KAÇIŞ / "Kaçamadıklarımız"

1123 Words
Kaçış - 2 / 10. Bölüm * * * * * O ihtimaller onun konuştuğu yerde toprağa gömülmüş, sulanmış, minik filizler vermiş, biraz büyümüş ve ardından yeniden aynı toprağa gömülmüştü. Ben onun için dünyanın bambaşka bir ihtimaliydim. Elinin tersiyle ittiği yerde durmak acı verici olsa bile, onun için güzel bir ihtimal olduğumu bilmek aynı anda mükemmel bir sevinç kaynağı olmuştu. İnci tanelerimiz etrafa yayılmış, bizden iyice uzaklaşıyordu. Yokuş aşağı düşen tek şey kopan kolyenin parçaları değildi artık... İnsanlığın başlangıç noktası kesinlikle bir sevmek ile düğümlenmiş olmalıydı. O gün hepimizin alınlarına yaşayacaklarımız nakış edilirken muhakkak kardığımız çamura sevmenin ve sevilmenin, o içine çeken ihtiyacından damlatılmış olmalıydı. Yoksa insanın kendinden başka birisine en az kendisi kadar kıymet verme dürtüsü taşımasının başka hiçbir açıklaması olamazdı. Ve onun gölgesi arkamızdan vuran ışık ile direkt önümüze düşerken benim bu dürttüm ona kapılmamak için ecel terleri döküyordu. Ses çıkmıyordu ikimizden de... Kıbrıs' ın o yakıcı sıcağı Lefkoşa' da arkamızda kalmış gibiydi. Şimdi adımımızı attığımız her yerde geceye karışan ve yukarıdaki ayın ışığı ile bulanan bir rüzgar ile yürüyorduk. Hatta öyle ki bu rüzgarın değdiği suratlarımızda bizim bile göremeyeceğimiz tatlı bir pembelik oluşuyordu. Dışarıda olmasaydık şayet şu an aramızda yakılmış ve rüzgardan ötürü sağa sola savrulan bir mumun titrek alevinin durduğunu düşünecektim. Çünkü onun suskunluğunun bile aydınlattığı gecede ben aramızdaki mesafeye rağmen ısındığımı hissediyordum. Bu öyle bir ısınmaktı ki, önüne geçmediğim an aynı ateşin içerisinde yanacağımı çok iyi biliyordum. Eğer en başından beri iyi hikayelerinin içerisinde yer alabileceğime inansaydım, o hikayenin başladığı yerin tam olarak burası olduğunu düşünürdüm. Ayaklarımın arasında arada bir hışırtısını duyduğum yapraklar, sağlı sollu etrafımı kuşatan yeşiller ve fuşyalar. Ve gecenin tek aydınlatıcısı olmadığına inandığım ay... Hemen tepemizde bizimle beraber yürümeye devam ediyordu sanki. Bir çığ düşse, yukarıdan tutacak bir el gibi tam tepemizdeydi. Ve Ammar... Eğer bir hikaye yazacak olsaydım yahut iyi bir hikayenin içerisinde kendime yer edinebilseydim, güzelliğini satır satır yazabileceğim tek şey o olurdu. Çünkü ben bu yaşıma kadar sesli söylemeye her ne kadar utansam bile onun kadar güzeline denk gelmemiştim. Bu geceyi aydınlatan aydan çok daha güzeldi. O an anladım ki ben bir hikaye yazacak olsam ancak ve ancak onu yazabilirdim. O, her ne kadar beni ardında bırakmak için gün sayısa bile ben onu ardımda bırakmamak için saatlere düğüm atıyordum. Düğümleri attığım yer, olmasını dilediğim bir son içindi. Onun benim için kafasında tasarladığı son ise, arkamda beni bekleyen karanlık bir gölge idi. O sahip olamayacağım kadar güzelken, ben sahip olmak istemeyeceği kadar vasıfsızdım. " Nasıl bir his?" Bir anda kafamın içerisine benden başka konuşan bir ses damladığında, ben de Küçük Naomi de olduğumuz yerde sıçramıştık. O kadar uzun bir sessizlikti ki içinde kaldığımız, onun varlığı sadece hayali bir gölge gibi duruyordu. Yanımızda sesi olmayan, konuşmayan ama varlığını sonuna kadar hissettiğin bir gölge... Yokuş yukarı doğru çıkarken ayaklarımın altında ezdiğim yapraklar onun varlığından çok daha somuttu. "Ne nasıl bir his?" dediğim zaman kastettiği şeyin ne olduğuna dair en ufak bir fikrim bile yoktu. Muhtemelen uzun süren sessizliği bölebilmek adına konu seçmeye gayret ediyordu. Hemen önümüze düşen gölgelerimiz, tıpkı bizim gibi usulca yol alan sessizliklerden ibaretti. Tek fark, ete kemiğe değil karanlığa bürünmüş olmalarıydı... Gölgesinin baş kısmı hareketlendiği zaman ete bürünmüş halinin bana doğru baktığını hissetmiştim ama bir sanrı olduğunu düşündürecek kadar kısa sürmüştü. " Bugüne kadar ben hiçbir yere ait olmadım..." dediği zaman tok sesinin bir çapa gibi boğazına takılarak çıktığını fark ettim. " uzun yıllardır vatansız olan bana Kudüs vatan olmuştu. Hala da olmaya devam ediyor. Ama sen benim vatan bildiğim yerden yuvasız olarak ayrıldın. Şimdi sen de en az benim kadar topraksızsın. Hatta belki de benden daha fazla... Bunun nasıl bir his olduğunu ve sana nasıl zulmettiğini merak ediyorum. " Biz yukarı doğru yürürken tenlerimize değen rüzgar, biraz daha asileşmişti. Yeni çarpmaları çok daha sertti. Yanlışı vardı. Çünkü onun dudaklarından net bir şekilde dışa vurulmayana kadar, ben ardımda bıraktıklarımın bu kadar acı verici olduğunu bilmiyordum. Çünkü bir yeri sahiplenmenin ilk kuralı daima aidiyetti. Ben ardımda bıraktığım yere ait olamayacak kadar sevgisiz büyümüştüm. Bir an bu kopuşun beni ne kadar özgür hissettirdiğini söylemeye bile utandım. " Sanırım ben asla ait olamadığım o yerden koparken, senin kadar hüzünlü bir hikaye bırakmadım. Arkamda benim hikayemi hüzünlü kılan tek bir yer varsa o da hep yalnız başıma oluşumdur. Çünkü insanı olduğu yere bağlayan şeyin adı sevgi olmalı. Ben senin kadar sevgi görmedim topraklarımda. Bu yüzden seninkinden daha az acı çektiğimi söylemem gerek. " Buydu işte ütün meselem. Onun yanında kopmuş bir inci kolyenin etrafa hızla dağılması gibi dağılıyordum. İçime hiçbir şeyi gömüp saklayamacağım kadar, içimde olduğunu bir kez daha anlamıştım. Karanlık silüette gizli duran yüzünün yeniden bana döndüğüne emindim. Bir an onun baktığı yere aynı şekilde bakmayı istedim. Acıyor muydu bana? Acır mıydım kendime? O ne görüyordu tam olarak? Bunu kendime açık edemeyecek kadar güçsüzdüm oysa ki... "Senin başka koşullarda görebilmeyi çok isterdim." Cümlesi o kadar kısık çıkmıştı ki, bir an doğru duyup duymadığım konusunda endişeye kapılmıştım. Bu cümleler onun dudaklarından öylesine çıkabilecek kadar kıymetsiz değildi o yüzden alışkın değildim sanırım. Çapanın onun boğazına daha fazla demir attığını hissedebiliyordum. Yeniden konuşmaya başladığında sesi hırıltılıydı. " Yıllarca öldürmenin hayalini kurduğum adamın kızına bambaşka bir hayat dileyeceğim aklımın ucundan bile geçmezdi. Bu o kadar garip bir his ki, bazen seninle aynı evi paylaştığımıza bile şaşırıyorum." Gölge yeniden bana döndü. Bu kez çok daha uzun kalmıştı, acıyı gördüğü yerde... " Bunu birçok yere kendime söyledim biliyor musun? Sen ve ben başka koşullar içerisinde, benim kavga etmediğin bir dünyada, arkamı döndüğüm zaman emniyette olacağını hissettiğim bir yerde karşılaşmayı dilerdim... Öyle bir karşılaşmak ki bu, ne sen bana karşı yargılar duy ne de ben. İçimdekileri bastırmadan söyleyebileceğim bir dünya dilerdim. Bu dünyanın içerisinde ikimizi aynı anda bulabilecek bir mutluluğun olmayacağını çok iyi biliyorum ve sana her baktığımda bu ihtimalin yoksunluğu boğazıma diziliyor. Görmemeyi tercih ediyorum o zaman seni. Yokmuşsun gibi davranıyorum... Sanki yolum hiç seninle kesişmemiş de başka ihtimaller hiç söz konusu olmamış gibi. " O duraksadığı zaman benim nefesim, söyledikleriyle göğüs kafesime çarpıyordu. Beklemesi çok uzun sürmedi ve yeniden konuşmaya başladı. Bu kez hemen karşımda duran kocaman bir kilise vardı. Adımlarımızın sonuna gelmek üzere olduğumuzun bir işaretiydi bu. " Varlığın benim o ihtimallerin arkasında koşmayı istememe neden oluyor Mona... Ben en çok bu yüzden gitmeni istiyorum. Kalman bana bambaşka bir dünyayı sevdirecek. Oysa ben sevilecek bir dünya olmadığı kanaatinde olduğun için savaşabiliyorum..." O ihtimaller onun konuştuğu yerde toprağa gömülmüş, sulanmış, minik filizler vermiş, biraz büyümüş ve ardından yeniden aynı toprağa gömülmüştü. Ben onun için dünyanın bambaşka bir ihtimaliydim. Elinin tersiyle ittiği yerde durmak acı verici olsa bile, onun için güzel bir ihtimal olduğumu bilmek aynı anda mükemmel bir sevinç kaynağı olmuştu. İnci tanelerimiz etrafa yayılmış, bizden iyice uzaklaşıyordu. Yokuş aşağı düşen tek şey kopan kolyenin parçaları değildi artık... * * * * * * * * * Selamun aleykum. Selam Ve Dua İle. Taslak olarak düzenlenmeden yanlışlıkla atılan bölümler düzeltilmiştir...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD