Kaçış -2 / 8. Bölüm
* * * * * * * * * *
Neyse ki yolculuk, görünen ev ile sonlanmıştı...
İçimde yükselen ona olan öfkem ve onun haklılık payı birbiriyle yarışırken arabayı kapının önüne park etti...
"Burada bekle. Ben gelene kadar sakın dışarı çıkma."
Bunu söylediğinde arabayı köhne bir binanın hemen önüne park etmişti. İçeriden çıkan ve içeriye giren tiplerden anladığım kadarıyla burası bir clup olmalıydı. Havanın tamamen kararmasına yakın bir zaman dilimindeydik ve içeriden çıkanların kafasının güzel olduğunu çok iyi anlayabiliyordum. Salyalarını etrafa saça saça ve yalpalayarak yürüyüşleri mide bulandırıcıydı.
"Aişe...Sana diyorum." dediği zaman etrafı izleyen gözlerim yeniden ona kaymıştı. Yavaşça başımı salladığım zaman yeniden konuşmaya başladı.
"İçerideki işimin uzun süreceğini sanmıyorum. Hemen gelmeye çalışacağım. Arabanın camları filmli... Dışarıdan bakan hiç kimse seni göremez. Kapıları da kilitleyeceğim. Yani ben gelene kadar emniyettesin tamam mı?
Korkmaya başlasam dahi bunu ona alenen söylemek istemiyordum. Bu arabadan çıktıktan sonra aklının bende kalmasını istemiyordum. Kafamı kendimden emin bir şekilde sallayarak yeniden cevap verdiğimde, ikna olduğunu görebiliyordum.
"Hiçbir şey olmayacak ve en kısa sürede yanında olacağım."
Bana güven aşılamak için yeni bir cümle kurduğunda, hala gözlerimin içerisinde herhangi bir korku olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Bir süre daha bakmaya devam ettikten sonra iyice ikna olduğunu görebiliyordum. Biraz daha beklemeden hızla arabadan indi. İnişi o kadar kısa sürmüştü ki, dışarıda sürekli artmaya devam eden kalabalığın beni fark etmemesi için yaptığı bir şey olduğunu biliyordum. Bir daha bana yani arabaya doğru bir kez olsun bakmadan hızla giriş kapısına doğru yürüdü.
Gözden kaybolduğu zaman elimden gelen en cesur halimle beklemeye başladım.
Ammar, buranın Lefkoşa olduğunu söylemişti. Bulunduğumuz Karmi köyünden buraya gelmek yaklaşık kırk beş dakika sürmüştü. Köyden uzaklaştığımız ve Lefkoşa'ya yaklaştığımız her saniye kurak topraklar ve sararmış otlar görmeye başlamıştık. Havanın nemi her kilometrede azalıyordu. Denizden uzaklaştığımızı en çok buradan anlıyordum. Çünkü dağın eteklerinden aşağı inmeye devam ederken yavaş yavaş denizi kaybetmiştik. Yüksekliğin bize sunduğu Akdeniz, aşağı inince tamamen kaybolmuştu.
Bulunduğumuz yerde neredeyse her şey aynı renkteydi. Kahve ve toprak tonlarının hakim olduğu bir şehirdi, bu şehir. İklim insanlığın elinden renkleri almış gibi, henüz farklı bir renkte tek bir bina görmemiştim. Gözlerimin içini dolduran tek farklılık Ammar' ın biraz önce girdiği binanın duvarlarına çizilmiş renkli karikatürlerdi. Bu karikatürler renkli olsa bile o kadar korkutucuydu ki, binaların soğukluğundan hiçbir farkı yoktu, çizimlerin.
Her şey ruhsuz, her şey hissiz gibiydi...
Manzarası Akdeniz'e bakan ve içinde yeşilliklerin arasında gülümseyen begonviller saklayan o cennet bahçesinden sonra Lefkoşa benim için korkunun ve endişenin insan sıfatına büründüğü bir yer olmuştu.
Gözlerim, akşamın iyice belirginleşen karanlığında çizimlerin tam olarak neyi anlattığını seçmiyordu. Bakışımın bana korku pompalamak dışında bir işe yaramadığını anladığımda gözlerimi duvardan çekip etrafımı saran ve gittikçe çoğalan kalabalığı incelemeye başladım. Siyahi renkteki insanlar ağırlıktaydı. o kadar geniş kalıpları vardı ki buranın bir club olmasından çok bir dövüş sahası olduğunu düşünmeye başlamıştım. İnsanlar o kadar öfkeli o kadar kendinden geçmişlerdi ki kapılarım açık olsa ve beni görüyor olsalardı muhtemelen küçük çaplı bir kalp krizi neticesinde Ammar gelene kadar çoktan ölmüş olurdum. Bu insanlar, insandan çok birbirinden beslenen ve kan içmeyi seven vampirlere benziyorlardı.
Duruşları her ne kadar acınacakmış gibi durmasa da, ben baktığım manzarada gördüğüm insanlar için derin bir acıma hissi duyuyorum. Bu benim çok merhametli olmamdan ziyade onların ait olduğu bu yaşamdan, geçmişte benim ruhuma da bir miktar sızmış olmasından kaynaklanıyordu. Bir insanın ömür sermayesini bir hiç uğruna yok etmesi, uğruna oturup saatler boyunca ağlanabilecek kadar kötü bir öyküydü. Yaşamanın içmek, tozmak ve hayata dair her şeyi unutmak döngüsü içerisinde sürekli bir sirkülasyon oluşturması insan için derin bir acıtasyondu aslında. O an içinde yaptığı hataları doğru kabul eden herkes, ruhunun içerisinde başlayan ve gittikçe büyüyen o yarık boşluğu göremeyecek kadar körleşiyordu.
Huzursuzluk arttıkça içilen içkiler, dumanı daha fazla tüten sigaralar ve huzursuzluğu bastırmak için bir yol olarak seçilen cinsel beraberlikler... Hepsi yarığın içerisine düşen, zehirli taşlar gibiydi. O taşlar ruhun içerisinde düştükçe derinlik artıyor ve yarık büyümeye devam ediyordu. Ta ki yaşamak, ölümden daha az sevilene kadar...
Bulunduğum arabanın içerisinde geriye doğru iyice yaslanıp başımı koltuğun arkasına dayadığımda, karanlık mor bir aydınlıktan ziyade siyah bir koyuluğa dönmüştü. Olduğumuz dar sokakta herhangi bir sokak lambası yoktu. Sokağı canlandıran ve renklendiren tek şey camlardan süzen ışıklar ve arada bir farları yanan arabalardı.
Kendimi eskiden ait olduğum yuvada, aslında hiç ait olamadığım yuvada gibi hissettim bir an. Aleni bir benzerlik söz konusu değildi fakat bu insanların kendinden geçmiş hallerini en çok oradan tanıyordu. Hatırladıkça tüylerimin diken diken olmasına engel olamıyordum.
Kendi ellerim ile kalbimde açmış olduğum yarık, hala olduğu yerdeydi. İçimdeki küçük Naomi, arada bir o yarığın başucunda durup elleriyle küçük dalgalar oluşturuyordu ve benden cesaret bulduğu an o yarıkta ki kirli sudan avuçları arasına doldurup dudaklarını ıslatacağından adım kadar emindim. O ne kadar kendine gelmiş, benimle beraber dizginlenmiş gibi dursa da bakışlarının arasında hala geçmişi özleyen bir Naomi olduğunu görebiliyordum.
Küçük Naomi hala içimdeki kötülük ile beslenmeyi bekleyen en kötü yanımdı...
* * * * *
Dakikalar akrep ve yelkovanın birbirine çarpması gibi hızla ilerlerken, Ammar bu kadar zaman içerisinde girdiği kapıdan bir türlü çıkmamıştı. Arabanın kapıları ve pencereleri her ne kadar kilitli olsa bile burnuma gelen alkol kokusu midemi bulandırmaya başlamıştı ve o kadar karanlığın içerisinde arada bir arabaya teğet geçen, dokunan bazen de bilerek çarptığını düşündüğüm insanlar gittikçe ürkünç olmaya başlamıştı. Kapı yanlışlıkla bile olsa bir an açılsa içeri giren korku ölmeme yetecekti...
Yıllar önce izlediğim bir filmin içerisine atılmış gibiydim. Bütün kendinden geçmiş sapkınların arasında hayatta kalmaya çalışan başrol kızdan farkım yoktu. Aramızdaki tek belirgin fark, onun yalnız mücadele ediyor oluşu benim ise yanımdaki adamın mücadelesine dahil oluşumdu.
Kafamı yasladığım yerden bir anda kaldıran şey, oturduğum arabanın kapısının hızla açılmaya çalışılması oldu. Bir adam, biraz önce Ammar'ın oturduğu sürücü koltuğunun kapısını zorluyordu. Tam dudaklarımı aşındıran bir çığlık ile karşılık verecektim ki beni duyma ihtimaline karşı iki elimi hızla dudaklarıma kapattım. Nasıl olsa deneyip beceremeyince kapıyı açmaktan vazgeçeceğini düşünerek sessiz kalmaya karar verdim.
Kalbim boğazımda atarken, adamın elindeki şey ile kapıyı açma ihtimali olduğunu düşünmem tüylerimi diken diken etmişti. Beni görmüyor oluşu, kapıyı açtığı an benimle karşılaştığında karşılaşacağım tehlikeyi örtbas etmiyordu. Korku titreyen avuçlarımla beraber bütün bedenimi esir aldı...
Adamın üzerinde Polo kapşonlu bir sweatshirt vardı ve kafasının güzel oluşunu elindeki aleti yalpalayarak kullanmasından anlayabiliyordum. Beni fark ettiği an, hareketlerini daha fazla hızlandıracağı hissi yerimden kıpırdamama ve beni oturduğum yere sabitlemeye yetmişti. Korku gözlerimin içerisine doldurmaya başladığı vakit artık Ammar çıkıp gelmezse inanılmaz büyük bir tehlike ile cebelleşeceğimi öngörebiliyordum.
Dualar etmeye başladığım an, bir anda olmaması gereken bir şey, en olmaması gereken anda yüzüme vurmaya başladı. Karşıdan gelen ve dar sokağın içerisinde burun buruna bakmamızı sağlayan bir araba farı, bütün gücüyle benim bulunduğum arabanın içerisine yansımaya başladı. Sarı ışıklar ön camdan geçip hızla yüzüme vurduğu zaman farın sahibi arabanın içindeki adam ile göz göze geldik. Beni görebildiğini anladığım an, başımı hızla torpidonun bulunduğu dizlerime doğru çektim.
Ama ne yazık ki çok geçti...
Işığın direkt içeri vuruşu, beni bir kabak çiçeği gibi ortaya çıkarmıştı. Artık beni koruyan siyah filmli camlar yoktu ve kapıyı zorlayan adamın eli hızla cama çarptığında Beni gördüğünü anlamıştım...
Bir anımsama olarak hafızamda yer edinmiş filmin tam içindeydim şimdi. Etraftaki herkesin, her şeyin bir anda içinde bulunduğum arabaya baktığını hissediyordum. Polo sweatshirt giyen adam cama sarsıcı yumruklar indirmeye devam ettiğinde, içimde kopan her ses cama inen darbelerle buluşuyordu. Çok değil sadece birkaç yumruk sonra kapının açılacağına dair büyük bir his vardı içimde.
Ammar'ın bir an önce çıkıp gelmesi gerekiyordu. Kafamı torpidonun olduğu yere gömmüş, yukarı bakarak adamımın indirdiği darbeleri seyrediyordum. Beklemenin bana herhangi bir artısı olmadığını anladığım an ve tehlike gitgide daha hissedilir olduğunda, kafamı torpidonun olduğu gözden çıkardım. Bu esnada içeri vuran ışık, geri geri gidiyor ve ben yavaş yavaş yeniden karanlığa gömülüyordum. Fakat bu, bu saatten sonra baş ucumda bekleyen ve kapıyı açmak için canhıraş uğraşan adamın vazgeçip geri gideceği anlamına gelmiyordu.
Gözlerimle, onların girdiği kapı ile benim olduğum araba arasında ne kadarlık bir mesafe olduğunu tartmaya çalıştım. Eğer bu kapıdan hızla Ammar'ın bulunduğu yere koşabilirsem herhangi bir zarara uğramadan bir şekilde onu bulabilirdim belki. Tabi bu esnada etrafta bulunan kalabalıktan Hiç kimse beni yakalama girişiminde bulunmamalıydı. Aksi türlü, kendimi alenen onlara teslim etmem demekti...
Bu ihtimalin benim için arabanın içerisinde oturmaktan daha tehlikeli olabileceğini hesap etmem ile beklemeye devam ettim. Ammar' ın bir an önce çıkıp gelmesi için dua etmekten başka hiçbir şansım yoktu. Bu esnada kapıya yumruklar indiren adam, İngilizce kelimeler ile bağırmaya başladığında, yeniden torpido gözünde saklamak için eğildim.
Adamın sözleri, Ammar birkaç dakika içinde burada olmazsa beni öldürebilecek bir kalabalığı buraya çağırmak üzerineydi.
Ve onun o hırıltılı sesine rağmen kalabalıktan birkaç kişi seslenişini duymuş, baktığım cama doğru minimal bir kalabalık oluşmaya başlamıştı. Hayır... Bu saatten sonra buradan çıkmaya kesinlikle gücüm yetmezdi. İşin kötü tarafı 5 - 6 kişiyi aynı anda geçip beni buradan çıkarabilecek kadar efor sarf edebilecek bir Ammar olacağını zannetmiyorum. Bu adamlar bir önceki öğünde, koca bir danayı yemiş kadar kuvvetli görünüyorlardı.
Ve cama gürültü ile inen darbeler gittikçe artmaya devam ediyordu. Kesinlikle içinden kurtulamayacağım bir kabusun tam ortasındaydım. Bulunana kadar ölme olasılığım en az gırtlağımda atan kalbim kadar gerçekti...
Aşağıdan baktığın manzara cama inen darbelerin etkisi ve korkunun beni aşağı çeken yanıyla gözlerimden yaşlar dökülmeye başlamıştı. Bu saatten sonra Ammar'ın gelişi benim için bir kurtarıcı olmaktan ziyade onun da tehlike girebileceği anlamına geliyordu. Eğer anahtarı götürmüş olmasaydı rahat bir şekilde arabayı buradan çekip gidebilirdim. O da kalabalığın bu hırçın kızgınlığına karışmadan, eve dönmenin bir yolunu muhakkak bulurdu. Şu an böylesi, ikimiz için de çok daha tehlikeliydi. Kurtulmak imkansız geliyordu artık. Sonun muhtemelen o filmdeki kızın sonu ile aynı olacaktı. Bunlar beni parçalamak için kafalarına şişeler diken azgın adamlardan başka bir şey değillerdi.
Kötü yanım bile içimde diz çökmüş inen darbelerin etkisi ile her defasında ürkerek yerinden sıçrıyordu. Benden hiç bir farkı yoktu yani...
İçinde bulunduğum araba yeniden koyu bir karanlığa bürünmüştü. Önümüzde duran ve far ışığı benim bulunduğum arabanın içerisinde vuran kişi, arabasını sokaktan tamamen çıkarmış olmalıydı. Keşke bunu beni ifşalamadan önce yapmış olsaydı. Gözlerimi beni artık görmediklerini bildiğim adamlara yeniden çevirdim. Tam Polo kapşonlu olana bakıyordum ki bir elin onu bir anda geri çekmesi ile görüş alanından çıkmıştı. Bu hareketin hemen ardından camın önünde duran kalabalık hızla sağa sola dağılmaya başlamıştı.
Naomi, olduğu yerden ayağa kalkmış benim içimden camın dışında neler olduğunu görmeye çalışıyordu. Ben de hızla ona ayak uydurdum ve kafamı gömülü tuttuğum yerden çıkardım. Gördüğüm kişi ondan başkası değildi.
Camın önünü işgal eden kalabalık çil yavrusu gibi bir yerlere kaçışırken, yere uzatılmış olan Polo sweatshirtlü adam öldüresiye dayak yiyordu. Ammar gövdesinin üzerine binmiş, sırt üzeri yatırmış ve suratına gelişigüzel darbeler indiriyordu. Onu bu halde görmek artık yabancısı olduğum bir manzara değildi. Genelde dışarıda denk geldiğim manzaralar da buna çok benzer manzaralar oluyordu. Ama onun öfkesini bu kadar diri gördüğüm zamanlar o kadar azdı ki bir elin beş parmağını geçmezdi.
Adamın ölme ihtimali beni olduğum yerde dikeltirken, hiçbir müdahale yapamayacak olmak hareketsiz olduğum yere zamk gibi yapışmama neden oluyordu. Ammar günlerdir onda birikmiş olan öfkeyi kusacak bir yer bulmuş gibi adamı dövüyordu. Müdahale edebilmek için hiç kimseden bir adım gelmiyordu. Herkes Öylece durmuş, öylece izlemeye devam ediyordu.
Gözlerim kalabalığı tartarken, kalabalığın beni görmediği karanlığın içerisinde onları baştan aşağı süzüyordum. Bu bakış bir yardım eli dilenir gibi değil, kendi dahil hiç kimseye yardım etmeye mecali kalmamış adamlara acır gibi bakan bir bakıştı. Tam o an, o kalabalığın arasında tanıdık bir yüz gördüm. Ammar'ın birkaç metre ötesinde, kalabalık yüzlerin arka tarafında ona doğru bakan tanıdık bir ifade...
Bu oydu. Bizi buraya kadar getiren, o dağ evinin aşağısında bulunan çakıllı taş yoldan bizi alan adam. Buradaydı ve hiçbir şey yapmadan izlemeye devam ediyordu.
Benim gözlerim tanıdık ifadenin üzerinde takılı kalmışken Ammar'ın adamın üzerinden kalkması ile bakışlarım hemen sekteye uğramıştı. O beyaz elbisesinin önü yer yer kırmızı bir kana bulanmış iken arabaya doğru yürümeye başladı. Dakikalardır mahkum kaldığım ve camına bilmem kaç tane darbenin indiği kapı açıldığı zaman nihayet derin bir nefes almıştım.
Ammar' ın burada olması benim için yeniden büyük bir şükür sebebine dönüşmüştü.
Biner binmez hızla kontağı yerine takıp çevirdi. Motor hırıltılı bir sesle çalışmaya başladığında, Ammar hiç beklemeden gaza bastı. Hala önümüzü süsleyen ve arabaya doğru bakan kalabalık, Ammar'ın tereddütsüz bir şekilde üzerlerine sürmesi ile hızla sağa sola kaçıştılar. Benim korkum onun gelişi ile yatışmış, arabanın hareketlenmesi ile de neredeyse tamamen dinmişti.
"İyi misin?" dediği zaman kulaklarım dar sokak arasında ilerlemeye devam eden arabanın sesinden ona doğru kaymıştı. Profilden görülen suratı o kadar öfkeli gözüküyordu ki direkt göremediğim gözlerinin içerisinde yeniden büyük bir yangının başladığına yemin edebilirdim.
Ammar öfke ile bütünleşmiş bir hayat yaşıyordu. Onun sakin çehresinin uzun süre aynı vaziyette kalabilmesi neredeyse imkansızdı. Yaşadığı hayat, yani kısa süredir beraber geçirdiğimiz hayat onun çehresine inatla inen kanlı bir kamçıdan farksızdı.
"İyiyim sorun yok."
Benim cevabım suyun üzerinde tek başına savrulan ve kaptanı olmayan bir gemiden yükselen ses gibiydi. Anlamlı bir cümle çıkarmış olsam bile güvertenin aldığı suya rağmen hala iyi olduğumu söylemem, kulağa pek de inandırıcı gelmiyordu. Nitekim verdiğim cevap onda da aynı etkiyi uyandırmıştı. Hırsı bulunduğu koltuktan bana doğru akarken, beklemediğim bir an direksiyona doğru hızla bir darbe indirdi.
" Allah kahretsin... Allah kahretsin..."
Bir kez binen darbesinin ardını, hemen başka darbeler süslenmişti. Üst üste aynı cümleyi söylüyor ve sağ eliyle direksiyona vurmaya devam ediyordu.
" Ammar, Ammar..."
Onun inen darbeleri ile birlikte benim onu durdurmak için söylediğim ismi birbirine karışıyordu. Ama beni duymadığı ve sadece kafasının içerisinden yükselen seslere odaklandığını görebiliyordum. Bu akış birkaç saniye daha devam ettiğinde artık durmayacağına adım kadar emindim. Ne yapacağımı bilemeyecek, hızla onun darbe olup direksiyona inen eline uzandım. Elini havada yakaladığımda büyük bir sanrıdan uyanmış gibi öfke ile gözlerimin içerisine bakmaya başladı. Durduğuna emin olduğum an geri çekildim.
"Yeter sakin ol artık. Kendine bir zarar vereceksin."
Kurduğum cümle üzerine bir süre daha bana bakmaya devam etti. Ardından bir şey demeden iki eliyle tuttuğu direksiyona doğru yaslanıp çatık kaşlı ifadesi ile yola bakmaya başladı. Akşamın güneşi ikimizin de üzerine ne yapacağımızı bilmediğimiz bir yorgan sermişti ve biz o yorganın içerisinde ne yapacağımızı birbirine karıştırdığımız bir yolculuktaydık. Onun darbeli seslerinden sonra yol bizim için sessiz bir buz pisti üzerinde kayarak ilerlemeye devam etti...
* * * * *
Araba yeniden indiği yokuşu çıkarken ikimizden de en ufak bir gürültü çıkmıyordu. Onun bu hali evvelinde bana gösterdiği yüzlerinden birini çok andırıyordu. Hatta öyle ki bir an İçinde bulunduğumuz anın bundan birkaç gün öncesinde yaşadığınız an ile aynı olduğunu bile düşünmeye başlamıştım. Yaşadığımız hisler, soluduğumuz hava ve aramızda bir mıknatıs gibi sağa sola çarpışan duygular benim Eliza tarafından dövüldüğüm günün bir benzeri idi.
Onun suç oklarını yeniden kendine çevirdiği anlardan birinde idik. Kendini suçladığı zaman çehresine düşen ifade o kadar korkunç oluyordu ki, onu böyle görmek çok zordu benim için. Çünkü ona karşı bilmediğim anaç bir duygu, ona baktığım her an kalbimi kuşatıyordu. Bu his, beni yanından göndermek için yollar arayan bir adama karşı duyulabilecek en son his olmalıydı. Çünkü işin içinden çıkamayınca en çok kalbimdeki o hisse tutuyordum. O hissin ucundaki bağlar beni onun olduğu yere biraz daha bağlıyordu. Bu durum ise zamanla içinden çıkamayacağım mükemmel bir paradoksa dönüşüyordu.
Gözümün ucuyla ona bakmaya başladığımda direksiyonu tutan ellerinin o kadar sıkı kavradığını fark ettim ki, uyguladığı kuvvetten ötürü parmak boğumları beyazlamıştı.
Çok güzeldi...
Bir adamın sahip olamayacağı kadar güzel bir çehresi vardı. Uzun boyu, geniş omuzları, adem elmasından itibaren bütün boynunu kaplayan sakalları, en önemlisi gözleri...
Onun gözlerinin içerisine damlayan neşe kırıntılarını hiç görmemiştim. Daima arka tarafta inleyen hasta bir çocuk varmış hissi uyandırıyordu haleleri. Onu ilk gördüğüm zamanlar, bunun sadece benim uydurmam olduğunu düşünmüştüm ama gördüğüm manzara zaman içerisinde uydurduklarımdan değil, onun gerçekçi acısından kaynaklanıyordu.
Ben devamlı bir yere ait olamamanın hissinin bacaklarımı kırdığından bahsediyordum. Oysa asıl ait olamamak hissini o yaşıyor olmalıydı. Hiçbir yere kök salabileceği bir bağlılığı yoktu ve bu durum belki de benim gibi sonradan bir aileyi kaybetme hissinden çok daha zordu.
O gözlerin içerisinde yaşama inatla tutunmaya çalışan halelerin hemen arkasında devirdiği çocukluğu görmeyi çok isterdim. Onun ufak halini hayal etmek o kadar zor ki sanki hiç çocuk olarak dünyaya gelmemiş gibiydi. Hep bu haliyle, hep bu kadar güçlü ve hep bu kadar dik... Başını asla eğmeyen bir çocuk olmalıydı. Söylenen hiçbir şeyi dinlemeyen, o yaşlarda bile mantığına oturmayan şeyleri kabul etmeyen ve asla gururunun üstüne basıp geçmeyen bir çocuk olmalıydı.
Onunla geçirdiğim zaman dilimleri içerisinde kavgasının sadece toprağını bölenlerle olmadığını anlamıştım. Onlara karşı o kadar ciddi bir düşmanlık güdüyordu ki, bu düşmanlık yediği yemekten içtiği suya kadar her haline yansıyordu. Davasını sadece sözde yaşamadığını en çok buradan anlıyordum. Bir kavgası varsa bu kavgayı hayatının her anına yansıtıyordu ve bu benim daha önce asla tanık olmadığım bir kavga etme biçimiydi.
Bir keresinde cam kenarında otururken aramızdaki soğukluğa rağmen onun içinde beslediği bu öfkenin kendisine zarar verebileceğini söylemiştim ona. O da yüzündeki bütün ifadesizliğe rağmen tırnak kesmesinde bile müşriklere kafa tutan bir Peygamberin (sav) ümmetinden olduğunu ve ölene kadar bu kinini, yani kardeşlerini katleden insanlara karşı duyduğu öfkeyi diri tutacağını söylemişti.
O gün, o cümleyi söyleyene kadar ben gidişatın, yaşayışın ve kavga edişin bile bir benzerlik içerisinde yapıldığını bilmiyordum. Joseph Levy'nin düşmanlığı mükemmel bir azgınlık üzerine kuruluydu. Ama bu insanların yaptığı kavga, güttüğü düşmanlık onur duruşu gibiydi. Nefes alırken bile öldürülen, zulüm gören ve zorluklar yaşatılan kardeşlerini asla unutmuyorlardı.
Onlar şimdi benim de kardeşlerimdi...
Ona olan bakışlarımın dikkat çekeceğinden, hatta şu an ona baktığımı bildiğinden adım kadar emindim. Kendi düşüncelerimden sıyrıldığım an yeniden yola bakmaya başladım ve yol içine beni de kata kata ilerlemeye devam etti. Benim dalışlarımı bölen şey ise onun sakin konuşması oldu. Kafasının içinde dönen şeyler, benim düşüncelerimden çok farklı şeylerdi.
"Daha önce hiç dövüştün mü?"
Sorusunu duyduğum an, bir an ciddi olup olmadığını anlayamadım. Ona doğru yeniden baktığımda gözleri bütün ciddiyeti ile yoldaydı. Ve konuşması tamamen ciddiydi.
" Hayır. Neden sordun?" dediğim zaman bunu gerçekten merak ediyorum.
" İsrail'de kadınların da erkeklerin de askere gitmesi zorunlu. Seninle aynı sınıfta olduğumuza göre aynı yaşta olmasak bile aramızda çok fark olduğunu zannetmiyorum. Askere gitmiş olman gerekir. Orada dövüş eğitimleri, silah eğitimleri veriliyor diye biliyorum. Ama sen ne dövüşmeyi biliyorsun ne de silah kullanmayı..."
Son söyledikleri biraz onurumu kırmıştı. Muhtemelen Eliza da dahil olmak üzere etrafında denk gelmiş olduğu bütün kadınlar oldukça iyi dövüşen ve iyi silah kullanan kişiler olmalıydılar. Ama ben bu sürecin içerisine asla dahil olmamıştım. Fakat son zamanlarda Bunun için biraz üzülmüyor değilim.
" Evet..." dediğim zaman bakışlarım yeniden yoldaydı. Kendime dair geçmiş anılarımı hatırladığımda almaya başladığım koku yeniden burnumun ucundaydı ve ben bu kokuyu hiç sevmiyordum. " İsrail'de, bütün kadınların ve erkeklerin askerlik yapma zorunluluğu var ama ben bütün ısrarlara rağmen yapmayı reddetmiştim. Hayatımda ilk kez babamın torpilini orada kullanmak zorunda kaldım. O zamanlar Müslüman değildim belki ama insan öldürecek kadar da cani değildim. Bu yüzden bir şekilde yapmamanın yolunu buldum ama son zamanlarda... " deyip gülümsemeye başladığımda halim çaresiz bir adamın denize düştü diye mutlu olması gibi bir şeydi.
" neden o eğitimleri almadım diye çok üzülüyorum. En azından kendimi savunacak kadar bilgim olurdu. "
Yola baksam bile gülümseyerek çıkan sesimin bana doğru bakmasını sağladığını görebiliyordum.
"Evet keşke biraz bilgin olsaydı ama askerlik anlamında değil. Kardeşlerimi öldüren birisi ile aynı arabada yolculuk yapmak zorunda kalmak istemezdim..."
Onun yanında, onunla beraber yolculuk yapan bir İsrailli Yahudi olmayı hiç istemezdim. Muhtemelen sonum Eliza dan daha kötü olurdu.
" Ama bu şekilde her an zarar görerek yaşama ihtimalin çok yüksek. Eliza ile hemen hemen aynı boylarda, aynı kiloda gözüküyordunuz. Fakat seni yere sermesi sadece tek bir hamlesine baktı. Yanımdan ayrılacak olsan bile bu saatten sonra kolay bir hayatın olmayacak. Ailenin yanına dönmediğin müddetçe - ki anladığım kadarıyla dönmek istemiyorsun. Hayatta kalmayı öğrenmen lazım Aişe. "
O cümlesini tamamlar tamamlamaz hızla konuşmaya başladım. Hayretim açık dudaklarım arasından dökülüyordu.
" Yoksa bana kavga yapmayı mı öğreteceksin? "
Benim ona bakarak hayretler içerisinde sorduğum soruya aynı hızla cevap verdi.
" Saçmalama lütfen Aişe seninle yakın temasta bulunacağım hiçbir şey yapmam ben. Zorunda kalmasaydık bu şekilde yolculuk yapmamız bile yanlış. "
Gözlerini yoldan çekip bana kısa bir bakış attığında aynı gözleri devirdiğine yemin edebilirim.
" Ayrıca kavga yapılmaz, edilir... Kavga etmek cümlesine bile bu kadar uzak olan birisine yıllarca uğraşsam bile bir şey öğretemem. Sen benim için biraz umutsuz vaka gibi bir şeysin maalesef. "
Yeterince sinir bozucu olan konuşmasını tamamladığında, yeniden yola odaklanmıştı. Bunun için ona tavır koyamazdım ama içten içe sinir olmadan edememiştim.
Neyse ki yolculuk, görünen ev ile sonlanmıştı...
İçimde yükselen ona olan öfkem ve onun haklılık payı birbiriyle yarışırken arabayı kapının önüne park etti...
Araba durduğu zaman geçen süre içerisinde etrafı aydınlatan tek şey yeniden aralıklı olarak yerleştirilmiş sokak lambalarıydı. O, araba durur durmaz hızla kendini sürücü koltuğunun dışına atmıştı. Ben ise onun çarpan kapısının ardından çıkmam gerektiğini anlamıştım. Olduğum yerde bulunduğum koltuk beni içine hapsetmeye gayret etse de zorlukla kapıyı açıp çıkmayı başardım. Bu esnada Ammar evin giriş kapısı önünde durmuş benim ona yetişmemi bekliyordu.
Onun yanına doğru paytak adımlarla yürürken elinde tuttuğu anahtarı kapıya geçirmek için iyice yanına yaklaşmamı beklediğini görebiliyordum. Sanki gözlerini birkaç saniye üzerimden ayırsa veya biraz gerisinde kalsam hemen yeniden zarar göreceğimi düşündüğünü biliyordum. Her ne kadar gitmem için elinden geleni yapsa da zarar görmemem için uğraşıyordu...
Onun yanına iyice yaklaştığımda bana çaresizce kalbini açtığı gün ve sırf bunun için beni kendinden uzak tutması gerektiğini haykırdığı anlar zihnimin içerisinde dönmeye başladı.
Anahtarı kilide geçirdiği an, elimde olmadan derin bir nefes alıp verdim. Bu evi çok sevmiştim ama günlerdir aynı yerde tıkılı kalmak artık gerçekten kendimi kötü hissetmeme neden oluyordu. Bize zarar vermek için sırada bekleyen insanları saymazsam eğer onunla yollarımızın kesiştiği ilk andan beri normal insanlar ile görüşmek bir yana, aynı ortamda bile bulunmamıştım ve bu durum artık ben de kronikleşmeye başlayan bir insan sevmeme hastalığına neden olacak diye korkuyordum. Zaten normal insan ilişkilerim pek yolunda sayılmazdı. Bir de üstüne üstelik bu kadar insansız kalmak hasar bırakacağa benziyordu.
Derin iç çekişmi fark ettiğinde anahtara eğilmiş bedenin altından bana bakmaya başladı.
" İçeri girmek istemiyor musun yoksa? Yorulmadın mı bugün?"
Ona canımı sıkan şey anlattığımda anlayacağını pek sanmıyordum ama soru sorduğu için cevabımı kafamı sağa sola sallayarak verdim. Hayır cevabımı farkettiğinde anahtarı koyduğu yerden geri çekti. kaşları çatılmış bir şekilde yeniden konuşmaya başladığında bakışları sorgular gibiydi.
" Bir sorun mu var?" soru sorduktan hemen sonra cevabının gelmeyeceğini düşünmüş olacak ki daha yumuşak bir tonda konuşmaya devam etti. Kapının hemen üzerinde duran lambanın ışığı, yüzünde tatlı bir gölgelik oluşturuyordu. " Bana istediğin her şeyi anlatabilirsin. Bir ihtiyacın varsa çekinmeden söyle. Elimden geleni yapmaya hazırım..."
Yeniden kıyıya köşeye sakladığı Merhameti başroldeydi. Bu hali çok nadir ortaya çıkmıyordu ama çıktığı zamanlar yüzüne vuran ifade o kadar güzel oluyordu ki, saatlerce izleyebileceğim bir manzaraya dönüşüyordu bakışları. Israrı bende işe yaramıştı ve içimden geçenleri değiştirmeden ona söyledim.
" Biliyorum şartlar daha rahat yaşamamız için çok uygun değil ama uzun zamandır aynı yerde sürekli tıkılı kalmak oldukça sıkıcı gelmeye başladı. Bu ev anlatamayacağım kadar güzel olsa bile içerisinde beni boğan bir hava var. Yalnız başıma saatleri geçirmek oldukça çekilmez bir hal almaya başladı. "
Beni bütün dikkatiyle dinlemeye devam etmişti. Cümlem biter bitmez bütün ciddiyeti ile kafasını beni onaylar şekilde sallamaya başladı. Bana hak verdiğini gözlerindeki ifadeden anlayabiliyordum. Ve tavırları... Onu o yapan, konuşmadan dilinden önce dönen tavırları yeniden iş başındaydı.
" Aslında bakarsan aynı durumdan Ben de çok muzdaribim." dediğinde bu güne kadar onun yalnız başına geçirdiği saatlerde sıkılıp sıkılmadığını hiç düşünmediğimi fark ettim. Ammar' ı, o yalnızlığın içerisine o kadar çok uydurmuştum ki bu yalnızlığın onu boğuyor olduğunu, aklımın ucundan bile geçirmemiştim.
" Eğer istersen biraz etrafı gezdirebilirim sana. Henüz gece yarısı olmadığı için etrafta bizim dışımızda insanlar görebileceğimizi düşünüyorum. Biraz daha yukarıda bir kilise olduğunu duymuştum. İnsanlar genellikle bu kilisenin etrafında vakit geçiriyorlar sanırım. Bu yüzden bizim bulunduğumuz yer daha sakin kalabiliyor. Oraya gitmek istersen seni götürebilirim. Hem benden başka insan yüzleri görmüş olursun. Muhtemelen sıkılmaya başlamışsındır aynı kişiyi görmekten. "
Son olasılık cümlesini kurduğunda alay ile karışık tatlı bir gülümseme sunmuştu. Beni düşünüp etrafı gezdirmeyi teklif etmesi asla beklediğim bir şey değildi. Biz kaçak olarak aranmaya devam eden insanlardık ama o, buna hiç aldırış etmiyormuş gibi rahatlıkla gezebileceğimizi söylemişti. Ammar bu kadar rahat bir şekilde gezebileceğimizi söylüyorsa muhakkak güvendiği bir şeyler olmalıydı. Bu fırsatı kaçırmamak için hızla kafamı salladığımda, gülümsemesi dudaklarından kulaklarına doğru kibarca yayıldı.
"Ee gidelim o zaman..." der demez eli ile gidilecek yolu işaret etti. Önden yürümem için tatlı bir kibarlık yaptı. Ve bunlar asla ondan beklemediğim...
(Bakara Suresi, 177. ayet) : Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz iyilik değildir. Ama iyilik, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, Kitaba ve peygamberlere iman eden; mala olan sevgisine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyip-dilenene ve kölelere (özgürlükleri için) veren; namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler ile zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenler(in tutum ve davranışlarıdır). İşte bunlar, doğru olanlardır ve müttaki olanlar da bunlardır.
* * * * * * *
Selamun aleykum.
Selam Ve Dua İle.
Taslak olarak düzenlenmeden yanlışlıkla atılan bölümler düzeltilmiştir.