Bir anlık düşüncesizliğin gafletine düşmüştüm. Yıllardır, özenle ilmek ilmek işlediğim planım basit bir öfkem yüzünden başıma patlamıştı. Bütün ilmekler bir urgan gibi boynuma dolanmıştı.
Zihnim ne zamandan beri hapsolduğu karanlıktan yavaş yavaş çıkarken bütün bedenimde tarifsiz acılar hissediyordum. Göz kapaklarımı aralamaya çalıştıkça canım daha çok yanıyordu. Bana ne olduğunu çok net bir şekilde hatırlıyordum. Önce Alparslan Agâh tarafından tehdit edilmiştim. Sonra evim yakılarak kaçırılmıştım. Üstüne ise tanımadığım adamlar tarafından ölesiye dövülmüştüm. Hatırladığım son şey, darp edildikten sonra arabadan atılmam olmuştu.
Kesik kesik uyandığımı hatırlıyorum. Uyku ile uyanıklık arasında gidip gelmiştim. Gözlerimi açtığımda dudaklarım acıyla aralanmıştı. Canım çok yanıyordu. Akşam olmuştu. Oda tamamen karanlık değildi. Gözlerim loş ışığa alışmaya başlarken bakışlarımı tavandan çekerek etrafıma bakındım. Burası hastane odasıydı. Sol koluma serum takılıyken, sağ kolumun acısına yüzümü buruşturmuştum. Sanırım kırılmıştı. Yoksa beni ağlatacak kadar acımazdı.
Doğrulmak için hareketlendiğimde acıyla inledim. "Kahretsin! Seni aptal adam!" Dişlerimin arasından zorla çıkan kelimeler ona olan nefretimin katlandığına kanıttı. Sağ koluma dikkat ederek tamamen doğrulduğumda gözlerime giren kakülüme sertçe üfleyerek tamamen odağımı odaya verdim. Orta büyüklükteki hastane odasıydı. Yatağımın sol tarafında kapı varken, hemen kapının biraz solunda başka bir kapının varlığını daha görmüştüm. Baş ucumda sarum askısı, ve başka cihazlar bulunuyordu. Sussuzluktan kuruyan dudaklarımı dilimle ıslatmak isterken dudağımın sol tarafındaki pürüz canımı acıtmıştı. Sanırım dudağım da patlamıştı. O adamı bularak cezasını kendi ellerimle verecektim. Bana bunu yapanı doğduğuna pişman edecektim!
Ayaklarımı yavaşça yataktan sarkıtarak baş ucumdaki komodine uzanmak isterken bütün bedenim acı içinde kıvrandı. "Kahretsin! Gerçekten kahretsin!" Öfkeyle mırıldanırken arkamda uyandığımdan beri farkına varmadığım bir hareketlilik oldu. Serum takılı kolumu sürahiye uzanmak için hareketlendirdiğimde olduğum yerde durdum. Önce kısa bir hareketlilik oluşmuştu ardından sert adım seslerini işittim.
Kolumu geri çekerek sağ tarafıma baktığımda onu gördüm. Kocaman bedeni üzerime eğildiğinde gözlerime bakmadan sürahiye uzanarak bardağa su doldurdu. Hemen kafamın önündeki omuzlarını şaşkınlıkla izlerken beni öldürmek için dövdürttüğünü hatırladım.
"Nasılsın?" Tekrar doğrulduğunda elindeki bardağı bana uzattı. Çatık kaşlarımı düzeltmeden kafamı kaldırarak yüzüne baktığımda öfkem daha katlanmıştı. Beni bu hale o getirtmişken şimdi bana su vermesi çok saçmaydı.
"Sen yaptın... Sen yaptın!" Bir an öfkeyle elindeki bardağı aldığımda doldurduğu suyu yüzüne fırlattım. "Beni sen kaçırtıp, dövdürttün! Seni geberteceğim!" Öfkeyle konuştuğumda yüzüne attığım su saçını, gömleğinin önünü ıslatmıştı. Sudan çıkmış balık gibi şaşkınlıkla bana baktığında elimdeki boş bardağı ona doğru attım.
"Seni aptal! Seni bir kaşık suda boğacağım!" Komodinin üzerindeki sürahiye uzandığımda kendine gelmiş gibi hızla üzerime doğru ilerledi.
"Ne yapıyorsun? Kafayı mı yedin?"
"Kes sesini!" Sürahiyi aldığım gibi bana uzanamadan onu da üzerine attım. Boş sürahiyi attığımda sol kolumdaki serum kablosu birbirine dolandı. Sinirle serumu kolumdan çıkartarak bu sefer komodinin üzerindeki dosyaya ilerleyecekken bileklerimi sıkıca tutarak beni durdurdu.
"Yerinde dur!"
"Kes sesini! Beni öldürecektin değil mi?" Islak yüzünü yüzüme eğmiş öfkeyle soluyordu. "Asıl sen kes sesini!" Katil bakışlarıyla bana bakarken ıslak kirpikleri birkaç saniye dudağıma değdi. Saçından dudağıma düşen su damlası onu kedine getirirken az önce tuttuğu kolumu yavaşça bırakarak geriye adımladı. Kuru dudağıma can veren su damlası dudaklarımın arasına sızdığımda iştahla yutkundum.
"Sana bunu ben yapmadım."
"Hah!" dudaklarımdan dökülen alaylı nidayla ona öfkeyle bakmaya devam ediyordum. Bakışlarını hızla üzerimde gezdirerek odanın ışığını açtığında gözlerimi kırpıştırarak ışığa alışmasını bekledim.
"Sana inanacağımı düşünüyorsan çok yanılıyorsun! Seni cani katil!" Arkasını dönerek bana baktığında şimdi onu daha net görüyordum. Yere attığım cam bardak ve sürahi parçalanmıştı. Zemin suyla kaplıyken bedeninin üst tarafı ıslaktı. Beyaz gömleği vücuduna tamamen yapışmış ve karın kasları apaçık bir şekilde belli oluyordu. Saçının ön tarafı tamamen ıslanmışken yüzü hala nemliydi.
"Sana ben yapmadın dedim!" Öfkeyle yüzü kasılmış, alnındaki damarları belirginleşmişti. Katil bakışlarıyla beni süzerek gömleğinin ucunu pantolonunun altından çıkartarak hızla açmaya başladığında kapıyı açarak bedenini tamamen göstermeden bağırdı.
"Hamza arabamdan yedek kıyafetlerimi getir!" Kapıyı kapatacakken son anda tekrar açarak yine emir vererek bağırdı.
"Yusuf Ali doktoru çağır! Burayı temizlemek için birini de çağırın!" Diyerek kapıyı kapattığında onu sessizce izliyordum.
"Manyak!" Öfkeyle ıslak gömeleğini çıkartarak bir kenara bıraktığında tamamen üstsüz bir şekilde karşımda durdu. Göğsündeki yeni çıkmaya başlana tüylerine rağmen net bir şekilde sayılacak karın kaslarını ağzım açık bir şekilde izledim.
"bir, iki, üç..."
"Yat yerine, ölmek üzereyken bile hırçınsın!" Kaslarını saymamı bölen sesiyle bakışlarımı zorla karnından çekerek yüzüne baktım. Saçını eliyle dağıtarak odanın ortasında ilerlemeye başladı.
"Kes sesini!" Diyerek uzanmak için hareketlendiğimde az önceki öfkemin cefasını bedenim çekiyordu. Canım şimdi daha çok yanıyordu. Üstelik serum takılan kolum da kanıyordu.
Sağ kolumun ise acısı daha katlanmıştı. Bütün kaburgalarım sızlıyor, bedenim zonkluyordu. Eğer babam tarafından korunsaydım bunlar başıma gelmezdi!
Sızlanarak hareket ettiğimde Alparslan Agâh bana dönerek yanıma ilerledi. Sabır dilercesine nefes aldığında karşımda durarak gözlerime baktı.
"Şimdi sakin ol. Sadece uzanmana yardım edeceğim." Dediğinde huysuzca beni yatağa yatırmasına izin verdim. Beni yavaşça kucağına aldığında sol kolumla sıkıca ensesine tutundum. Koca ellerini bel boşluğumda ve kalçamın altında hisettiğimde üzerimdeki hastane önlüğünün yeni farkına varmıştım. Neredeyse çıplaktım. Bu yüzden yüzüne bakmak yerine çıkıntılı adem elmasına baktım.
Beni yavaşça yatağa uzattığında ellerini bedenimden uzaklaştırdı. Yüzü hala yüzüme çok yakınken ensesindeki elimi çektim. Doğrularak üzerimi örttüğünde yüzüme baktı.
"Canın çok yanıyor mu?" diye sorarak kolumdaki kanlı serumun ucunu çıkarttı. Kafamı yavaşça sallayarak bakışlarımı yüzünden çektiğimde acılarım yüzünden neredeyse ağlamak üzereydim. Nereden bulduğunu bilmediğim ıslak mendiliyle kolumu silmeye başladığında avucunun arasına aldığı kolumu izledim. Yanık teni benim beyaz temine göre oldukça koyu kalmıştı.
"Seni öldürmek istesem direkt kafana sıkardım."
"Sana inanmıyorum," acıdan ıslanan kirpiklerimi kırpıştırarak Alparslan'a baktım. "Beni açık bir şekilde tehdit ettin." Kolumdaki kanı temizleyerek elini kolumdan çektiğinde odanın kapısı açıldı.
Doğrularak içeriye giren kişilere baktığında, ben de kapıdan içeriye giren kişilere baktım. Önce içeriye genç, iri yarı ilk gün benimle dalga geçen koruma gelmişti. Ardından Yusuf Ali, orta yaşlardaki bayan doktor ve genç bir hemşire girerken en sonda ise orta yaşlardaki kadın temizlikçi girmişti.
İçeri giren herkes şaşkınlıkla odanın zeminindeki cam parçalarına bakarken Alparslan, "Küçük bir sinir krizi atlattı." Diyerek doktora açıklama yaptı.
Bayan doktor zor da olsa tebessüm ederek bana baktığında nihayet bütün şaşkın bakışlar dağılmıştı.
"Geçmiş olsun Masal Hanım. Kendinizi nasıl hissediyorsunuz?" Odada hareketlilik olurken, sarı saçlı hemşire kolumdaki kanamayı pamuk yardımıyla durdurmuştu. Alparslan Agâh, korumanın elindeki kıyafetini alarak banyoya girdiğinde Yusuf Ali ise yanı başıma geçmişti. Temizlikçi kadın zemini temizlemeye devam ediyor, az önceki koruma ise odadan çıkmıştı.
"Her yerim acıyor." Diyerek yanıtladığımda kuruyan boğazımdan dolayı sesim pürüzlü çıkmıştı. İri gözlü doktor kafasını sallayarak koluma baktı.
"Kolunuzda küçük bir incinme olmuştu. Bir hafta boyunca oldukça kolunuzu az oynatmaya çalışın. Kaburgalarınız aldığı darbeden dolayı biraz hasar almış ama korkulacak bir şey yok. Bedeninizdeki morluklar zamanla geçecektir. Bu akşam burada kalın. Yarın taburcu olabilirsiniz." Byaz önlüğünün sol göğsünün üzerindeki yaka kartından isminin Hilal olduğunu öğrendiğim doktor beni muayene ederek odadan çıktığında temizlikçi kadın da çıkmış, sonra ise iki polis memuru içeri girerek ifademi almışlardı. Şimdi ise Yusuf Ali ile yalnızdık.
Yusuf Ali, Alparslan Agâh'ın baş korumasıydı. Otuzuna merdiven dayamış, sadık bir korumaydı. Hakkında pek bilgi sahibi olmasam bile dört yıldır yanında olduğunu biliyordum. Güvendiği sayılı kişilerden biriydi.
"Kaç gündür uyuyorum?" Diye sorduğumda sussuzluktan ağzım kurumuştu.
"İki gündür." Acı kahverengi gözlerine baktığımda sıkıntıyla iç geçirdim. "İnanmıyorum ya! Gerçekten inanmıyorum!"
Banyonun kapısı açıldığında Yusuf Ali hareketlenerek doğruldu. "Ali, aşağıdan iki şişe su kap gel." Yusuf Ali hızla onaylayarak odadan çıktığında, Alparslan giydiği beyaz gömleğinin üzerine siyah ceketini giyerek ıslak kıyafetlerini odadaki küçük koltuğun üzerine bıraktı. Saçlarını kurutmuş, kendini toparlamıştı.
"Sabah beni tehdit ettin." Konuşmamı beklemediği için bir an olduğu yerde durdu. "Akşam evimde yangın oldu. Sonra ise kaçırılarak ölesiye darp edildim." Yatağın solunda kalan sandalyeyi çekerek tam yatağın sol tarafına yaklaştırarak karşımda oturdu.
"Sence bütün bunlar tesadüf mü gerçekten?" Çatık kaşlarıma nazaran ses tonum durgun çıkmıştı. Çünkü canım acıyordu, bütün enerjimi biraz önce harcamıştım.
"Sana bunu ben yapmadım. Bak etrafına, sana bunu yapmış olsaydım şu an hastane odasında değilde, toprağın altında olurdun." Buz gibi ses tonuyla bir an söylediklerinin gerçek olma ihtimalini düşündüm. Ama bu adam benim düşmanım olduğu için ona inanmamayı seçmiştim.
Aramızdaki saniyeler süren soğuk sessizliği bölen kapının açılması olmuştu. Yusuf Ali elinde iki su şişesiyle içeriye girdiğinde suyu Alparslan Agâh'a vererek odadan çıktı. Bakışlarım sabırsızca elindeki suda gezinirken doğrularak yatağımın karşısında durdu.
"Sadece su içmene yardım edeceğim... Sakın bu sefer bana bir şey fırlatayım deme, o kadar sabırlı değilim." Gözlerime dikkatle baktığında ona bir şey yapmayacağımı gördü. Şişeleri komodine bırakarak bana uzandığında bir elini belime koyarak doğrulmamı sağladı. Bedenimdeki acılar tekrar baş gösterirken nefes nefese kalmıştım.
Oturur vaziyete geldiğimde yatağın boş kısmına oturarak su şişesinin kapağını açarak dudaklarıma yaklaştırdı. Eğer bedenimdeki bu acılar olmasaydı kendim içebilirdim ama canım o kadar çok yanıyordu ki hareket dahi etmek istemiyordum.
Sağ eli bel boşluğumdan sırtıma ilerlediğinde, sol elindeki şişeyi dudaklarıma dayadı. Bakışları dudaklarımda dikkatle gezinirken küçük yudumlarla su içmeyi başarmıştım. Birkaç yudum su içtiğimde kuruyan dudaklarım sonunda suya kavuşmuştu.
Daha fazla içemeyince kafamı geriye çektim. Kendisi için yeni su şişesini alarak içtiğinde her yudumunda aşağı yukarıya doğru hareket eden boynundaki çıkıntı ona dokunmam için parmaklarımı karıncalandırmıştı.
Boş şişeyi komodine bıraktığında bana bakarak kafasını salladı. "Bir an uysallaştın. İlaçlardan mı oldu acaba? Yoksa yoruldun mu?" Bakışlarımı güçlükle o güzel boynundan çekebildiğimde ona dokunmadığım için içten içe öfkelenmiştim.
"Canını bi sıkarım görürsün o zaman! Çık dışarı uyumak istiyorum!" Dudakları alayla kıvrıldığında ona öfkeyle baktım. Bu adam canımı inanılmaz derecede sıkıyordu!
Sırtımdaki eli bana tekrar yardımcı olurken tamamen uzanmama yardım etti. Kocaman bedeni üzerime eğilirken gözlerimi ondan alamıyordum. Bakışlarım çok sertti ama içimde garip bir şaşkınlık vardı. Neden bu adamın yanında küçük kalıyordum? Neden bana böyle davranıyordu? Bu adam günler önceki beni tehdit eden adamdan farklıydı.
Tamamen uzandığımda sırtımdaki elini çekerek üzerimi örttü. Gözlerimi sıkıca kapattığımda büyük bedeni hâlâ buradaydı. Birkaç saniye sonra kakülüm tüy kadar hafif dokunuşuyla yüzümden çekildiğinde yatağımın solundaki ağırlık kalktı.
"İyi geceler küçük cadı." Diye fısıldadığında, ilaçların etkisinden kurtulmadan beni uykuya sürüklemesine izin verdim.