıklarını saymıyorum bile.
"Neva!" Sabırsız bakışlarını kapıya diktiğinde Neva kapıdan görünmüştü. "Ala'nın kol askısını getir... Bir daha takmazsa işine son vermek zorunda kalırsın."
Hayretle Alparslan Âgah'a baktığımda tehditkar bir şekilde gülümsedi. "Bu bir tehdit miydi şimdi?"
"Nasıl anlamak istersen." Keyifle çayını yudumladığında göz devirerek yemeğime odaklandım. Birkaç saniye süren sessizliği Neva'nın salon girmesiyle bozuldu.
"Buyrun Ala Hanım." Neva kol askımı takmak isterken Alparslan Âgah sandalyesini geri çekerek ayağa kalktı.
"Bana ver. Sen işine geri dönebilirsin." Neva kol askımı Alparslan Âgah'a verip salondan ayrıldığında baş başa kalmıştım. Bakışları ürkütücü bir şekilde dikkatliydi. Sandalyemi geriye çektiğinde hareketsi bir şekilde durmuştum. Bu adam ve arada bir ona uğrayan kibarlığı gözümü yaşartıyordu.
Sağ koluma dikkatle taktığı askının kemerini düzeltmek için üzerime eğildiğinde iri elleri usulca saçımı topladı. Saçlarımın arasına sinsice sızan parmakları boynumdaki ince deriye tatlı bir baskı uygulamıştı.
Kol askımı düzelttiğinde saçlarımı bıraktı. Çekilmesini beklerken elini boynumda usulca gezdirerek ensemdeki küçük yılan dövmesinin üzerinde durdu. Parmakları dövmenin üzerinde birkaç saniye gezinerek elini usulca boynumda gezdirdi. Çenemi baş ve işaret parmağının arasına alıp kafamı kaldırarark göz göze gelmemizi sağladı.
Dokunuşu yumuşaktı ama bakışları tehlike arz ediyordu. Kahverengi göz bebekleri arsızca dudaklarımda geziniyor, beni öpmek istediğini açık açık belli ediyordu. İri elleri arasındaki yüzümü arkaya çektiğimde öfkeyle soludum.
"Saçın... Yakışmış," Çenemdeki parmaklarını alnımdaki yaraların üzerine götürerek usulca okşadı. "Çok güzel görünüyorsun." Kahverengi irisleri usulca siyah göz bebeklerimde durduğunda ılık nefesi yüzüme usulca esti.
Aramızdaki aptal sessizliği bölmek için hızla kafamı geri çekerek kol askımı düzelttim. "Çok açım. Yemek yemek istiyorum."
Alparslan Âgah, doğrularak yerine geçtiğinde etkisi mıknatıs gibi üzerime yapışmıştı. Benim hemen bu masadan kalkıp silkelenmem gerekiyordu ama bunu bile yapamıyordum. Derin bakışları yüzümde dolaştıkça yanaklarımın kızardığını hissediyorum. Bu adam gerçekten ölmek istiyordu!
Peynirden bir lokma aldığımda hızla çiğneyerek ağır atmosferi dağıtmak için konuştum. "Neden odamın karşısına koca bir lamba diktin?"
"Uyurken seni daha iyi izlemek için. Yüzün oldukça karanlıkta kalıyor ve bu beni sinirlendiriyor." Her iki dirseğini masaya yaslayarak oldukça ciddi bir şekilde bana baktı.
"Beni mi izliyorsun?"
"Güzel uyuyorsun." Saklamaya çalıştığım şaşkınlığımı bu sefer tutmadım. Ciddi yüz ifadesinden her şey okunuyordu. Doğru söylüyordu.
"Burada kaldığım süre boyunca odamın kapısını kilitleyeceğim. Şu an yaptığın oldukça sapıkça."
"Peki senin yaptığın?" Ayağa kalktığında bana üstten baktı. "Bence eşit sayılırız." Sağ gözünü kırparak masanın etrafından dolandığında büyük ihtişamlı salonun kapısına ilerledi.
"Benim yaptığım?" Arkasından ayağa kalkarak bana dönmesini bekledim.
Beklediğim gibi bana dönerek hızlı bir şekilde bakışlarını bedenimde gezdirdi. Bu adam bana her baktığında neden böyle hissediyordum? Oldukça tuhaf ve yeni bir histi.
"Birazdan ev kalabalıklaşacak. Sakın aşağıya inme."
"Bana cevap ver Âgah!" Ona doğru yürüdüm. "Ben ne yaptım?" Tam karşısında durduğumda aramızda birkaç adımlık mesafe bırakmıştım.
Kahverengi gözleri kısılarak bir süre güzel ve yaralı yüzümü inceledi. "Bugün uslu bir cadı ol ve beni dinle. Sakın aşağıya inme." Bir kez daha sorumu es geçmesi onu boğma isteğimi arttırmıştı. Şeytan tam şu an arkasından sırtına atlamamı ve küçük sivri dişlerimi güzel esmer boynuna geçirmemi fısıldıyordu.
Dişlerim bunu yapmam için beni zorlarken Alparslan Âgah salondan çıkmıştı bile. Arkasından bağırsam bile beni umursamadan onu karşılamaya gelen Yusuf Ali ve Hamza'ya talimatları sayıyordu.
Merdivenlerin başında durduğımda ahşap trabzanlara tutunarak aşağıya baktım. "Merdivenlerin başına iki adam dik. Ala kesinlikle aşağıya inmesin. Ona güvenmiyorum."
"Ciddi misin?" Oldukça öfkeli ve şaşkındım.
Kafasını kaldırdığı an göz göze geldik. Önce şaşkınlıkla trabzanları tutan ellerime baktı ardından gözlerime baktığında yüzündeki şaşkınlığın yerini inanılmaz derecede güzel bir gülüş almıştı.
"Ciddiyim." Bu adam! Bu adam neden böyleydi? Sanırım şeytanımın o zekice fikrini uygulamama az kalmıştı.
"Alparslan, misafirler bahçeye giriş yaptılar." Yağız'ın sesiyle Alparslan Âgah'ın gülümseyen yüzü anında cidileşirken ciddi anlamda merdivenlerin başına dikilen iki iri yarı korumalara baktı.
"Ala'yı aşağıda görmeyeceğim."
"Bu kız ilk andan beri başımıza bela oldu ve olaca-" Yağız'ın homurtusunu bölen ses Alparslan Âgah'a aitti.
"Başına değil... Başıma bela oldu ve olsun." Alparslan Âgah'ın sözcükleri beni her an şaşırtıyordu. Sanırım bu adam sandığım gibi değildi. Oldukça sapık bir ruha sahipti. Gece beni izlemesi, odamın karşısına kocaman sokak lambası yerleştirmesi ve en önemlisi ise bana söyledikleri ve bakışları bunu net bir şekilde açıklıyordu.
Alparslan Âgah sapığın önünde gideniydi!