Yıldızhan, odanın kapısında durduğunda zaman sanki durdu. İçeride, gözleri boş bir hâlde karşıya bakan kadın, ona bir yabancı gibi geliyordu. Zühre… Adını binlerce kez mırıldandığı, hatıralarının her köşesinde iz bırakan, geceler boyu aklından çıkmayan kadın… Ama şimdi ona bakarken gözlerinde hiçbir tanıdıklık, hiçbir hatırlama belirtisi yoktu. O an, içindeki tüm ağırlık omuzlarına bindi. Kalbinin en derin yerine gömülmüş bir bıçak, sanki tekrar döndürülüyordu. Albay, Yıldızhan’a dönerek sessizce başını eğdi. Onu buraya getiren kişi oydu. Yıllardır taşıdığı vicdan azabı, can borcu, bu kadını Yıldızhan’a teslim etmekle bir nebze de olsa hafifler mi, bilmiyordu. Ama en azından doğru olanı yaptığını düşünüyordu. “Sana emanet,” dedi sadece, sesinde hem bir uyarı hem de bir iç rahatlığı vardı.

