3. Sahne

2377 Words
Bir an üstüme sinen korkunun kara bulutları hızla dağılırken şimdi ise az önce devreye soktuğum güvenlik sistemi yüzünden yüzüm asılmıştı. Babama sinyalleri çoktan gitmiştir. Hatta belki şu an helikopterle buraya birilerini göndermiştir bile. Bu durumdan nasıl sıyrılacağımı bilmeden hızla aşağıya inerek sistemi devre dışı bıraktım. Evi kapatan yüksek duvarlar alçalmaya başlarken eve girerek kapıyı kilitledim. Odama çıktığımda az önceki korku ve adrenalinden dolayı kaskatı kesilen bedenimin rahatlaması için yatağa uzandım. Dakikalar geçerken tam da düşündüğüm gibi dışarıdan gelen Helikopterin sesiyle yatağımdan doğrularak aşağıya indim. Burası Muğla'ya yakındı bu yüzden helikopterin gelmesi çok kısa sürüyordu. Dış kapıyı açarak bahçeye çıktığımda, bahçenin kapısı da hızla açıldı. Karşımda babamı görmeyi beklerken başka birini görmemle bugün ikinci kez hayal kırıklığına uğradım. Babam gelmek yerine, sağ kolunu göndermişti. "Masal iyi misin?" Gözlerindeki korku görülebilecek derecedeyken, adımlarını hızlandırarak bana sıkıca sarıldı. "İyi misin? Güvenlik sistemini sen mi etkinleştirdin?" Kollarını daha sıkı bedenime dolarken çıplak belime değen parmakları tişörtümü kayalıklarda unuttuğumu bana hatırlattı. "İyiyim Yağız." Bedenime dolayan ellerini gevşeterek geriye gittiğinde uzun boyuyla karşıma geçti. Ela gözlerindeki korku yüzümü tararken yavaşça kaybolmaya başlamıştı. "Baban gelemedi." Bakışları titizlikle üzerimde geziniyordu. "Şımarıklık yaptığımı mı düşündü?" "Adada tek kalmak istemeni biliyordu. İlgisini üzerine çekmek için mi sistemi etkinleştirdin?" "O geldi... Alparslan Agâh Cihangir geldi. Kayalıklardan son anda geri dönüş yaptılar." Dediğimde, sesim pürüzlü çıkmıştı. Yağız etrafına göz gezdirip kafasını ağırca sallayarak beni içeriye yönlendirdi. "Seni gördü mü?" "Hayır. Ama burayı keşfettiğine göre tekrar gelecektir... Buradan gitmem gerekiyor." Bileğimdeki tokayla saçımı toplayarak salona girdiğimde koltuğa oturdum. Yağız arkamda kısa bir telefon görüşmesi yaparak salona geçtiğinde birkaç saniye bakışları beni aradı. Göz göze geldiğimizde gülümseyerek yanıma oturdu. "O kadar küçüksün ki bir an seni göremedim." Tamamen beni güldürmek için konuşmuştu. "Babanı aradım. Yarın sabah geliyor. Endişe edilecek bir sorun yok." Kafamı iki yana sallayarak Yağız'a baktım. "Çalışanlar ne olacak?" sonunun ne olacağını bildiğim halde sormuştum. "Hepsi kovuldu. Yeni ekip yirmi dakikaya burada olur." Bu sefer öfkeyle Yağız'a baktım. "Ne demek hepsi kovuldu?!" Oturduğum yerden kalktığımda Yağız sıkıntıyla iç çekti. "Böyle olacağını biliyordun Masal. Bu sabah gerçekten babanın dikkatini üzerine çekmek için çalışanları gönderdiğini düşünüyorum." Kahretsin ki haklıydı! "Sonuçlarını bile bile yaptın bunu." "Sıkıldım. Benim için inşa ettiğiniz bu hayattan sıkıldım." Sabırla derin bir nefes aldım. Birkaç saniye sakinleşmeyi bekleyerek durdum. "Prenses değilim anlıyor musun? Alacağımız intikam günü bir an önce gelsin Yağız. Gelsin ve bu tutsaklıktan kurtulayım. Ben bu oyunda en büyük taşım ama hiçbir şey yapmadan yıllardır duruyorum. Planınız bitmedi mi?" Yağız, yıllardır babamın yanında çalışan ve güvenilir tek kişiydi. Bana karşı ilgisi olsa bile bunu görmezden geliyordum. Çünkü küçükken duygularım alınmıştı. Sevmenin ne olduğunu bilmiyordum. Bu yüzden kimseyi sevemezdim. Hele ki bu intikam planımızı sonlandırmadan aşka karşı bütün kapılarımı sıkıca kilitlemiştim. Yağız, yirmi sekiz yaşında kumral tenliydi. Yüzü her ne kadar sert olsa bile yanımda bütün kalkanlarını indiriyordu. "Alparslan Agâh Cihangir, yarın sabah tatilden dönüyor." Dediğinde yıllardır beklediğim anın gelmesiyle yüzümde zafer gülümsemesi belirdi. Bu demek oluyordu ki planımız yarın başlayacaktı. Bu demek oluyordu ki bu gece buradaki son günüm olacaktı. Ve bu demek oluyordu ki özgürlüğümü geri almam için en büyük adımı atacaktım. "Yarın gidiyoruz." Dediğimde yüzüm gibi ses tonum da sevinçle çıkmıştı. Kafasını aşağı yukarı sallarken, gülümseyerek konuştu. "Yarın hava alanına gideceğiz. O da bizimle aynı vakit de orada olacak." "Gerisi bende hiç merak etme. Yıllardır bu gün için çabalarken hiçbir soruna yer vermeyeceğim." "Baban yıllardır bekliyor. Senden bu kadar ümitliyken sakın planımızı riske sokacak bir şey yapma." Dediğinde, duygularıma yön vermemem gerektiğini üstü kapalı bir şekilde söylediğini anlamıştım. "Yıllardır bana karşı olan ilgini görmeme rağmen sana kapılmadıysam kimseye kapılmam merak etme. Özgürlüğümü elime almadan duygularımın beni yönetmesine izin verecek kadar aptal değilim Yağız... Babamla bana her ne kadar tam anlamıyla güvenmeseniz bile bunu yapacağımı biliyorum." Yağız, ayağa kalktığında bu sırada dışarıdan da sesler gelmeye başlamıştı. "Yarına kadar bütün dellileri yok edeceğim. Uyu istersen." Ayağa kalktığımda içeriye yeni güvenlik ekipleri ile yeni çalışanlar akın etmişlerdi. "İyi geceler prensesimiz." Alayla konuşmasıyla gözlerimi devirerek salondan çıkmak için hareketlendiğim an bütün görevliler ile çalışanlar eğilerek yanlarından geçmemi beklediler. Bu duruma alıştığım için tepkisizce benim için getirilen asansöre binerek beşinci kata bastım. Prenses gibi yetiştirilmem küçük kız çocuğuyken hoşuma gitse bile yıllar geçtikçe bu durumu idrak etmiştim. Ben gerçek prenses değildim. Babam her yıl benim için tuttuğu çalışanları özellikle yurt dışından seçiyordu. Kırgız asıllı tek çalışan Neva'yken, Katya Hanım ise ingiltere'den benim için yıllar önce tutulan özel ders hocamdı. Diğer çalışanlar ise her ülkeden getirilir, görevleri başlangıcında yeminler edilip, belli sınavlardan geçtikten sonra adaya getiriliyordu. Görevleri bittiklerinde ise tekrar sadakat yemini ederek ülkelerine götürülürdü. Odama girdiğimde gün boyunca dağıttığım odamı toplamadan kıyafet odamdan pijamalarımı alarak duşa girdim. Kısa bir duştan sonra yatma vaktimin gelmesiyle yatağa uzanarak telefonumla uğraşmaya başladım. Sosyal medyada gezinirken, keşfette karşıma çıkan gönderinin hesabına girdim. Alparslan Agâh Cihangir 1 milyon takipçiden fazla olan hesabında altmış gönderisi vardı. Öne çıkaranlar kısmında ise seheyat ettiği ülkeler, okuduğu kitaplar, izlediği filmleri birbirinden ayıran guruplar oluşturulmuştu. Son paylaştığı hikayeye bakmak istesem bile yapmayıp, sosyal medyadan çıkarak telefonun ekranını kapattım. Bir süre sadece boş tavanı izlerken, yarın buradan gideceğimi düşünmekten kendimi alıkoyamıyordum. Fazla sabırsız ve heyecanlı olsam bile bu duygularımı bastırmam gerekiyordu ama ne yazık ki yalnız kaldığımda duygularımı yönetemediğimi benden başka kimse bilmiyordu. Yarın çok soğukkanlı olmam gerektiğini kendime ısrarla diretirken odamın ışığını telefonumdaki uygulamayla kapatarak abajurun soluk ışığını açık bıraktım. Heyecandan geç de olsa uykumun bastırmasıyla yarın için iyi dileklerde bulunarak uyumaya çalıştım. ♟️ Gökyüzü özgürlüğümün şerefine bugün daha parlak görünüyordu. Uzandığım yerden keyifle gerinerek istediğim şekilde yatağımda tepindim. Ayak ucuma topladığım saten örtüyü yere atarak doğrulduğumda yüzümdeki sinsi sırıtışla Katya Hanım'ı düşündüm. Şu an burada olsayı, böyle uyanmak yerine prensesler gibi uyanırdım. Burada olmaması içimi bi tık burkmuştu. Katya Hanım'ın ve Neva'nın bu şekilde işten çıkarılmasını istemezdim ama ikisi de böyle olacaklarını bildiklerdi halde gitmişlerdi. Yataktan kalkarak istediğim gibi ince askılı mini dar elbisemi ile altında giyeceğim beyaz gömleğimi giyerek beyaz kısa çoraplarımı girdiğim gibi siyah topuklu ayakkabılarımı giyerek ayağa kalktım. Saçımı açık bırakarak arkadan sadece küçük bir tokayla tutturdum. Kakülümü serbest bıraktıktan sonra yaptığım hafif makyajımı da bitirmiştim. Son olarak benim için özel yapılan parfümü boynuma sıkarak telefonumu aldığım gibi aşağıya indim. Evdeki yeni çalışanlar kahvaltıyı hazırlarken ingilizce ile bana günaydın demeyi e ihmal etmiyorlardı. Bakışlarım Yağız'ı arasa bile evde bulamayınca bahçeye çıktım. Hava bugün sıcakken hafiften esen rüzgar saçımı uçuşturuyordu. "Günaydın prenses." Arkamdan duyduğum sesle kafamı kaldırarak malikaneye baktım. Yağız üçüncü katın misafir yatak odasından kafasını çıkartmış bir şekilde bana gülümseyerek bakıyordu. "Yeni mi uyandın?" Diye soraraken aynı zamanda yüzüme vuran güneşi engellemek için elimle yüzüme vuran güneşi engellemiştim. "Hiç uyumadım ki, biraz dinleneyim dedim." Kafamı sallamakla yetinirken bahçe kapısına baktım. "Babam gelecek mi?" diye sordum, tekrar Yağız'a bakarak. "Maalesef. Gelemeyecek. Ama seninle skype'dan konuşacağına söz verdi." Omuzlarımı silkerek elimi indirdim. Güneş tam yüzüme vurmaya başladığında kafamı eğerek içeriye girdim. "Bugün kahvaltıyı dışarıda mı yapsak?" Yağız'ı görmesem bile sesi merdivenlerden gelince merdivenin trabzanlarını tutarak kafamı yukarıya kaldırdım. "Çok iyi bir fikir." Diyerek Yağız'ın hızlanan adımlarına gülümsedim. Bağırarak dün işe başlayan Kahyayı çağırarak ingilizce aksanıyla masayı bahçeye kurmalarını istemişti. Bu sırada ben de düşen moralimle onu merdivenlerin başında bekliyordum. "Yüzünden düşen bin parça. Şu an heyecanlı ve aşırı mutlu olman gerekirken şu yüzünün haline bak." "Ne zaman gidiyoruz?" diye sorduğumda onu es geçerek dışarıya çıktım. Arkamdan ilerlerken adımlarını hızlandırarak yanıma geçerek birlikte yürüdük. Bahçenin sağ tarafına kurulan büyük yemek masasına kahvaltılıklar taşınırken çalışanlar arı gibi hareket ediyorlardı. "Kahvaltıdan sonra çıkarız. Akşama doğru Nevşehir'de olmalıyız. " Beraber sekiz kişilik masaya oturduğumuzda, ben baş köşede yerimi alırken Yağız, sağ çaprazıma oturdu. Çalışanlar sarvisi açtığında, taze sıkılmış portakal suyumdan bir yudum aldım. "Katya Hanım ile Neva neredeler?" Çatalımı peynire batırıp, ağzıma attım. "Katya Hanım ülkesine geri döndü. Neva ise Kırgızistan'a döndü." "Bari vedalaşsaydık!" Diye sitemle yakınırken, Yağız'ın telefonu çaldı. "Maalesef, vedalaşmanız için vakit yoktu." Diyerek cebindeki telefonunu çıkartarak boğazını temizleyip telefonu açtı. "Savaş Bey..." Babamın aradığını duyar duymaz, ağzımdaki lokmayı yutarak dikkatle Telefonun diğer tarafındaki babamı dinledim. "Helikopter yarım saate orada olacak. Kızımı güvenle belirlediğimiz noktaya götür." Yağız kafasıyla onaylarken hızla telefona uzanarak kulağıma götürdüm. "Baba?" Sesim tereddütlü çıkmıştı. "Masal... Beni iyi dinle kızım. Yağız seninle gelecek ama hava alanından sonra tek başınasın. Kendini ele verecek hiçbir şey yapma. Ve sakın özgürlüğümü," birkaç saniye duraksayarak devam etti. "Özgürlüğümüzü almadan bu oyundan çekilme." "Bana güven babacığım... Bu sefer şah mat yapma sırası bizde." "Sana güvenmiyorum masal. Tek yolum senken güvenmek zorundayım. Yağız'a ver, onunla konuşacağım." Babam görmese bile kafamla onaylayıp telefonu Yağız'a uzattım. Yağız masadan kalkarak babamla konuştuğunda bahçeden çıkmıştı bile. Onu boş gözlerle izlemekle yetinmiştim. Çünkü canım çok acıyordu. Bana güvenmemesi canımı çok acıtmıştı. Bu sefer gerçekten kalbim babama karşı çok kırılmıştı. Tatsız geçen kahvaltıdan sonra çalışanlar istediğim kıyafetlerimi bir bavula koyarak aşağıya indirirken, ben de küçük el çantama almam gerekenleri yerleştiriyordum. Buraya bir daha döner miydim bilmiyorum ama dönmek istemiyordum. Küçük el çantamı kapatarak yatağımın üzerinde duran kol çantamı alarak son kez odama göz gezdirdim. Hayatım boyunca prensesler gibi büyüdüğüm yuvam dediğim ama bana hiç yuva gibi hissettirmeyen bu yerden ayrılıyordum. Bir yanım deliler gibi mutlu olsa bile, bir yanım her köşesinde biriktirdiğim anılarımı terk edeceği için hüzünlüydü. Odamdan çıkarak ağır adımlarla bütün odaları gezdim. Birkaç saat önce dolu olan ev neredeyse boşalmış kalan eşyaların üzerine ise beyaz çarşaflar serilmişti. Salonun geniş çift kanatlı kapısını kapatan çalışanlar son hazırlıklarını yaparken evden dışarıya çıktım. Bakışlarımı hızla bahçede gezdirerek bahçeden de çıktığımda son kez şatoma bakarak veda ettim. Özgürüm artık Rapunzel. Üstelik senin gibi prensimi beklemeye gerek duymadım. Küçük dünyama veda ederek beni bekleyen Yağız'ın elini tutarak helikoptere bindim. Görevliler kulaklığımı taktıktan sonra yerden yükselen helikopterin camından giderek küçülen adaya baktım. Artık prenses Masal Ala değildim. Ben artık özgür Masal Ala'ydım. İlk kez ayak bastığım bu şehrin bana yardımcı olması için içimden dualar ederken, tekerlekli valizimi arkamda çekiştirerek hava alanından çıkıyordum. Yağız benimle birlikte Nevşehir'e kadar gelmişti. Hatta şu an uzakta beni izliyordu. Bunu bilmek bana iyi hissettiriyordu. Çünkü bu kalabalığın içinde çok acemiydim. Hava alanının VIP bölümünün çıkış kapısından çıkarak, taksilerin beklediği kısma ilerlerken bir yandan ise kolumdan çıkmak üzere olan çantam ile rüzgarla savrulan saçlarım beni aşırı derecede rahatsız ediyordu. Taksilerin olduğu alana yönelirken daha fazla dayanamayarak el çantamı ile valizimi bırakarak sıcaktan enseme yapışan saçlarımı havalandırarak çantamı da valizimin üstüne bıraktım. Tek amacım saçımı toplamak için şortumun kemerine bağlı olan bandanamı almak iken birden omzuma çarpan bedenle valizimin üzerine bıraktığım çantamı alıp kaçmaya çalışan adama bir anlık şaşkınlıkla baktım. Taksilerin olduğu alanın tersine doğru koşarken arkasından tüm gücümle hırsız diye bağırarak telaşla ilerlemiştim. Kalabalık insanlar etrafına bakınırken tekrar bağırmıştım. Aslında çok zengindim ama çantamın bugün çalınması gerekiyordu. Kalabalığın dikkatini dağıtırken neyse ki asıl dikkatini dağıtmam gereken kişinin de dikkati dağılmıştı. Kafasını sallamasıyla, yanındaki korumaların yarısı az önce çantamı çalan adamın peşinden ilerlerken ağrısını yeni fark ettiğim sağ kolumu sıkıca tutarak yere düşen valizimi ile el çantamı düzelttim. Karşıda adamlarını beklerken kaçamak bakışlarla bana bakan adamın bakışlarını görmezden gelmeye çalışıyordum. Ama ne yazık ki bu çabam uzun sürmemişti. Hırsızı yakalayan adamlar patronunun yanına doğru ilerlerken aldığım oyunculuk eğitimlerini uygulamaya başlayarak yüzüme heyecan ve minnet dolu bir gülümseme yerleştirerek bana doğru gelen Alparslan Agâh Cihangir'in elindeki çantama baktım. Adamlar hırsızı köşede pataklayarak yere attığını gördüm ama buna içim acımadı. Çünkü satrancı başlatmıştım. Bu oyunda kimseye acımamayı öğrenmiştim. Alparslan Agâh Cihangir aramızdaki yolu aşarak tam karşımda durduğunda korumaları etrafımıza etten duvar örmüştü. Kahverengi göz bebekleri direkt yüzüme bakarken uzun boyundan dolayı ne yazık ki kafamı kaldırmak zorunda kalmıştım. Bakışlarım sahte minnet doluyken esmer tenini süsleyen sakallarını, dolgun dudaklarını, düz kemerli burnunu ezbere bilmeme rağmen hızla tekrar incelemiştim. Bu adama olan nefretimi göstermemek için kendime direniyordum. "İyi misiniz?" Diye sorduğunda, elindeki çantayı uzattı. Çantayı elinden alırken, "İyiyim. Teşekkür ederim." Diye mırıldandım. Sağ kolumun acısı tekrar kendini gösterirken kızaran, akşama kadar moraracak olan bölgeye dokundum. Yüzümdeki acıyı görür görmez bakışlarını koluma çektiğinde birkaç saniye kızaran koluma bakarak adamlarına talimat verdi. "Hanımefendi için bir taksi getirin. Hastaneye götürsün." Tekrar gözlerime baktığında kafamla reddettim. "Teşekkür ederim gerek yok." "Yusuf Ali hanımefendinin valizini taksiye kadar taşıyın." Diyerek arkamdaki adama baktığında gitmek için hareketlenmişti. Etrafıma hızla baktığımda henüz vaktin gelmediğini anlayarak onu durdurmak için acıyla inledim. Sağ kolum gerçekten de acıyordu ve bu yüzden rol yapmamıştım. Arkasını dönen bedenini tekrar bana döndürürken ağlamaya başlamıştım bile. Yanaklarımı ıslatan göz yaşlarım sahteydi ama acım gerçekti. Zihnimdeki sahtekar kadına gülümsemek istesem bile gülümsemek yerine daha çok ağlamıştım. "Çok acıyor." Demiştim çocuk gibi. Oysa bu yaraya ağlamamam gerektiğini öğrenmiştim. Koluma değen büyük elin varlığıyla hızla kafamı kaldırarak koluma dikkatle bakan adama baktım. Birkaç saniye buluşan gözlerimiz birbirine dolanan iki yılanı anımsatmıştı. İkimiz de yılandık. İkimiz de zehirliydik. Kolumdaki baskısı tüy kadar hafifken yavaşça okşadı. "Hanımefendinin valizlerini arabama taşıyın." Derken itiraz etmeden burnumu çektim. İri büyük esmer elini kolumda biraz daha gezdirirken hareketlenen adamlarla birlikte biz de hareketlenmiştik. Etrafıma kaçamak bakışlar atarak içimden söylenmeye başlamıştım. Planın başarısız olacağını düşünürken ileride hızla üstümüze doğru koşan gazetecilerin kameralarındaki flaşlar yüzüme çarptığında rol yapmaya devam ettim. Elimde olsa gözümü bile kırpmadan canını alacağım adamın göğsüne sığındığım. Bir an bedeni kaskatı kesildiğini elimin altında kasılan bedeninden anladım. "Alparslan Bey!" "Alparslan Bey, sevgilinizle tatile gittiğiniz söyleniyor bu iddialara yanıt vermek ister misiniz?" "Alparslan Agâh Cihangir'i sonunda sevgilisiyle yakaladık." "Alparslan Bey evlilik ne zaman?" "Bu yıl evlilik olacak mı?" Alparslan Agâh Cihangir bütün soruları yanıtsız bırakarak beni kendisiyle birlikte arabaya bindirdiğinde içimden zaferle gülüyordum. Ama bakışlarım tamamen zıttı. Oldukça şaşkın ve korkmuş görünüyordum. Arabanın etrafını saran gazetecilerden kurtulmaya çalışan korumalar eşliğinde araba yavaşça ilerlerken sol tarafımda hırıltılı nefesler alan adama baktım. Bakışlarını üstüme dikmiş bir şekilde beni izlerken zaten küçük olan bedenimi daha bi küçülterek koltuğa sindim. Şu an haksız durumda olan bendim. Çünkü ona zamk diye yapışan bendim. "Kimsin?!" diye sinirle yönelttiği soruyla araba artık hava alanından tamamen uzaklaşmıştı. "Sana son kez soruyorum kimsin?" Bu soruya şu anlık cevap veremeyecektim. Bu yüzden "Asıl sen kimsin?" diye sinirle sormuştum. İşte yıllardır kurduğum intikam oyunumu başlatmıştım. İlk adımı atmam kolay sürmüştü. Şimdi adımlarım daha zorlaşacaktı biliyordum ama bunu yapabilirdim. Kendime güveniyordum. Kaşları alayla yukarıya kalktığında, aynı anda dudakları tehlikeli bir şekilde kıvrılmıştı. "Benim kim olduğumu bilemeyecek kadar aptal birine benzemiyorsun," yüzünü yüzüme yaklaştırarak devam etti. "Kimin adamısın? Hangi it için çalışıyorsun?" İçten içe kafasını patlatmak istesem bile bunu yapmayıp yüzümü yüzüne yaklaştırdım. Aramızda milimlik mesafe kalırken ikimizin de nefesi yüzlerimize vuruyordu. "Seni tanıyorum... Ama şansına küs bu sefer. Ne yazık ki düşmanın tarafından tutulan bir piyon değilim." Sahte bir üzüntüyle dudaklarımı büzerek gözlerine bakmaya devam ettim. Bakışları saniyelik de olsa büzdüğüm dudaklarıma değdiğinde yutkunarak geriye çekildi. Bakışları beni hafife alacak cinstendi ama çok yanılıyordu. Onu şimdiden parmağımda oynattığımdan habersizdi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD