O beni salona sürüklerken hiçbir şey yapamıyordum. Benden çok uzun ve kiloluydu. Kas gücü de benden fazlaydı. Ona karşı hiçbir şansım yoktu. Duygu karmaşası yaşıyordum; heyecan, öfke, korku...
“Sen dalga mı geçiyorsun benimle? Beni yarıyolda mı bırakıyorsun Güneş?” Binnaz, dişlerinin arasından konuşuyordu. Çok sinirliydi. Ben ise sessizce yapacaklarını bekliyordum. Karşılık veremezdim ki, gücüm yoktu.
Beni balkona çıkarıp sırtımı direğe yasladı ve kafamı aşağıya doğru sarkıttı. Bir çığlık attım ama sesim çıkmıyordu bile. Sitede kimse yoktu. Kimse bizi göremiyordu. Cansu da tekrar gelmeyecekti. Siteye bir motorun girdiğini görmüştüm ama o da bizi görmemişti. Binnaz beni aşağıya atmaya çalışırken dolabın koluna tutundum ve bırakmadım.
Binnaz elimi çekip beni aşağıya itmeye çalışıyordu ama hiçbir işe yaramıyordu. Ah bir de onu etkisiz hale getirecek gücü kendimde bulabilseydim...
Belki de yapabilirdim. Bir tekme atıp onu itmeye çalıştım. Tabi yanlış bir fikirdi. Daha çok sinirlenmesine neden olmuştu. Bana bir yumruk geçirecekken kafamı eğdim ve balkondaki meyveleri ona fırlattım. Hindistan cevizinin onun kafasına gelmesiyle büyük bir çığlık attı. “Geberteceğim seni!”
Kafasını tutmasını fırsat bilerek, içeriye doğru koşmaya başladım ama anında beni yakaladı ve tekrardan direğe yasladı. Balkondan sarkarken ters gördüğüm manzaranın başımı döndürdüğünü hissettim.
Bir şeye tutunmak için de geç kalmıştım. Binnaz beni büyük bir kuvvetle iterken birden geriye çekildi ve bir el beni kendisine çekti.
Şok içerisinde yere bakıyordum sadece. Kafamı kaldıramıyordum. Bir el ensemi tutuyordu. Kolundaki ateş dövmesini görebiliyordum ama bakamıyordum. Adrenalinden dolayıydı sanırım.
“Güneş! İyi misin bak bana!” Zorlukla gözlerimi onun gözlerine diktim. Ve kafamı salladım. Konuşamıyordum. Beni koltuğa oturttu ve ona korkuyla bakan Binnaz’a doğru ilerledi.
“Seni o geldiğin tımarhaneye geri döndürmeyecek miyim şimdi Binnaz,” dedi eğlenerek. O da mı biliyordu? Ve bana söylememişti. Sinirden yanaklarımın kızardığını hissettim ve ona döndüm. “Biliyordun ve bana söylemedin mi sen?”
“Bugün öğrendim, sana söylemeye gelmiştim. Sen nasıl öğrendin?” dediğinde sinirim az da olsa yatışmıştı. “Annemin arkadaşı onun bilgilerine baktı.”
Binnaz bana nefretle bakıyordu. Ona baktım ben de. “Öğrenilmez mi sanıyordun ruh hastası?”
Bir taraftan ona üzüldüğümü hissettim. Çünkü hastaydı. Böyle olmayı belki o da istemezdi ama daha demin beni balkondan atmaya çalışmıştı. Ona olan öfkem öyle fazlaydı ki.
Savaş yanıma oturdu ve koltuğa yayıldı. O, Binnaz’a ben de ona bakıyordum. Bana bakmadan fısıldadı. “Sen ne yapacaksın Güneş?”
“Evden gidiyorum,” dediğimde onun bu normal tavrını garipsemiştim. “Hımm,” diye bir ses çıkardığı sırada Binnaz ayağa kalktı ve dış kapıya doğru koşmaya başladı. Savaş, gülerek arkasından seslendi. “Olmuyor ama böyle Binnaz’cığım.”
Şaşkınlıkla ona baktım. “Savaş, o kaçıyor!”
Umursamaz bir şekilde gülümsedi ve bana yaklaşıp fısıldadı. “Belki ben kaçmasına izin veriyorumdur.”
“Neden?” diye fısıldadım istemsizce. Karanlık gözlerini gözlerime dikti. “Ona yapacağım şeyleri görmemen için.”
Korkuyla geri çekildim. Gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. Kekeleyerek konuştum. “L-lütfen ona zarar verme. O h-hasta.”
“Ona elimi bile sürmeyeceğim. Sadece geri göndereceğim,” dediğinde rahatlamıştım. Ayağa kalktım ve evin içine son kez bakındım.
Artık benim de gitme zamanım gelmişti. Savaş'ın yardımıyla son eşyalarımı topladım. O, iyi biriydi. Doğru olduğuna inandığı şey için çaba göstermesi ve buranın güvenliğini bu kadar umursaması kesinlikle şehrin sahibi olması gerektiğini gösteriyordu.
Bu evden gittiğim için gerçekten de mutluydum. Artık her şeyin yoluna girmesini umuyordum.
Aşağıya indiğimde Savaş’ın beni beklediğini gördüm. “Atla.”
Savaş'ın arkasına büyük bir zorlukla bindiğimde poşetleri de tutmuştum. Onun arkasında olmak diken üstünde hissetmeme neden olmuştu. Bacağımın, onun bacağına temas etmesi de beni utandırmıştı. İri cüssesinden dolayı yolu da göremiyordum. Ellerimde poşetler olduğu için bir yere de tutunamamıştım ve ona dokunmak da istemiyordum. O da bunu bilerek oldukça yavaş gidiyordu.
Eve varınca o, poşetleri içeriye taşıdı. Cansu bize şaşkınlıkla bakıyordu. Savaş dışarı çıkarken ben de onunla gittim.
“Her şey için teşekkür ederim. Bana çok yardımın oldu,” dediğimde ifadesizce bana baktı. “Binnaz’ı merak etme bundan sonra o bende. Artık ben olmayacağım o yüzden başına bela alma."
“Kendine iyi bak,” dedi ve gitti. Eve döndüğümde olan biten her şeyi anlattım. Gözleri kocaman açıldı. İnanamamıştı tabi.
Ev çok küçük olduğu için hızlı yerleşmiştim.
Cansu elinde minik bir sepetle yanıma geldi. “Manikürüme yardım eder misin?”
Gülümsedim. Takma tırnakları boyamaya başladık beraber, ojelerle. Kız kardeş gibi görünmemiz beni daha çok gülümsetti. Bir taraftan da ilişki hayatımızı konuşuyorduk.
Sıcak suyun olmadığını öğrenene kadar her şey çok güzeldi. Zar zor kovayla duş aldıktan sonra titreye titreye odaya gittim. Giyindikten sonra oturduğumuzda daha ilk günden aramız kötüleşmişti. Cansu, yemek yapmayı ve bulaşık yıkamayı bilmememden, hiç kovayla yıkanmamış olmamdan dolayı benden haz etmemişti. İğneleyerek konuşmuştu. “Ne güzel el bebek gül bebek büyütmüşler seni. Ben öyle büyümedim.”
Anneme telefonda, "Odama geçiyorum," dememe de sinirlenmişti. "Odamız diyeceksin."
Melisa bize geldiğinde akşamki partiye çağırmıştı. siyah pantolon ve kazak giyip makyajımı yaparken beni huzursuz bakışlarla süzdüler. Abartmıştım sanırsam.
Hepimiz hazırlanırken Melisa'nın söylediğiyle donakalmış şekilde ona bakakaldık. “Bu arada ben ameliyat olmaya gideceğim. Kanserim çünkü. Yarınım belli değil bu yüzden bu akşam çok önemli benim için. Flörtüm Ertan da akşamki partiye geliyor.”
Derin bir üzüntüyle sarsılırken şefkatle omzunu tuttum. "O zaman bu akşama hazırlanıyoruz, sen de ışıldayacaksın."
Ona çantalarımdan birini verip, takma tırnak ayarladıktan sonra rujlarımı çıkardım. Bu akşam date çıkacaktı ve onun için heyecanlanmıştım. O sürdükten sonra Cansu’ya döndüm. “Çok güzel oldu, sen de sürsene.”
Harika görünüyorlardı. Kadın olmak en büyük güçtü bana göre, çok seviyordum. Erkek denilince kafamda karanlık, kadın diyince de ışıltı canlanıyordu. Bu uyum da inanılmazdı. Rüzgar ve ben de öyleydik bence. Ben sarı bir ışıktım, o da... Karanlık denemezdi, Rüzgar’ı kafamda canlandırınca aklıma gri bir duman geliyordu. Gri bir odadaki sarı ışıktım diyebilirdim.
Telefonumu kontrol ettiğimde R’nin hala yazmadığını görmüştüm. Çok garipti, hiç böyle yapmazdı.
Sahile indiğimizde üçlü bisikletlere bindik.
“Öne sen geç Güneş.” Cansu’nun sesiyle düşüncelerimden ayrıldım. Gösterdiği yere baktığımda korkuyla gözlerim irileşti. Arkası iki kişilikti ve önde sadece bir koltuk vardı. Kemer veya tutunmak için bir demir de yoktu. Düşecektim.
İkisi de arkaya geçtiğinde öne oturdum ve sürmeye başladılar. Sürüş boyunca beni düşürmeye çalışırıp dalga geçerek eğlenmişlerdi ama sesimi çıkarmadım. İçimde onlara karşılık bir huzursuzluk vardı.
Sürüşten sonra yoldayken, gördüğüm bir garson ilanı dikkatimi çekmişti, cenaze sebebiyle acil eleman aranıyordu ve ben de acılı insanlara yardım etmek istiyordum. İlandaki numaraya yazıp geleceğimi söylediğimde daha önce konuştuğumuz patron beni tanımıştı ve sabah yedide başlayacağımı söylemişti.
Kale'ye geldiğimizde içeride gürültülü şekilde çalan rock parçayı işitince dudaklarımı dişledim. Tam gireceğimiz sırada gözüm, park halindeki siyah motora takıldı. Savaş'ın motosikletiydi.
Bu demek oluyordu ki Savaş buradaydı.