sen benim karım olmazsın

1921 Words
yılzdızhan...İki dağ arasında kalmak... Ne zordur o an, bilir misin? Sanki bir uçurumun kenarında duruyorsun, iki yanında da derin bir boşluk. Bir adım atsan, aşağı düşeceksin. Ama olduğun yerde de kalamazsın, bir karar vermen gerek. İşte o an, acı mı daha ağır basar, vicdan azabı mı, bilemezsin. Bir yanda, kalbinin en derininden gelen bir arzu, bir tutku. Yıllarca hayalini kurduğun, uğruna her şeyini feda edebileceğin bir şey. Ama o yolda, bir başkasının canını yakman gerekiyor. Sevdiklerini, değer verdiklerini, belki de masum insanları... İşte o zaman, acı çığlıkları yankılanıyor kulaklarında. Gözyaşları, feryatlar, beddualar... Ve sen, o acı denizinde boğuluyorsun. Diğer yanda, vicdanın sesi. İçinden bir ses, dur diyor, yapma diyor. Bu yanlış, bu günah diyor. O ses, seni geçmişin pişmanlıklarına götürüyor. Yaptığın hatalar, kırdığın kalpler, unuttuğun sözler... Hepsi bir bir gözünün önünde canlanıyor. Ve sen, o vicdan azabının altında eziliyorsun. İki dağ arasında kalmak, bir sınavdır. Ya acıya yenik düşüp kalbini karartacaksın, ya da vicdanının sesini dinleyip doğru yolu seçeceksin. Ama unutma, seçim senin. Ve seçiminin sonuçlarıyla yaşamak zorunda kalacaksın. Ben, çok kez iki dağ arasında kaldım. Bazen acıya yenildim, bazen vicdanıma. Ama her seferinde, bir ders çıkardım. Yaşadığım acılar, beni daha güçlü yaptı. Vicdan azabım, beni daha merhametli. İki dağ arasında kalmak, zorlu bir süreçtir. Ama o süreçte, insan kendini tanır, neyin önemli olduğunu anlar. Ve o zaman, doğru kararı vermek kolaylaşır."Binlerce savaşa girdim, binlerce kurşun yarası aldım. Vücudumda sayısız mermi izi taşıyorum. Ama inanın bana, hiçbiri vicdan azabı kadar acı vermedi. Kurşun yaraları iyileşir, kabuk bağlar, izi kalır. Ama vicdan azabı öyle değil. O, insanın içini kemiren bir kurt gibi, hiç geçmek bilmez. Savaşta insan öldürmek zorundaydım. Emir böyleydi. Ya öldürecektim, ya da ölecektim. Ama her öldürdüğüm insan için, içimde bir parça koptu. Her birinin yüzü, gözleri, sesi, zihnime kazındı. Onları unutamadım. Vicdan azabı, insanın kendi kendini yargılamasıdır. Yaptıklarının doğru olup olmadığını sorgulamasıdır. Keşke yapmasaydım demektir. Keşke farklı bir yol seçseydim demektir. Ama artık çok geçtir. Olan olmuştur. Vicdan azabı, insanın iç sesidir. Bazen susturmaya çalışırız, ama o hep oradadır. Bizi rahat bırakmaz. Yaptığımız yanlışları yüzümüze vurur. Bizi pişman eder. Vicdan azabı, bir tür cehennemdir. İnsanın kendi kendini cezalandırmasıdır. Belki de Tanrı'nın bize verdiği bir cezadır. Bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var ki, vicdan azabı kadar insan öldüren bir kurşun yarası görmedim." Babam... Önemli bir devlet adamıydı, derlerdi. Ama ben, Hatırladığım tek şey, bir izin meselesiydi. Nasıl bir izin, neden alınmış, hiçbir fikrim yok. Ama o izin yüzünden, beni zorla bir yerden bir yere götürüyorlardı. Küçüktüm, anlamıyordum. Sadece, bir evin eşiğinde durduğumu hatırlıyorum. O eşik, sanki bir bıçak gibiydi. Bir tarafında, tanıdıklarım, sevdiklerim vardı. Diğer tarafında, bilmediğim bir dünya, yabancı insanlar... Geçemedim o eşiği. Bacaklarım titredi, gözlerim doldu. Sanki birileri beni geri çekiyordu. Sanki, o eşikten geçmek, bir daha geri dönememek demekti. Babam, beni çekiştiriyordu. 'Gel artık' diyordu. Ama ben, o eşikten bir türlü adım atamıyordum. Sonra, bir ses duydum. Annemin sesi... 'Bırak onu' diyordu. 'Bırak gitsin...' Babam durdu. Yüzüme baktı. Gözlerinde bir anlık bir tereddüt gördüm. Ama sonra, beni bıraktı. O an, hayatımın dönüm noktası oldu. O eşikten geçseydim, kim bilir neler olurdu. Belki de bambaşka bir hayatım olurdu. Ama ben, o eşikte kalmayı seçtim. Annemin sesi, beni hayata bağladı. O günden sonra, babamı bir daha görmedim. Ama o izin meselesini, o eşiği, hiç unutmadım. Sanki, hayatım boyunca hep o eşikte durmuşum gibi... Bir tarafımda sevdiklerim, diğer tarafımda bilinmezlik... Ve ben, hala o eşikten geçmeye çalışıyorum." Babam... Ah, o babam! Ne karmaşık bir adamdı. Bir yandan çok severdi beni, bir yandan da anlamazdı. Onun için, ben hep bir 'ağa oğlu'ydum. Soyumuzu devam ettirecek, onun işlerini devralacak, onun gibi güçlü bir adam olacaktım. Askerlik... Babamın gözünde, askerlik sadece bir meslekti. Sıradan insanların yaptığı bir iş. Benim gibi bir 'ağa oğlu'nun, koskoca bir aşiretin liderinin, askerlikle ne işi olabilirdi ki? Annem ise tam tersiydi. O, benim asker olmamı istiyordu. Belki de, babamın otoriter tavrına bir başkaldırıydı bu. Belki de, oğlunun kendi ayakları üzerinde durmasını istiyordu. Kim bilir? Ama annemin gözünde, askerlik bir vatan göreviydi. Bir onur, bir şeref meselesiydi. Babamla annemin bu konuda ne kadar tartıştığını hatırlamıyorum. Ama ben, o tartışmaların ortasında büyüdüm. Bir yanda babamın 'ağa oğlu' olma baskısı, bir yanda annemin askerlik isteği... İki arada bir derede kalmıştım. Askerlik, benim için bir kaçıştı. Babamın dünyasından, o 'ağa oğlu' kimliğinden bir kaçış. Kendimi bulabileceğim, kendi kararlarımı verebileceğim bir yer. Belki de, anneme bir isyandı bu. Babamın isteklerine karşı bir duruş. Ama askerlik, aynı zamanda bir sorumluluktu. Vatanımı korumak, insanlara yardım etmek, doğru olanı yapmak... Bunlar da benim için önemliydi. Sonunda, kendi kararım verdim. Asker oldum. Babam çok kızdı, biliyorum. Ama annem gururlandı. Ve ben, asker olarak, kendimi daha özgür hissettim. Belki babam haklıydı. Belki de ben, onun gibi bir ağa olmalıydım. Ama ben, kendi yolumu seçtim. Kendi kararlarımı verdim. Ve o gün, gerçekten kendi hayatımın sahibi oldum." "Babam, o tanıdık, ama bir o kadar da yabancı adam, bana döndü. Gözleri sert, sesi buz gibiydi. 'Sakın,' dedi, 'eve gittiğimizde Zühriye'ye karşı ters bir davranışını duymayacağım.' İçimde bir şeyler kırıldı. 'Baba,' dedim, sesim titriyordu, 'sen beni zorla götürüyorsun ama hiçbir şeyden anlamıyorsun. Zorla güzellik olmaz. Zühriye benim kardeşim gibi.' Babam tam bir şeyler söyleyecekti ki, evin önüne gelmiştik. Araba durdu. İnip inmemek konusunda kararsız kaldım. İnsan mı inmez mi diye düşündüm durdum. Babamın yüzüne baktım. O sert ifade hala duruyordu. 'İnecek misin, yoksa seni ben mi indireyim?' dedi. O an, bir karar vermem gerektiğini anladım. Ya babamın dediğini yapacaktım, ya da kendi yolumu seçecektim. İndim arabadan. Ama eve doğru yürümedim. Arkamı döndüm ve babama baktım. 'Ben senin gibi olmayacağım,' dedim. 'Ben Zühriye'yi asla üzemeyeceğim.' Ve o an, babamın gözlerinde bir şey gördüm. Pişmanlık mıydı, yoksa hayal kırıklığı mı, bilmiyorum. Ama o bakışı, hayatım boyunca unutmayacağım." Zühriye'yi üzmeyeceğim," dedim babama. "O benim kardeşim gibi. Ama sen bunu asla anlamıyorsun." Babamın yüzünde hayal kırıklığı belirdi. "Niye anlamıyorum?" diye sordu. "Çünkü sen," dedim, "her şeyi kendi istediğin gibi görüyorsun. Zühriye'yi bir eşya gibi görüyorsun. Benim için ise o, ailemden biri. "Yıldızhan!" "Baba," dedim, "lütfen. Anlamıyorsun. Zorla güzellik olmaz. Zühriye'yi mutlu etmek istiyorsan, ona karışma. Bana da karışma." Babam bir şey demedi. Yüzünü buruşturdu ve arkasını dönüp gitti. O an, içimde bir şeylerin değiştiğini hissettim. Babamla aramdaki uçurumun daha da büyüdüğünü anladım. Ama yine de, doğru olanı yaptığıma inanıyordum. Zühriye'yi koruyacaktım. Onu kimseye vermeyecektim. Tam o sırada, annemin sesi duyuldu. "Oğlum!" diye bağırıyordu. Sesi titrek ve yaşlıydı. Ne kadar da yaşlanmıştı annem... Yüzünde derin çizgiler, saçlarında beyazlar... Ama gözlerinde hala o sevgi dolu bakış vardı. Annemin sesiyle irkildim. Babamla aramdaki gerginlik bir anda dağıldı. Anneme döndüm. Gözlerim doldu. "Anne," dedim, "ben..." Annem yanıma geldi. Bana sarıldı. "Biliyorum oğlum," dedi. "Biliyorum ki sen doğru olanı yapıyorsun." Annemin bu sözleri, bana güç verdi. Babamın sözleri, bir anda önemsizleşti. "Ben Zühriye'yi sevmiyorum dedim. "O benim kardeşim gibi." Annem başını salladı. "Biliyorum oğlum," dedi. sustu ama töre başını eğdi ama yinede"Seninle gurur duyuyorum." O an, annemin ne kadar yaşlandığını fark ettim. Ama aynı zamanda, ne kadar güçlü olduğunu da anladım. Annem, her zaman yanımda olmuştu. Beni desteklemişti. Ve ben, annemin bu güvenini boşa çıkarmayacaktım. Annem, "O kuzum!" diye bana sarıldı. O an, içimdeki tüm gerginlik kayboldu. Annemin sıcaklığı, bana güç verdi. Onun kollarında, kendimi güvende hissettim. Kapının eşiğinde Zühre'yi gördüm. Yüzüne bakmadım. Ondan ne diyecektim ki? "Aileni öldürdüm, şimdi de kocan mı olacağım?" Bu nasıl bir kaderdi? Zühre, benim yüzümden ailesini kaybetmişti. Şimdi de benimle evlenmek zorunda kalacaktı. Bu nasıl bir adaletsizlikti? İçimden bir ses, "Yapma," diyordu. "Bunu yapma. Zühre'yi daha fazla üzme." Ama babamın sözleri de kulaklarımda çınlıyordu. "Ya benim dediğim olacak, ya da sen de Zühre de perişan olursunuz." İki arada bir derede kalmıştım. Ne yapacağımı bilmiyordum. Zühre'nin gözlerine baktım. Gözlerinde bir şeyler arıyordum. Umut mu, yoksa çaresizlik mi? Ama hiçbir şey göremedim. Sadece boş bir bakış vardı. "Ben..." diye başladım. Ama devamını getiremedim. Zühre, "Biliyorum," dedi. "Senin suçun olmadığını biliyorum." "Ama yine de," dedim, "ben seninle evlenemem." Zühre, "Neden?" diye sordu. "Çünkü," dedim, "ben seni kardeşim gibi görüyorum. Seninle evlenmek, bana ihanet gibi geliyor." Zühre sustu. Bir an düşündü. Bir şey demedi Ama bizim evlenmemiz lazım," dedi Zühre. Sesi titriyordu. "Başka çaremiz yok." "Ne demek istiyorsun?" diye sordum. "Neden evlenmek zorundayız?" Zühre, "Babamızın emri," dedi. "Onu dinlemek zorundayız." "Ama," dedim, "ben seni kardeşim gibi görüyorum. Seninle evlenemem." Zühre'nin gözleri doldu. "Biliyorum," dedi. " Ben seninle evlensem bile seni asla karım olarak göremem," dedim Zühre'ye. "Koynuma alamam. Bunu kafana sok." Zühre'nin yüzü asıldı. Gözleri doldu. Ama bir şey demedi. "Ben seni kardeşim gibi görüyorum," diye devam ettim. "Sen de benim kardeşimsin. Kardeşimle evlenemem." Anlaşılan o da sert olmam lazımdı ki benden ümidi kessin," diye düşündüm. Zühre'nin gözlerinde gördüğüm o boş ifade, beni derinden etkilemişti. Beni sevdiğini biliyordum, ama babama olan bağlılığı, ona karşı duyduğu saygı, her şeyin önüne geçmişti. "Benim bir sevdiğim var," dedim Zühre'ye. "Belki onu kıracaktım, ama..." Sözümü bitiremedim. Zühre'nin yüzünde bir şaşkınlık ifadesi belirdi. "Senin sevdiğin mi var?" diye sordu. "Evet," dedim. Bir damla gözyaşı döküldü Zühre'nin gözünden. "Bak Zühre," dedim. "Sen çocuksun, aşkı bilmezsin. Çocukla aşk olmaz." Zühre'nin yüzünde bir hayal kırıklığı belirdi. "Ben de seni seviyorum," dedi. "Ama..." "Ama ne?" diye sordum. Ben senin karın olacağım," dedi Zühre. Sesi titrek ama kararlıydı. Bu sözleri duyduğumda, içimde bir şeyler koptu. "Ya sen neden anlamıyorsun?" diye bağırdım. "Ben seni istemiyorum! Bu evlilik olmayacak! Gel, yol yakınken vazgeç." Zühre'nin gözleri doldu. "Bak son kez diyorum Zühre," dedim. Sesim titriyordu ama kararlıydım. "Bu düğün olmayacak. Elimden geleni yapacağım. Eğer olsa bile, seni asla karım olarak görmeyeceğim." Odama geçtim. Kapıyı kapattım. Kendimi yatağa attım ve düşünmeye başladım. Ne yaşıyordum ben? Kaç yaşında adam olmuştum? Zorla evlendiriliyordum. Bu nasıl bir şeydi? Bir çözüm bulmam lazımdı. Bu evlilik olamazdı. Yandaki komodinin üzerinde duran abimin resmine baktım. Hüzünlendim. Abim... Babamın düşmanları tarafından öldürülmüştü. Gözlerim doldu. Abim, benim için bir kahramandı. Onu çok özlüyordum. "Keşke sen de burada olsaydın," diye mırıldandım. "Bana yardım etseydin." Abimin resmiyle konuştum bir süre. Ona içimi döktüm. "Ben ne yapacağım abi?" diye sordum. "Bu evliliği nasıl engelleyeceğim?" Abimin resminden bir cevap gelmedi. Ama ben, onun bana bir şeyler söylediğini hissettim. "Haklısın," dedim kendi kendime. "Ben de senin gibi güçlü olmalıyım. Babamın dediğini yapmak zorunda değilim." Kararımı vermiştim. Bu evliliği engelleyecektim. Ne pahasına olursa olsun. "Daha 12 yaşındaydım. Bir sabah uyandığımızda, abimin tabutu gelmişti. Annemin elinde kanlı bir gömlek vardı. Çığlıkları hala kulaklarımda çınlıyor. O gün, ölümün ne demek olduğunu anlamıştım. Ablam, abimden sadece bir hafta sonra ölmüştü. Kalp krizi... Dediler ama ben biliyordum. Babamın düşmanları yüzündendi. Onlar da abim gibi, ablamı da bizden koparmışlardı. Babam... O ise, sanki hiçbir şey olmamış gibiydi. Sanki evladını kaybetmemiş gibiydi. Sanki yüreği yanmıyormuş gibiydi. Benim içim kan ağlıyordu. Abimi ve ablamı çok özlüyordum. Onların yokluğu, beni derinden etkilemişti. Babam ise, sanki taş kesilmişti. Hiçbir duygu belirtisi göstermiyordu. Bu durum, beni daha da üzüyordu. Babamın bu umursamazlığı, beni çileden çıkarıyordu. 'Nasıl bu kadar kayıtsız olabilir?' diye düşünüyordum. 'Nasıl bu kadar duygusuz olabilir?' Babamın bu tavrı, beni ondan uzaklaştırıyordu. Ona karşı bir öfke beslemeye başlamıştım. 'Benim babam bu olamaz,' diye düşünüyordum. 'Benim babam, evlatlarını seven bir adamdı.' Ama babam, değişmişti. Artık tanıdığım adam değildi. Bu durum, beni çok üzüyordu. Babamı özlüyordum. Eski babamı, evlatlarını seven babamı özlüyordum." Ailecek çok acılar çekmiştik. Derin savaşlar vermiştik. Ama en büyük acıyı, tabii ki ben yaşamıştım. Çocuk yaşta bu kadar büyük kayıp yaşayıp, büyüdüğüm acı ile baş başa kalmak... Babam, abimle ablam öldükten sonra bütün sorumlulukları bana vermeye çalıştı. Ama ben, onun kadar cesur değildim. Bunu anlamıyordu "Bu düğün olmayacaktı," diye düşündüm. "Ben Zühre'ye karım diyemezdim. olmayacaktı." Zühre ile evlenmek... Bu düşünce bile içimi ürpertiyordu. Zühre benim kardeşim gibiydi. Onunla evlenmek, en büyük ihanet olurdu. Ama babam... Onun sözünden çıkmak mümkün değildi. Babam, beni Zühre ile evlendirmeye kararlıydı. "Bir şeyler yapmam lazım," diye düşündüm. "Ama ne?"
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD