lansman

3028 Words
Umay’ın Anlatımı ​Sabahın beşiydi. Şehir henüz günahlarını örtmeye çalışan gri bir sisle kaplıyken, ben babamın salonundaki o paslı dolabın önünde diz çökmüş durumdaydım. Elime siyah bir spor çantası aldım. İçine birkaç parça kıyafet, bandajlarım ve babamdan kalan o eski kronometreyi attım. Bakışlarım, dolabın en üst rafında duran babamın deri eldivenlerine kaydı. Parmak uçlarım eskilere değdi ama onları almadım. O eldivenler zafer kokardı; ben ise şu an bir esarete, bir anlaşmanın karanlığına yürüyordum. ​"Gerçek bir ringe dönene kadar," diye fısıldadım kendi kendime. "Söz veriyorum baba." ​Sancak, salondaki eski koltukta sızıp kalmıştı. Yüzündeki morluklar sabahın çiğ ışığında daha da belirginleşiyordu. Mutfağa geçip bir kağıda kısa bir not bıraktım: “Borçları hallediyorum. Sakın evden çıkma, kimseye kapıyı açma. Beni bekle.” Kapıdan çıkarken cebimdeki anahtarların sesi bile bana bir ihanet gibi geldi. Dışarıda, sokağın başında bekleyen o siyah, parlak canavarı gördüm. Lüks araç, bu döküntü mahallenin ortasında bir yabancı gibi duruyordu. Sürücü kapıyı açıp beklemeye başladı. Adımlarım geri gitmek istese de omzumdaki çantanın ağırlığı bana sorumluluğumu hatırlattı. ​Arabanın arka koltuğuna oturduğumda, koltukların deri kokusu genzimi yaktı. Bu koku zenginlikti, güçtü ve her şeyden önemlisi Yaman Karahan’dı. Yol boyunca camdan dışarıyı izledim; geçtiğimiz her lüks semt, beni yuvamdan ve kimliğimden biraz daha uzaklaştırıyordu. Malikanenin devasa demir kapıları açıldığında, kendimi bir saraya değil, altın bir kafese giriyormuş gibi hissettim. Araç durdu, sürücü kapımı açtı. "Yaman Bey sizi aşağıda bekliyor," dedi. ​Spor salonuna giden merdivenleri inerken kalbim, bir dövüşten önceki o ritmik davul sesini çalmaya başlamıştı. İçerisi babamın salonunun tam aksine soğuk, teknolojik ve kusursuzdu. Her şey gıcır gıcırdı ama hiçbir şeyin ruhu yoktu. Çantamı bir kenara fırlattım. Üzerimdeki gri kapüşonluyu çıkarıp attığımda, sadece boks şortum ve vücuduma yapışan atletimle kalmıştım. ​Hemen kum torbasının başına geçtim. Yumruklarımı bandajlamaya bile gerek duymadan içimdeki o öfkeyi, o çaresizliği boşaltmaya başladım. Sağ, sol, kroşe... Her vuruşta Yaman’ın o kibirli yüzünü, Sancak’ın zavallılığını ve babamın son nefesini düşünüyordum. Tam o sırada yukarıdaki cam bölmede bir hareketlilik hissettim. Başımı kaldırmadım ama orada olduğunu biliyordum. Karanlık bir gölge gibi beni izliyordu. Bakışlarının ağırlığını sırtımda, terlemiş tenimde hissedebiliyordum. O an anladım ki, bu malikanede sadece antrenman yapmayacaktım; her saniye, her nefes alışımda bu adamın merceği altında olacaktım. ​Yumruklarımı daha da hızlandırdım. Torba her sarsıldığında zincirlerin sesi salonda yankılanıyordu. Yaman Karahan yukarıda viskisini yudumlarken, ben aşağıda onun için bir silah hazırlıyordum. Ama bilmediği bir şey vardı: Silahlar, bazen sahibinin elinde de patlayabilirdi. Biraz sonra merdivenlerdeki o ağır ve emin adım seslerini duydum. Yaklaşıyordu. Kokusu, o teknolojik salonun steril havasını delip geçti. Kum torbasına son bir tekme savurup durdum. Nefes nefese kalmıştım. Ter damlaları gözlerime kaçarken, arkamdaki o devasa varlığın gölgesi ringin zeminine düştü. Savaş, ringden önce burada, bu sessizliğin içinde başlamıştı. Yaman Karahan’ın Anlatımı ​Malikanenin sessiz koridorlarında yankılanan o ağır merdiven sesleri, aşağıda beni bekleyen fırtınanın habercisiydi. Locadaki camın arkasından onu izlerken, elimdeki kahve fincanını ne ara bıraktığımı bile fark etmemiştim. Umay, aşağıda sadece bir sporcu gibi değil, hapsedildiği kafesi parçalamaya çalışan vahşi bir kısrak gibi dövüşüyordu. ​Aşağı indiğimde salonun o steril havası yerini yoğun, yakıcı ve tensel bir sıcaklığa bırakmıştı. Havada sadece ağır bir antrenmanın değil, deriyle karışmış o kışkırtıcı kadın kokusunun keskin bir çekimi vardı. O, bana arkası dönük bir şekilde kum torbasını sarsmaya devam ediyordu. Üzerindeki siyah askılı atlet terden tamamen ıslanmış ve vücuduna ikinci bir deri gibi mühürlenmişti. Her vuruşunda sırtındaki kasların o pürüzsüz oyununu, kürek kemiklerinin deri altındaki o vahşi hareketini izlemek, medeni bir adamın sınırlarını zorlayan bir seyirdi. ​Yavaşça arkasına yaklaştım. Aramızdaki mesafe bir elin parmakları kadar azaldığında, vücudundan yayılan o yoğun ısı yüzüme bir tokat gibi çarptı. Şortunun açıkta bıraktığı o uzun, atletik bacaklarındaki ter damlalarının süzülüşünü izlerken boğazımın kuruduğunu, nabzımın kulaklarımda uğuldadığını hissettim. ​"Gardın dün geceye göre daha dar," dedim. Sesim kendi kulaklarıma bile yabancı gelecek kadar boğuk, karanlık bir arzuyla harmanlanmıştı. ​Durdu. Omuzları sertçe inip kalkıyor, aldığı her derin nefes göğüs kafesini gererek atletinin altındaki o diri kavisleri daha da vurguluyordu. Arkası dönük olsa da varlığımın yarattığı o elektrik akımının çıplak teninde nasıl titrediğini biliyordum. Yavaşça bana döndüğünde kehribar gözlerindeki o hırçın ışık, dekoltesinden aşağı süzülen terin yarattığı o ıslak parıltıyla birleşmişti. Yüzü kıpkırmızıydı ama bu sadece yorgunluktan değil, aramızda aniden tutuşan o görünmez yangındandı. ​Ona doğru bir adım daha attım; onu ringin köşesine değil, kendi çekim alanımın merkezine hapsettim. Şimdi o kadar yakındık ki, atletinin kumaşını zorlayan kalbinin her vuruşunu görebiliyordum. Bakışlarım, ıslak saçlarının yapıştığı o kavisli, narin boynunda; oradan da hafifçe aralanmış, vişne çürüğü rengindeki o ıslak dudaklarına kaydı. Bu kadın, hayatım boyunca satın aldığım en pahalı ve tehlikeli zevklerden daha kışkırtıcıydı. ​Elimi ağır ağır kaldırdım. Parmak uçlarım ateş gibi yanan yanağına ve kulağının hemen yanındaki o ıslak saç tutamına dokunduğunda zamanın nabzı durdu. Teninin o kadifemsi sıcaklığı parmaklarıma bulaştığı an, içimdeki o stratejik adamın yerini dizginlenemez bir arzuya bıraktığını hissettim. Parmak uçlarım boynuna doğru hafifçe kaydı, nabzının parmaklarımın altında bir kuş gibi çırpınışı... ​"Hazırlan," diye fısıldadım, gözlerimi o davetkar dudaklarından ayırmadan; sesim bir emirden çok bir itirafa dönüştü. "Çünkü bu gece o çukura girdiğinde, sadece yumruklarınla değil, bu nefes kesen vahşetinle de herkesin ruhunu esir alacaksın." ​Onu oraya, o pisliğin içine gönderme fikri şu an her zamankinden daha katlanılmaz geliyordu. Onu bu malikanenin derinliklerinde saklamak, bu terli ve harika vücudu sadece benim gözlerimin görebileceği bir sır olarak kalmasını sağlamak istiyordum. Geri çekilirken tenimden ayrılan teninin yarattığı o ani soğukluk içimi titretti. Bakışlarım son bir kez vücudunun her bir kıvrımını, o terle parlayan asil ve kışkırtıcı duruşunu taradı. Yaman Karahan her zaman kazanırdı ama bu sefer, en büyük kazancım bu kadının bana boyun eğmesi değil, benim onun bu karşı konulmaz çekimine teslim olmam olacaktı. Umay’ın Anlatımı ​Yaman’ın parmak uçları boynumdan çekildiğinde tenimde bıraktığı o yakıcı iz sanki hâlâ oradaydı. Arkasını dönüp merdivenlere yöneldiğinde, salonun oksijenini de beraberinde götürmüş gibi hissettim. O gidince omuzlarım istemsizce çöktü; bir dünya şampiyonluk maçının on ikinci raundunu bitirmişim gibi bir yorgunluk çöktü üzerime. Ama bu yorgunluk kaslarımdan değil, ruhumdan geliyordu. ​"Cehennem Çukuru..." diye fısıldadım kendi kendime. ​İsmi bile babamın bana anlattığı o karanlık hikayeleri hatırlatıyordu. Babam hep, "Gerçek bir dövüşçü, ışıkların altındaki ringde değil, karanlığın içindeki o dipsiz kuyularda belli olur," derdi. Şimdi o kuyunun tam ağzındaydım ve beni oraya bizzat Yaman Karahan itiyordu. Hızla duşlara yöneldim. Soğuk suyun tenime değdiği ilk an, Yaman’ın dokunuşunun yarattığı o tuhaf sıcaklığı söküp atmak istedim. Su, vücudumdaki terle karışıp yerdeki ızgaradan akıp giderken aynadaki yansımama baktım. Islak saçlarım omuzlarıma yapışmış, gözlerimdeki o kehribar ışık daha da keskinleşmişti. Bu akşam sadece Sancak için değil, kendi onurum için de dövüşecektim. O locada oturan adam, benim sadece fiziksel gücümü değil, ruhumun direncini de izleyecekti. ​Akşam olduğunda malikanenin önüne gelen siyah camlı araç dün geceden daha tehditkar görünüyordu. Üzerime babamın bana vasiyet ettiği o siyah deri ceketimi giydim. İçime ise hareket kabiliyetimi kısıtlamayacak kadar dar ve esnek, siyah bir büstiyer geçirdim. Saçlarımı bu sefer çok daha sıkı, savaşçı örgüsü şeklinde topladım. Aynaya baktığımda "General" geri dönmüştü. Araç, İstanbul’un arka sokaklarında terk edilmiş fabrikaların olduğu bir bölgeye girdiğinde havadaki koku değişti. Pas, mazot ve yaklaşan bir şiddetin o metalik tadı... Araba durduğunda sürücü kapımı açtı. Karşımda, yerin altına doğru inen paslı demir kapıları olan bir depo duruyordu. ​Kapıdaki iri yarı adamlar beni gördüklerinde duraksadılar. Bir kadının buraya, hele ki "General" lakabıyla gelmesini beklemedikleri her hallerinden belliydi. Ama yanlarındaki Yaman’ın adamını görünce yolu açtılar. Merdivenlerden aşağı indikçe içeriden gelen o boğuk uğultu ve çiğ et kokusu genzimi yakmaya başladı. Aşağıya ulaştığımda manzara kan dondurucuydu. Ortada etrafı tel örgülerle değil, paslı zincirlerle çevrilmiş bir çukur vardı. İnsanlar ellerinde içki şişeleriyle bağırıyor, bahisler havada uçuşuyordu. Ve tam tepede, çukura bakan o tek lüks locada Yaman Karahan’ı gördüm. Elinde viskisi, üzerinde jilet gibi siyah gömleğiyle bir tanrı gibi kaosu izliyordu. ​Gözlerimiz çukurun tozlu havası içinden kesişti. Başını hafifçe eğip beni selamladı. O an o bakışlardaki sahiplenici karanlığı tekrar hissettim. Bu bir spor müsabakası değildi; bu, Yaman’ın benim üzerimdeki hakimiyetini tescilleme töreniydi. "Sıradaki!" diye gürledi bir ses. Zincirlerin arasından içeri girdiğimde ayaklarımın altındaki o tozlu zemin bana babamın salonunu hatırlattı. Karşıma çıkan adam benden iki kat iri, yüzü yara izleriyle dolu bir devdi. Adı her neyse gözlerinde merhamet kırıntısı yoktu. ​Zincirler kapandı. Uğultu bir anda kesildi. Yaman’ın locasından gelen o tek buz gibi bakış, benim başlangıç işaretimdi. "Hadi General," diye fısıldadım kendi kendime, ellerimi gardıma getirirken. "Babam için... Sancak için... Ve en çok da o yukarıdaki adamın kibrini yumruklarınla parçalamak için." İlk yumruk havayı yırttığında "Cehennem Çukuru" artık benim arenamdı. Yaman Karahan’ın Anlatımı ​Locamda otururken aşağıda zincirlerin arasına giren o ince ama çelik gibi duran silüeti izlemek damarlarımdaki kanı ateşe veriyordu. Umay, o karanlık ve pisliğin içinde, siyah deri ceketi ve örgülü saçlarıyla bir ay tanrıçası kadar parlak ve ulaşılmaz duruyordu. Onu oraya, o canavarların arasına kendi ellerimle atmıştım. Ama şimdi o dev adam üzerine doğru yürürken içimde ilk defa "Ya ona bir şey olursa?" korkusunun o soğuk pençesini hissettim. Bardağımı o kadar sert sıktım ki parmak boğumlarım beyazladı. ​"Onu izle Erdem," dedim yanımda duran sağ koluma, gözlerimi Umay’dan bir an bile ayırmadan. "Eğer o adam ona tek bir tırnağıyla bile zarar verirse, bu gece buradan sağ çıkamayacak." ​Umay gardını aldı. O an sabah dokunduğum o narin kadının yerini ölümü koklayan bir savaşçı almıştı. Ve ben bu vahşi güzelliğin karşısında, ilk defa kontrolün bende olmadığını hissetmeye başlıyordum. Oyun benim oyunumdu ama kraliçe artık kendi hamlelerini yapıyordu. Umay’ın Anlatımı ​Zincirlerin içine girdiğimde uğultu dayanılmaz bir seviyeye çıkmıştı. Etraftaki o çiğ et ve ucuz tütün kokusu genzimi yaksa da ben sadece karşımda duran o devasa gölgeye odaklanmıştım. Adamın adı "Kıyıcı"ydı; göğsündeki eski yara izleri ve bakışlarındaki donukluk, daha önce kaç kişinin hayatını bu tozlu çukurda söndürdüğünü anlatıyordu. Benden en az kırk kilo daha ağırdı, boyu ise ringin tellerini zorluyordu. Başımı ağır ağır yukarı kaldırdım. Yaman, o lüks locasında arkasına yaslanmış, elindeki bardağı dudaklarına götürürken gözlerini benden ayırmıyordu. Bakışlarında bir mülk sahibinin o soğuk güveni vardı. Beni buraya bir maden ocağındaki kanarya gibi, tehlikeyi test etmek için atmıştı. ​Gong sesi, paslı bir metalin metale çarpmasıyla yankılandı. Kıyıcı, üzerine doğru gelen bir kamyon gibi hantal ama yıkıcı adımlarla ilerledi. Seyirciler "Parçala onu!" diye bağırırken ben herkesin beklediğinin aksine gardımı yukarı kaldırmadım. Ellerimi iki yanımda, kalçalarımın hizasında serbest bıraktım. Bu, babamın bana öğrettiği "Meydan Okuyan General" duruşuydu; rakibi küçümsemek için değil, onu en açık olduğu ana davet etmek içindi. ​"Kızım, elinle yüzünü korumayı unuttun galiba!" diye bağırdı birisi kalabalıktan. Kıyıcı sırıttı; bu açık duruşumu bir acemilik sandı. Sağ kolunu devasa bir balyoz gibi geriye doğru çekti. O kadar emindi ki beni tek yumrukta bitireceğinden, tüm dengesini o tek hamleye yatırdı. O an zaman benim için yavaşladı. ​Yaman’ın locada bardağını havada tutuşu, Kıyıcı’nın kaslarındaki o gerilme, havada uçuşan toz zerreleri... Hepsi birer saniyeye yayıldı. Dev adamın yumruğu havayı yırtarak yüzüme doğru yaklaşırken milimetrik bir baş hareketiyle yana kaydım. Hamlesi sadece boşa gitmedi, kendi ağırlığıyla öne doğru savruldu. Tam o anda kalçalarımdan aldığım güçle vücudumu bir yay gibi kurdum. Sol kolum bir kırbaç gibi aşağıdan yukarıya doğru, en kısa yoldan patladı. Babamın hep dediği gibi: "Sol yumruk öldürmez, ruhu bedenden ayırır." Çat. Kemik sesinin o kuru yankısı tüm depodaki uğultuyu bir bıçak gibi kesti. Sol kroşem tam çenesinin ucuna, o sinir düğümünün merkezine oturdu. Kıyıcı’nın gözleri anında geriye kaydı; bilinci daha yere düşmeden çoktan karanlığa gömülmüştü. Dev gövdesi kökünden baltalanmış bir çınar ağacı gibi, tozları havalandırarak ringin ortasına yığıldı. Sadece dört saniye. Cehennem Çukuru’nda daha önce hiç bu kadar derin bir sessizlik yaşanmamıştı. İnsanlar ellerindeki içki şişeleriyle, bahisçiler ellerindeki kağıtlarla donup kaldılar. Bir kadının bu devasa adamı gardını bile almadan tek bir dokunuşla bitirmesi fizik kurallarına aykırıydı. ​Yavaşça dikleştim. Ellerimi hâlâ serbest tutuyordum. Başımı kaldırıp doğrudan Yaman’ın gözlerinin içine baktım. Locadaki o buz gibi adamın bardağını yavaşça masaya bıraktığını ve oturduğu yerden hafifçe öne doğru eğildiğini gördüm. Dudaklarında o güne kadar kimsede görmediğim bir şaşkınlık ve dizginlenemez bir hayranlık vardı. Sessizliği bozan, Yaman’ın tek başına başlattığı o ağır ve ritmik alkış sesi oldu. Yaman Karahan’ın Anlatımı ​Locamdaki deri koltuğa yayıldığımda içimde sadece buz gibi bir merak vardı. Umay’ı bu pisliğin, bu "Cehennem Çukuru"nun tam ortasına atarken amacım sadece bir borç tahsilatı değildi; onun o dün sabah antrenmanda parlayan vahşi ruhunun sınırlarını görmek istiyordum. Elindeki viski bardağını hafifçe çevirdim; buzların cama çarpma sesi aşağıdan gelen o galiz uğultuya karışıyordu. Sonra o içeri girdi. Siyah deri ceketi ve savaşçı örgüsü saçlarıyla tozun içinden süzülürken az önce kum torbasını döven o terli ve arzulanabilir kadından eser yoktu. Şimdi karşımda ölüme meydan okuyan bir ilah duruyordu. ​Gong sesi duyulduğunda bardağımı dudaklarına götürdüm. Tam o an Umay beklenmedik bir şey yaptı: Gardını kaldırmadı. "Ne yapıyorsun General?" diye fısıldadım; bardağım havada asılı kaldı. Elleri iki yanında serbest, savunmasız bir halde duruyordu. Kıyıcı, bir balyoz gibi gerdiği sağ yumruğunu savurduğunda içimden bir şeylerin koptuğunu, aşağı atlayıp o devin boğazına sarılmak istediğimi hissettim. Ama sonra... Bir mucizeye tanıklık ettim. Umay bir gölge gibi milimetrik bir hareketle sıyrıldı. Vücudu bir yay gibi büküldü ve aşağıdan yukarıya patlayan sol yumruğu Kıyıcı’nın çenesinde bir şimşek gibi çaktı. ​Çat. Kemik sesi locanın camını delip kulağıma ulaştığında Kıyıcı’nın o devasa gövdesinin havada asılı kaldığını ve sonra cansız bir kütle gibi yere serildiğini izledim. Sadece dört saniye sürmüştü. Nefesim boğazımda düğümlendi. Hayatım boyunca her şeyi parayla satın almıştım ama böylesine saf, estetik ve yıkıcı bir kudretle ilk kez karşılaşıyordum. Umay başını kaldırdı. Gözleri doğrudan locamı buldu. O kehribar derinliklerde ne bir korku ne de bir zafer sarhoşluğu vardı; sadece "Sıradaki gelsin," diyen o korkutucu meydan okuma. ​Dudaklarımda belli belirsiz bir gülümseme belirdi. Bu kadına sahip olmak yetmeyecekti; bu kadının önünde diz çökmek ya da onu dünyanın tek hakimi yapmak istiyordum. Elim gayriihtiyari bir alkış tutturdu. "İnanılmaz..." diye mırıldandım. O sadece bir boksör değildi; o benim için hazırladığı o kanlı tahta oturmaya gelen asıl kraliçeydi. Ve ben o an anladım: Bu akşam, Yaman Karahan ilk kez kendi oyununda kendi kurbanına ruhunu teslim etmişti. Çukurdan çıkışını izlerken içimdeki o karanlık sahiplenme duygusu her zamankinden daha güçlüydü. O benim "General"imdi ve bu sadece başlangıçtı. Umay’ın Anlatımı ​Zincirlerin arasından çıkarken ciğerlerime dolan o paslı hava bile artık daha az yakıcı geliyordu. Arkamda bıraktığım o devasa gövdenin yere çarpma sesi sanki ruhumdaki bir prangayı da kırmıştı. Yaman, locanın camına kadar gelmişti. Merdivenlere yöneldiğimde kalabalık sanki bir denizin ikiye ayrılması gibi bana yol açtı. Yukarı çıktığımda Yaman’ın korumaları beni odaya yönlendirdi. Burası dışarıdaki pisliğin aksine her köşesi deri ve lüks kokan bir sığınaktı. ​Kapı kapandı. Saniyeler sonra Yaman içeri girdi. Ceketini çıkarmış, siyah gömleğinin kollarını dirseklerine kadar katlamıştı. "Dört saniye," dedi sesi o kadar alçak ve etkileyiciydi ki vücudumun titremesine engel olamadım. "Bana bir dövüşçü getireceğini biliyordum General, ama bir efsane getireceğini tahmin etmemiştim." Bana doğru yürümeye başladı. Yanıma ulaştığında elini cebine attı ve buruşmuş, eski bir kağıt çıkardı: Sancak’ın borç senedi. ​"Söz verdiğim gibi," dedi kağıdı bana uzatırken. Ama vermedi. Parmakları senedin kenarını tutarken diğer eliyle çenemi yavaşça yukarı kaldırdı. Dokunuşu az önceki dövüşten daha fazla canımı yaktı. Baş parmağı dudağımın kenarındaki o küçük kan lekesini silerken gözlerindeki o karanlık açlık her zamankinden daha belirgindi. "Bu sadece başlangıç," diye fısıldadı nefesi dudaklarıma çarparken. "Daha dört maçın var. Ama bu gece... Bu gece bu başarını benimle kutlayacaksın." ​Senedi elime bıraktı ama gözlerini bir an bile ayırmadı. "Seninle kutlayacak hiçbir şeyim yok Karahan," dedim sesimin titrememesi için her bir hücremi zorlayarak. "Ben işimi yaptım. Şimdi borcunu öde ve bizi rahat bırak." Yaman hafifçe gülümsedi. Elini belime attı ve beni kendine doğru çekti. "Benim dünyamda hiçbir şey o kadar kolay bitmez," dedi. "Sen benim General’imsin. Ve bir general, savaş bitmeden cepheyi terk edemez." Yüzü yüzüme o kadar yaklaştı ki gözlerindeki o simsiyah derinlikte kendi kayboluşumu gördüm. Sancak’ın borcu sadece bir bahaneydi; asıl borç ruhumun bu adama olan karşı konulmaz çekimiydi. Yaman Karahan’ın Anlatımı ​Onu belinden kavradığımda vücudundaki o adrenalin sıcaklığı ellerime bulaştı. Umay, kollarımda bir alev gibi titriyordu. "Beni rahat bırak diyorsun," dedim sesimdeki o boğuk tınıyı gizlemeden. "Ama gözlerin öyle söylemiyor General. Gözlerin, bu karanlığı en az benim kadar sevdiğini fısıldıyor." Dudaklarım kulağının hemen altına değdiğinde vücudunun kaskatı kesildiğini ama geri çekilmediğini hissettim. "Bu gece," dedim, "bu şehre kimin hakim olduğunu beraber göstereceğiz." Elimi yüzünde gezdirdim; Umay Kurt benim en büyük zaferim ya da en muazzam yıkımım olacaktı. ​"Cehennem Çukuru"ndaki o dört saniyelik infaz sadece bir başlangıçtı. Bu sadece bir kutlama değil, bir lansmandı. Şehrin en yüksek binasındaki lüks otelin balo salonunu kapattım. Amacım Umay’ın o vahşi halini bu elmas döşeli dünyanın içine bir bomba gibi bırakmaktı. Onu malikanedeki odasında bıraktığımda aklımda tek bir soru vardı: O mermer gibi vücudu ipek ve elmasların altında nasıl görünecekti? Lansman saati geldiğinde kapılar açıldı ve oda bıçak gibi sessizliğe gömüldü. Umay salonun girişinde duruyordu. ​Onun için hazırlattığım gece elbisesi siyahın en koyu tonunda, vücudunu bir likit mermer gibi saran kuyruklu bir tasarımdı. Sırtı derin bir dekolteyle tamamen açıktı. Elbisenin yırtmacı o atletik bacaklarını cömertçe seriyordu. Saçlarını sıkı, pürüzsüz bir topuz yapmıştı. Topuklu ayakkabılarının üzerinde ringdeki çevikliğinden hiçbir şey kaybetmeden bir kraliçe heybetiyle yürüyordu. "Hazır mısın General?" diye fısıldadım elini elimin içine alırken. Bana baktı. "Ben her zaman hazırım Karahan," dedi sesi hipnotik müziği bile bastıran bir netlikte. "Peki sen, bu gece topladığın bu bahisçilerin karşısında benimle oynamaya hazır mısın?" Umay’ın Anlatımı ​Aynadaki yansımam yabancı bir kadına aitti. Yaman Karahan beni bir ganimet gibi sergilemek istiyordu ama avının da strateji kurabileceğini unutuyordu. Lansman salonuna girdiğimizde yüzlerce göz üzerimde toplandı. Yaman belimi kavradığında yavaşça ona döndüm. Elini belimden kararlı bir şekilde çekip çıkardım ve salonun ortasında durduk. "Bu gece burada bir oyun oynanacak Karahan," dedim bir hançer kadar keskin bir fısıltıyla. "Ve bu oyunun kurallarını sadece sen belirleyemezsin." ​Yaman’ın kaşları çatıldı. "Anlaşmayı güncelliyoruz," dedim. "Şimdi, burada seninle kusursuz bir çift rolü oynayacağım. Senin 'kraliçen' olacağım ve bahisleri tavana vurduracağım. Ama karşılığında Sancak’ın kalan tüm borçlarını bu gece tamamen sileceksin." Parmağımı dudaklarına götürerek onu susturdum. "Eğer kabul etmezsen bu ipekleri burada bırakır, o kapıdan çıkar giderim. Lansmanın bir fiyaskoya dönüşür. Karar senin." Etrafımızdakiler bu konuşmayı tutkulu bir flört sanıyordu. ​Yaman’ın bakışlarında bir öfke şimşeği çaktı, ardından o zeki parıltı geri geldi. Belimi tekrar kavradığında bu sefer daha sertti. "Sen gerçekten tehlikeli bir kumarbazsın Umay," dedi nefesi yüzümü yakarken. "Ama unutma; ben her zaman masayı kapatırım." Gülümsedim. Bu General’in ilk siyasi zaferiydi. O gece onun kolunda salona yayıldığımızda sadece bir boksör değildim; ben kendi özgürlüğünü güzelliğiyle satın alan bir fırtınaydım. Ve Yaman Karahan, ilk kez bir raundu kaybettiğini biliyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD