Bazı insanlar birbirine yazılmaz…
birbirine sürülür.
Masal Ala Demirhan, hayatı boyunca özgürlüğün ne demek olduğunu bilmeden büyüdü.
Altın kafeslerde, sessiz koridorlarda, “yasak” kelimesiyle terbiye edilerek…
Ta ki babası onu tek bir hamleyle dünyaya fırlatana kadar.
Masal artık bir kız değil…
bir sır…
bir piyon…
ve düşman evine gönderilen en tehlikeli tuzak.
Çünkü Masal Ala’nın gireceği ev sıradan bir ev değil.
Orası… Alparslan Agâh Cihangir’in evi.
Alparslan, yeraltı dünyasının en karanlık tahtına oturmuş bir adam.
Kontrolü sever.
Sözünü değil, korkusunu dinletir.
Ve kimseye güvenmez.
Ama Masal onun evine girdiğinde, Alparslan’ın dünyasında ilk kez bir şey olur:
dengeler bozulur.
Çünkü Masal; korkması gereken yerde gözlerini dikiyor,
susması gereken yerde konuşuyor,
kaçması gereken yerde kalıyor.
Ve Alparslan bunu fark ediyor…
Masal’ın içindeki karanlığı.
Masal’ın yalanlarını.
Masal’ın oyununu.
Ama aynı anda başka bir şeyi daha fark ediyor:
Masal, bir felaket gibi… ama çekici bir felaket gibi.
Masal içinse Alparslan sadece bir düşman değil…
Onu öldürebilecek tek adam.
Onu koruyabilecek tek adam.
Ve en kötüsü…
Kalbini yerinden sökebilecek tek adam.
Bu hikâyede aşk, masum değildir.
Güven, bir zayıflıktır.
Yakınlık, tehlikedir.
Ve her bölümde aynı soru büyür:
Bu oyunda kim piyon?
Kim şah?
Kim vezir?
Ve… kim mat olacak?
Şah Mat, bir evin içinde başlayan en tehlikeli satranç oyunu.
İhanetin, çekimin ve savaşın birbirine karıştığı bir hikâye.
Okumaya başladığında sadece iki şey olacak:
Masal Ala’ya hayran olacaksın.
Alparslan’dan korkup… ona kapılacaksın.
Ve bir süre sonra…
bu kitabı elinden bırakamayacaksın.