Yazar adı: ilknurbirdal
Kitap adi: Yalnızlığın rengi
Tür: Romantizm
Tanıtım:
19 yaşında genç bir kız olarak adım atmıştı demir parmaklıklar ardına. 11 yıl sonra çıktığında kendi gibi dünyada değişmişti.
Hazan artık 19 yaşında üniversite öğrencisi bir genç kız değil, 30 yaşında yorgun bir kadındı.
Gidecek tek bir yeri, sığınacak kimsesi yoktu..
Sonu belli olmayan bir yolun tam ortasındaydı şimdi. Ve yalnız!
Yalnızlığın Rengi ismi gibi Hazan rengi olabilir miydi?
Sonbahar gibi...
Sararmış ve dalından uçup giden yaprak gibi...
15 Aralık 2002 / İzmir
Genç kız usulca amfiden çıktı ve yavaş adımlarla merdivenleri inmeye başladı. Bir taraftan yürümeye devam ederken, elinde tuttuğu notları ikiye katlayıp kolundaki çantasına attı. Çarşamba günlerini yoğun geçen ders saatlerinden dolayı fazla sevmiyordu. Her hafta başı ağrıyarak çıkardı kampüsten ve bugün de durum değişmemişti. Kahverengi kısa saçları gözlerinin önüne gelince, kot pantolonun cep kısmına sıkıştırdığı tel tokayı çıkartıp, saçını gelişi güzel tepesinde topladı. Kapıda bekleyen görevliye her gün yaptığı gibi başıyla selam vererek, açık kapıdan İzmir’in kalabalığına karıştı.
Bilmediği, tanımadığı bu şehrin bazen kendisini yutacağı hissine kapılıyordu. Üniversitede ikinci yılı olmasına rağmen derslerden fırsat bulup şehri fazla gezememişti. Yaz tatilini de Bursa’da ailesinin yanında geçirmiş, şehri keşfetme fırsatını bir kez daha kaçırmıştı. İkinci yılının henüz başlarındaydı ama dersler şimdiden onu çok zorluyordu. Gezmeye zaman ayıramamasının bir diğer nedeni de maddiyattı. Bazen de kendi isteğiyle zaman ayırmıyordu. Ailesinin kendisi için katlandığı zorlukların karşılığını başaralı olarak vermek istiyordu.
Otobüs durağına ulaşan Hazan, Buca’dan Gaziemir istikametine gidecek olan otobüsü beklemeye başladı. On dakikalık beklemenin ardından gelen otobüsle birlikte, yanında yaygara koparan gençleri umursamadan açılan kapıdan araca bindi ve boş bulduğu ilk koltuğa oturdu.
Hazan’ın her günü sıradan bir şekilde okul ile ev arasında geçiyordu. Geçen yıl yurt yerleşimi çıkmayınca çareyi arkadaşıyla birlikte ev tutmakta bulmuşlardı. Bu senenin başına kadar Gaziemir’de tuttukları küçük apartman dairesinde bir şekilde yaşayıp gidiyorlardı. Birlikte ev tuttuğu arkadaşı okulu bırakıp evine dönünce yeni bir ev arkadaşı edinmişti. Yeni ev arkadaşı Hale biraz tuhaf bir kız olsa da, şimdilik başka şansının olmadığının farkındaydı. Ev masraflarını ailesini zora sokmadan karşılayabilmesi için buna mecburdu. Henüz bir buçuk aydır tanıdığı Hale ile zor baş ediyordu. Hale’nin arkadaş çevresi ve haftanın üç günü eve doldurduğu insanlar Hazan’ın sakin hayatına uygun insanlar değildi. Şimdilik, kendi kafa yapısında sakin ve güvenilir bir ev arkadaşı bulana kadar başka çaresi yoktu. Katlanmak zorundaydı.
On dokuz yaşında genç bir kız için ailesinden ayrı, farklı bir şehirde yaşamak oldukça zordu. Babasının her zaman hayalini kurduğu gibi gurur duyduğu başarılı avukat kızı olacaktı. Hazan’dan iki yaş büyük olan ağabeyi Yunus küçük yaşta ölünce, Ali Bey tüm hayallerini kızının üstüne kurmuştu.
Hazan derin bir nefes çekti ve başını dayadığı camdan dışarıyı izlemeye başladı. Sonbaharı seviyordu. İsminin anlamından mı yoksa sonbaharda doğduğu için mi bilmiyordu ama dökülen yaprakları, sararan doğayı seviyordu. Yalnız geçen çocukluğunu her zaman sonbahara benzetmişti. Ağabeyini kaybettikten sonra daha da yalnız bir çocukluk geçirmek zorunda kalmıştı. Çalışan anne ve baba her zaman iyi sonuç doğurmuyordu.
Kendisini sararan ve yalnız başına dalından kopup giden yapraklara benzetirdi. Hazan’a göre sonbahar, yalnızlığın rengiydi. Ailesiyle geçirdiği yaz tatili dönüşlerinden sonra bu ismi vermişti sonbahar mevsimine, çünkü yalnızlığı sonbahar mevsimiyle başlıyordu ve Hazan ilkbaharı daima dört gözle bekliyordu. Sonbaharı sevse de, yazın habercisi olan ilkbaharın yeri kalbinde hep ayrıydı.
Eve yaklaştığını fark ederek oturduğu yerden kalktı ve düğmeye bastı. Aracın durmasıyla açılan kapıdan usulca inip yol boyu yürümeye başladı. Eve yaklaştıkça baş ağrısı artıyor, içi anlam veremediği bir şekilde sıkılıyordu. Sokağın başındaki bakkala uğrayarak akşam yemeği hazırlamak için bir şeyler aldı. Parasını ödeyerek bakkaldan çıktı ve hemen birkaç metre ilerideki apartmana yöneldi. Merdivenleri çıkmaya başladıkça yükselen müzik sesi anında kaşlarının çatılmasına, kahverengi gözlerinin kızgınlıkla parlamasına neden oldu. Evin kapısını açtığı sırada burnuna dolan alkol kokusuyla tiksinerek suratını buruşturdu. Hale bu kez haddini gerçekten aşmıştı. Ayakkabılarını bile çıkarmadan elindeki poşetleri yere koydu ve sinirli adımlarla salona yöneldi. İçerideki kızlı ve erkekleri grup bütün keyfini kaçırmıştı. Müzik setine ulaşarak müziği kapattı ve öfkeyle Hale’ye döndü.
“Derhal hepiniz buradan gidiyorsunuz. Yeter artık! Seninle en başından konuşmuştuk. Dün gecede aynı konuyu tartıştık. Hemen herkesi topla ve evimi terk et," dedi sinirle. Kendisine bayık gözlerle bakan, tepeden tırnağa vücudunu süzen gencin farkında bile değildi.
Hale, genç kızı umursamamıştı bile. Aldığı hap ve alkol sağlıklı düşünmesine olanak tanımıyordu.
“Kirayı daha yeni ödedim,” dedi gülerek ve hemen ardından ekledi. “Bu ay dolmadan hiçbir yere gitmem.”
Hazan nefes almakta zorlandığı ortama tiksintiyle baktı. Hale'nin peltek konuşmaları aklının çoktan farklı yerlere uçtuğunu gösteriyordu. Çarpık adımlarla müzik setine yaklaşıp açan kıza yandan bir bakış attı. İçerideki kimseye söz geçiremeyeceğinin farkına varınca, sinirle odasına doğru yürüdü. Ne açlığı aklında kalmıştı, ne de bakacağı notlar. Odada öfkeyle dolandı bir süre. Yarın bu kızı göndermeli, gerekirse parasını vermeliydi. Daha fazla bu duruma göz yummayacaktı. Baş ağrısı müzik sesiyle artınca ecza dolabından pamuk aldı ve kulaklarını tıkadı. Bir ağrı kesiciyi de suyla birlikte içtikten sonra başına geleceklerden habersiz bir şekilde yatağına uzanıp uyuyabilmeyi diledi.
****
Ne kadar süredir uyuduğundan emin değildi ama gözlerini vücudunda gezinen ellerin korkusuyla açmıştı. Üstünde gezinen ellere, karanlıktan yüzü seçilmeyen adama korkuyla baktı. Doğrulmayı denediği sırada başında duran adam buna engel oldu. Kâbus görüyor olmadı diledi. Uyanmak istedi fakat kâbusların bu kadar gerçekçi olmayacağından da bir şekilde emindi. Çırpınmaya başlayarak can havliyle bağırmayı denedi ama içerideki yüksek müzik sesinden dolayı çığlığını yalnızca kendisi ve başındaki adam duymuştu. Dehşet içinde gömleğini çıkarmaya çalışan elleri ittirdi. Çırpınışlarının boşuna olduğunu hissediyordu.
Adam öylesine kendinden geçmişti ki, ne haykırışlarını duyuyor ne de kurtulmaya çalıştığını fark ediyordu. Can havliyle adamı engelleyebilecek bir şeyler bulmayı dileyerek etrafını taradı. Umutları korku ve heyecan arasında kaybolup gitmiş ve yerini yüzünü ıslatan tuzlu gözyaşlarına bırakmıştı. O sırada yastığının altında duran bıçak aklına geldi. Kötü rüyalarla geçen çocukluğunda, yatağın altına bıçak koymayı annesinden öğrenmişti. Hurafe olduğunu bilmesi koymasına engel olmamıştı. Ailesinden uzakta olmak onu çocukluğundakinden daha çok tedirgin ediyordu. Titreyen elleriyle bıçağı ararken, bir gün o bıçağı kendini korumak için kullanabileceği hiç aklına gelmemişti. Soğukkanlı olması gerekiyordu. Titreyen ellerini, adamın vücudunda gezinmeye başlayan dudaklarını aklından çıkarmalı ve en doğru kararı vermeliydi.
Hazan ne kadar sakin olmayı denese de başaralı olamıyordu. Birinin gelip onu kurtarması için içten içe yalvarıyordu. Böylesi bir kadere razı gelemezdi. Tekrar sakin olmayı dileyerek çırpınmayı kesti, çünkü hiçbir işe yaramıyordu. Yastığın altındaki bıçağı bulma umuduyla ellerini bir kez daha yastığın altına doğru ittirdi. Kalbi kulaklarında gümbürdüyordu. Minicik bir böceği bile öldürmekten deli gibi korkan biriydi. Bir insana nasıl kıyabilecekti? Kaçışı var mıydı? Ondan kurtulması için onun canını acıtması gerekiyordu ve bunu yalnız başına başarması imkânsızdı.
Elinin içinde hissettiği acıyla bıçağı bulduğunu anladı. Gözlerini sımsıkı kapatarak acıya katlanmayı denedi. Bıçağın keskin tarafını tuttuğunu fark etmeden sertçe kavramış ve bıçak avuç içinin derinden kesilmesine neden olmuştu. Elinden akan ılık kanı hissedebiliyordu ama umursamamaya çalıştı. Bıçağı sağ eliyle kavradığı sırada, “Bırak beni,” diye inledi son kez. Gözkapakları kapalı olmasına rağmen, gözyaşları yanaklarından usulca süzülüyordu. Adamın dudakları boyun çukurundan göğsüne ulaştığı sırada derin bir nefes aldı ve bıçağı sert bir hareketle havaya kaldırdı. Hızlı hızlı soluyarak bıçağı üstüne eğilen adama doğru sapladı. Neresine denk geldiği hakkında ufacık bir fikri yoktu. Korkuyla soludu. Kâbus hiç bitmeyecek gibiydi ve Hazan artık uyanmak istiyordu.
Adamın güçlü ellerinin gevşediğini, ardından nefesinin aksadığını duyumsadı. Adam bir iki kez boğulurcasına öksürdü ve Hazan’ın hemen yanına, yatağın boşluğuna devrildi. Hazan korkuyla gözlerini açtığında dudakları arasından bir çığlık yükseldi. Kendi kanıyla, adamın kanına karışan ellerini yüzüne kapattı. Gözleri dehşet içinde adamın boğazında parlayan bıçağa kaydı.
Kapının açılmasıyla içeriye dolan ışık yaşadığı vahşeti daha net bir şekilde gözlerinin önüne seriyordu. Kurtulması dakikalar sürmüşken, şimdi her şey çok hızlı gelişiyordu. Evin içini dolduran çığlıklar bu kez Hazan’a değil, odadaki vahşete tanık olanlara aitti.
Kerem aldığı alkol ve uyuşturucunun etkisiyle soluğu eve girdiği anda gözüne kestirdiği kızın odasında almış ve bu ölümüne sebep olmuştu. Bir gecede iki üniversiteli gencin hayatın değişmişti. Kerem mezara, suçu olmayan Hazan demir parmaklıklar ardına…
***
5 Ocak 2003 / Mudanya
Poyraz boğazını sıkıca kavramış olan papyonunu gevşeterek nefes almayı denedi. Boğazına bir urgan geçirilmiş gibi hissediyordu. Herkese karşı derinden ve vazgeçilmesi zor bir öfke duyuyordu. Babasına, Nalan’ın babasına ve sonunda onunla evlenmeyi başaran Nalan’a… Babası araya girmiş olmasaydı, kendisini böylesi bir durumun içinde bulmuş olmazdı. Bu geceyi, düğün gecesi olarak düşünmek genç adam içiz zordu. Daha çok bir esarete mecbur edilmiş gibi hissediyordu ve bu kızgınlığının körüklenmesine neden oluyordu.
Çıkardığı papyonu koltuğun üstüne fırlatarak kendisine bir içki doldurdu. Odasının camına yaklaşarak çiftliği çevreleyen ağaçları izlemeye başladı. Çok geçmeden açılan banyo kapısı tüm vücudunun gergince dikleşmesine neden oldu. Elinde tuttuğu içki bardağını arkasında kalan kadına bakmamayı reddederek bir dikişte bitirdi. Nalan ile aynı havayı soluyor olmak bile Poyraz için bir ceza gibiydi.
“Poyraz, yatalım mı artık?” Genç adam dişlerini sıktı. Nalan’ın bencilliği yüzünden, babasının sözünden çıkamadığından dolayı bu haldeydi. Nalan’ın ne istediğini anlamıyordu. Nişan yüzüklerini taktıkları gece, ona açıkça hiçbir şeyin değişmeyeceğini açık bir dille söylemişti.
“Seninle aynı odayı paylaşacak değilim.” Sesindeki öfke genç kadının hırçınlaşmasına neden oldu. Poyraz’ın inatçı tavrı onu deli ediyordu.
“Biz evlendik,” dedi gerçeği dile getirerek. Artık bir şeylerin değişmesi gerekmiyor muydu? Düğün olduğunda her şeyin değişeceğine kendisini öylesine inandırmıştı ki, Poyraz’ın ilgisiz sesi genç kadında soğuk duş etkisi yaratmıştı. İnce geceliğinin içinde üşüdüğünü hissederek kollarını etrafına sardı. Bakışları hâlâ genç adamın sırtına sabitlenmiş haldeydi.
“Bunun gayet farkındayım ama senin hâlâ inatla fark etmek istediğin şeyler var. Bu evlilik asla gerçek bir evlilik olmayacak. Oyunlar çevirerek istediğini elde etmeyi başarmış olabilirsin. Ama bundan fazlası olmayacak.”
Genç adam derin bir alarak bakışlarını karanlık gökyüzüne dikti. Hayatının bundan sonra nasıl olacağı hakkında hiçbir fikri yoktu.
****
15 Eylül 2013 / İzmir
Hazan geçmişin kâbuslarından sıyrılarak, titredi ve kendine geldi. Gözyaşlarının ne zaman akmaya başladığının farkında değildi. Geçmişi hâlâ her anısıyla, hissettirdiği ölümcül korkusuyla hatırlıyordu. Bir insanı öldürmüş, on bir yıl hüküm giymişti. Adaleti sağlamak için çıktığı üniversite yolu, demir parmaklıkların ardında son bulmuştu. Üniversitede okuduğu dönem boyunca her bir maddesini ezberlemeye çalıştığı, mantık yürüttüğü anayasa on bir yıl hüküm yemesine engel olamamıştı. Evinde, hatta odasında saldırıya uğrayıp, kendini koruması nefsi müdafaa ile değil, hapisle son bulmuştu. Bir kere olsun keşke dememiş, yaptığından pişman olmamıştı. Oysa anayasada verilen cezalar insanları suç işlemekten caydırmak içindi. On bir yılını yiyen cezaevi bile pişman olmasını sağlamamıştı.
Hâkim karşısına çıktığı anlar canlandı gözlerinde. Kekelemeden, pişmanlık belirtisi göstermeden, tek bir damla gözyaşı dökmeden olduğu gibi anlatmıştı her şeyi. Kendini, bedenini, canını koruması cezaevi yoluyla ödüllendirilmişti. Hâkimin hafifletici dediği sebepler gençliğinin, yıllarının elinden alınmasını engelleyememişti. Sadece gençliği değildi giden, keşke ödediği bedel bununla kalsaydı. Tek pişmanlık duyduğu şey buydu. Ailesine verdiği sözleri tutamaması… Babasının karşısına avukat olarak değil, katil zanlısı olarak çıktığı o günü ömrü boyunca asla unutamayacaktı.
Ne annesinin, ne babasının cenazesine gidebilmişti. Acı haberlerini cezaevi müdüründen öğrenmişti. Kader aldığı cana karşılık, iki canını almıştı.
Bir hafta sonra cezaevinden çıkacaktı. Nereye gidecekti, ya da kime? Annesini yedi, babasını altı yıl önce kaybetmişti. O günden sonra gelen olmamıştı ziyaretine. Dışarıda ne yapacaktı? Korktuğu İzmir her şeyini elinden almış, yutmuştu. Hazan değişen dünyaya adım atmayı hiç ama hiç istemiyordu.
Sonbahara girmek üzereydi mevsim. Bir hazan mevsimin son ayında hayatı bitmiş, yeni bir hazan mevsiminin başında özgürlüğü avuçlarına verilmişti.
“Anlamsız bir özgürlük!” diye fısıldadı demir parmaklıklar ardından bulutlu gökyüzünü izlerken.
***
Sonbahar mevsimini seviyordu. Sevdiği için mi hiç bırakmamıştı yakasını acaba? Dudaklarında acılı, iç yakan bir tebessüm oluştu. Hayatındaki bütün acı haberleri, yaşamının yönünü değiştirecek olayları nedense hep sonbahar mevsiminde yaşamıştı. Cezaevine girmesi, annesinin ve babasının ölümünü… Şimdi yine bir sonbahar mevsimindeydi ve hayatını değiştirecek özgürlük haberini almıştı.
Genç bir kızken cezaevine girmişti. İlk zamanlar çoğu geceleri kâbuslarla geçerdi. Kimseyi öldürmek istememişti ama olaylar bu raddeye gelmişti. Pişman değildi fakat yine de üzüntü duyuyordu. O adi herifin ölümünden değil ama onun yaşamına son veren kişi kendisi olduğundan dolayı üzüntülüydü. Bu acıya dayanamayıp ölen annesi ve babası için üzüntülüydü. Gençliğini, en güzel yıllarını, anne ve babasını kaybettikten sonra özgür olmak Hazan’a hiçbir şey ifade etmiyordu.
Buraya alışmıştı. Demir parmaklıklar ardında kendini güvende hissediyordu. Yatacak yeri, tok bir midesi vardı. Dışarıda kendini bekleyen amansız bir hayat olduğunu biliyordu. Elindeki sabıka kaydıyla iş bulamayacağından oldukça emindi. Kim bir katile iş verirdi ki? İnsanlar için hangi sebeple cinayet işlediği önemli değildi, onları yalnızca sonuçlar ilgilendiriyordu. Hazan’ın dışarıdaki hayata karşı ne umudu vardı ne de tutunacak dalı. Hayatını elinden alan herkesten nefret ediyordu.
“Gözün aydın Hazan, çıkıyorsun artık.” Duyduğu sesle başını gökyüzünden ayırarak bakışlarını yanına ilişen kadına çevirdi. Kahverengi gözleri sevecenlikle ışıldadı.
“Ne aydını Fatma teyze? Beni yeniden kurtlar sofrasının içine atıyorlar. Dışarı çıkmak istemiyorum.” Fatma Hanım gülümseyerek genç kadını kendine çekti. Kucağına yatmasını sağlayarak, Hazan’ın yıllar içinde uzayan kahverengi saçlarını okşamaya başladı.
"Deme öyle güzel kızım. Daha çok gençsin, önünde uzun bir hayat var. Bana kalırsa bir daha buranın kapısından bile geçme. Bak bana, elli altı yaşındayım ama hala on yıl cezam var. Buradan ölüm çıkacak,” diyen yaşlı kadın hafifçe iç çekti.
Hazan saçlarını okşayan Fatma teyzesi için dökmeye başlamıştı gözyaşlarını. Çarpık adalet sisteminden nefret ediyordu.
“Bilmiyorum Fatma teyze,” diyerek fısıldadı bir süre sonra. “Beni neyin beklediğini bilmiyorum ve bu beni korkutuyor.”
Fatma Hanım, Hazan’ın üzgün sesiyle susmayı tercih etti. Genç kadının hissettiği korkuyu, çaresizliği içinde yaşıyordu. Dünya eskisi gibi bir yer değildi. Yıllar geçtikçe düzen değişmiş, kötülükler artmıştı. Hazan’ın yolunun bir daha buraya düşmesinden deli gibi korkuyordu. Kucağında yatan genç kadına dua etmekten başka bir yardımının dokunamayacağını biliyordu.
***
Hazan sessiz ve bir o kadar zorlu bir hafta geçirmişti. Pencere kenarındaki ranzasından ihtiyaçları dışında hiç kalkmamıştı. Düşünceleriyle savaş verirken zaman geçip gitmiş, hiç istemediği çıkış günü gelmişti. Küçük valizini demir kapının hemen yanına koydu ve herkesle tek tek vedalaştı. Diline dolanan “Allah kurtarsın,” sözcüğü herkesin, “Allah bir daha düşürmesin,” temennisinin arasına karışıyordu. Dilekler dualara, dualar dileklere dönüşüyordu. Koğuşa son bir bakış atarak, gardiyanın eşliğinde ömrünün geçtiği koğuştan adımını dışarıya attı. Heyecanla çırpınan kalbinin eşliğinde koridorlar uzadıkça uzuyordu sanki. Yıllardır böylesine farklı duyguları hiçbir arada yaşamamıştı. Bir yanı dışarıdaki hayatı görmek için heyecan duyarken, diğer tarafı çıktığı deliğe geri dönmek için delice çırpınıyordu. İkilem arasında kalan kalbinin hissettirdiği duygular bedenine oldukça yabancıydı. Uzayıp giden koridorları gardiyan eşliğinde arşınlarken aklına girişi geldi. Azrail gibi insafsız bir memur eşliğinde ürkek bir güvercin gibi atmıştı içeriye adımlarını. Daha on dokuz yaşındaydı. Boşa geçen koca on bir yıl…
Açılan koca demir kapıların ardından yanındaki memurun adımları durdu, hafifçe tebessüm ederek, “Allah bir daha düşürmesin,” dedi sessizce. Cevap vermedi. Onu dış dünyaya kapatan kapıya ulaşana kadar başını kaldırmadan yürüdü. Cezaevi askerinin açtığı kapının arasından geçerek, yeni hayatına ilk adımını attı.
Hiçbir şey hissetmiyor gibiydi. Kalabalık caddeye, hareket eden araçlara boş gözlerle baktı. Sahi, artık özgür bir kadındı değil mi?
Yalnız ve özgür…
Saatlerdir sokaklarda amansızca boş boş dolaşıyordu. Hava kararmaya başlamış, caddeler daha da kalabalıklaşmıştı. İş çıkış saati gelmiş, herkes evine gitmek için yola koyulmuştu. Ne yapacaktı ki bu koca şehirde? Hayatını yutan İzmir’de kalmak gibi bir niyeti yoktu işin gerçeği. Bu şehir gençliğini ve yıllarını bitirmişti. Cezaevinde yıllarını geçirmiş biri olarak korkusuz olması gerekiyordu değil mi? Dudaklarında alaycı, bir o kadar acılı bir tebessüm oluştu. Tam aksine deli gibi korkuyor, ne yapacağını bilmiyordu. Kafesten yeni çıkmış, uçmayı bilmeyen ürkek bir serçe gibiydi. Kolu, kanadı kırılmış ürkek bir kuştan hiçbir farkı yoktu. Daha içeride birkaç ay zamanı olduğunun hesaplarını yaparken, erken tahliye haberini almıştı. Müdürün söyledikleri beyninde yeniden yankılandı ve dudaklarından kaçan kahkahaya engel olamadı. İyi halden çıka çıka birkaç ay erken çıkmıştı sadece. Uyuşturucu tacirleri, tecavüzcü herifler iyi halden yarı indirimle çıkarken kendisine yapılan haksızlıktı. Anayasayı, her maddesini ezbere biliyor olmasaydı, belki de bu kadar takılmazdı. Ama iki yıl boyunca ezberlediği anayasa ile cezasının hiçbir ilişkisi yoktu. Adalet zenginden fakire, fakirden zengine farklılık gösteriyordu. Ve Hazan artık adalet kavramından gerçekten nefret ediyordu.
Otobüs terminalini fark etmesiyle hızlı bir karar vererek terminale yöneldi. Bu şehirden bir an önce kurtulması gerekiyordu. Zaten bu koca şehirde kalıp ne yapabilirdi? Otobüslerin arasından geçerken gördüğü Bursa yazısıyla kararını vermişti. En azından ailesinin olduğu, çocukluğunun geçtiği yere gidebilirdi. Cezaevindeyken biriktirdiği kısıtlı para en azından bir hafta idare etmesine yeterdi. Mudanya’ya gittikten sonra bakacaktı başının çaresine.
Biletini aldıktan sonra isyan eden midesini doyurmak için terminalin içindeki büfeye yöneldi. Bir tost ve meyve suyu alarak bekleme salonundaki boş sandalyelerden birine oturdu ve otobüs saatinin gelmesini beklemeye başladı. Ortalık o kadar gürültülüydü ki düşüncelerine odaklanamıyordu. Kalabalık insan güruhu gözünü korkutuyor ve aşırı tepki vermesine sebep oluyordu. Normal biri gibi davranmak çok zordu. Uzun süredir bu kadar insanı bir arada görmemişti. Sanki ülkede savaş çıkmıştı ve herkes bir yerlere kaçışıyordu. Aklı Hazan’a oyunlar oynuyor ve her an tetikte olmasına sebep oluyordu.
Otobüs saatinin yaklaştığını fark edince oturduğu yerden kalktı ve otobüslerin bulunduğu tarafa yöneldi. Bineceği otobüsü bularak orta kapısından içeriye süzüldü. Koltuğuna yerleşerek küçük valizini ayaklarının altına koydu ve başını cama yasladı. Araç hareket edip İzmir’den yavaşça uzaklaşırken gözlerini kapandı, dudaklarından küçük bir dua dökülüp geceye karıştı.
“Allah’ım bana yardım et.”
Genç kadın gibi aynı anda Poyraz da sesini duyması için Allah’a yakarıyordu. Oğlunu kucağına alarak merdivenlerden yukarıya taşımış ve saatlerce uyuyan yüzünü izlemişti. Üç yıl öncesine kadar kendisini bu kadar çaresiz hissettiği bir an olmamıştı. Son üç yıldır yaşadıkları geçmişin bir hesabı gibiydi sanki. Küçük oğlunu bu halde görmek canından can koparıyor, elini kolunu bağlıyordu. Eğer eşi telefon ettiği o gün toplantıyı bırakıp gitmiş olsaydı, o kaza olmayacaktı.
Vicdanı hiç susmuyordu. Oğlunu tekerlekli sandalyede gördüğü her an hataları bir bir yüzüne çarpıyordu. Poyraz böyle olmasını hiç istememişti. Devamlı kavga ettiği, her fırsatta yalan söyleyen eşinin yine yalan söylediğini düşünmüş ve toplantısına devam etmişti. Nalan'ın yalanları, kavgacı davranışları evlilikleri boyunca yıpranmasına sebep olmuş, Poyraz genç kadının saçma oyunları yüzünden ona inanmaz olmuştu. Bir gün inanması gerektiği anda inanmamış ve bu hatası eşini kaybetmesine, oğlunun da sakat kalmasına sebep olmuştu. Oturduğu koltukta başını elleri arasına alarak derin bir nefes çekti ciğerlerine. Nalan'ın son sözleri yankılanıyordu yine beyninde. Hastane odasında gözlerini hayata kapatmadan önce yapmıştı yine yapacağını. Tıpkı dediği gibi vicdanıyla baş başa bırakmıştı Poyraz'ı. Nalan kadar babasına da öfkeliydi. Kendisini bir şeylere zorladığı için… En çok da sevmediği biriyle evlendirdiği için…
Oturduğu yerden ani bir kararla kalkarak heybetli vücuduyla odayı arşınladı. Uyuyan oğlunu fark edince dudakları arasından kendine bir küfür savurup odasının yolunu tuttu. Eskisi gibi değildi genç adam. Devamlı tebessüm eden, eğlenceli, umursamaz ve dalgacı adam değildi. O günlerin üstünden sanki koca bir asır geçip gitmiş gibiydi. Yirmi beş yaşında babasının zoruyla evlendiği andan itibaren eski Poyraz tarih olmuştu. Nalan ile evliliği, içkiden kendini kaybettiği akşama kadar hep mesafeli olmuştu. Sarhoş olduğu o gece sınırlarını zorlayan karısıyla birlikte olmuş ve o birliktelikten Özgür dünyaya gelmişti. O günden sonra bir daha da ağzına içki koymamıştı. Küçük Özgür doğduğu gün gülmeyen suratı tebessümlere boğulmuştu. Yeniden hayatına tutunmaya başlamış, evliliğinin oğlu hatırına sorunsuz geçmesi için elinden geleni yapmıştı. Fakat Nalan hiçbir şeyden tatmin olmadığı gibi yine sorunlar yaratmış, günleri Poyraz'a zehir etmekle geçirmişti. Poyraz bir süre sonra onu ve davranışlarını umursamayı bırakmıştı. Bırakmasıyla birlikte oğluyla gülen suratı yine sert ve soğuk hallerine dönmüştü. Azap gibi geçen evliliği bir kazayla son bulmuş, canının tek parçası oğlu bu kazayla ayaklarını kaybetmekle kalmamış, cıvıl cıvıl çocukluğunu da kaybetmişti.
Her şey üstüne üstüne geliyor, koca çiftliğe sığmıyordu. İçki içmemeye yemin etmiş olmasa çoktan şişenin dibini bulmuş olurdu. Şu an kendisine iyi gelecek tek şey bir kaç kadehti. Lanet olası bir kaç kadeh! Penceresinin önüne gelerek başını lacivert gökyüzüne çevirdi. Gözlerinin rengiyle eş değerdi bu gece gökyüzü. Koyu mavi gözleri öfkelendiği zamanlar olduğu gibi yine laciverte dönmüştü.
“Allah’ım bana yardım et.” Pencereden ayrılarak kendini gelişi güzel yatağının üstüne attı. Birkaç saat olsun uyuyabilmeyi diledi. Pencereden ayrıldığı an kayan yıldız belki de duasının kabulüydü.
****
Hazan Bursa Mudanya'da gecenin zifiri karanlığında inmişti otobüsten.. Havanın aydınlanmasına iki saat vardı hemen hemen. Gecenin ayazına aldırmadan incecik montuna daha sıkı sarıldı. Sahil boyu usul usul yürüyor, yüzüne çarpan tuzlu deniz kokusunu hasretle içine çekiyordu. İzmir'de yapmak hiç içinden gelmemişti. Kendini buraya ait hissediyordu. Ailesi terk edip gitmiş olsa bile, Hazan buraya aitti. İlk önce mezarlığa gitmeli, cenazesine gelemediği anne ve babasıyla hasret giderip, af dilemeydi. Acele etmeden yavaş adımlarla sahil boyu yürümeye devam etti. Yarım saat, kırk beş dakika arasında gelmişti istediği yere. Gözlerini kırpıştırıp usul usul mezarlığın içine doğru yürüdü. İçinden konuşmayı eksik etmiyordu tabi.
"Anne, Baba, Ağabey bakın ben geldim." diye fısıldadı. Yan yana yatan üç mezara bakarak.
"Evin küçük kedisi." diyerek kıkırdadı. Hiç sevmezdi abisi ve babasının taktığı lakabı. Hafif tebessümü dudaklarında yok olup gitti. Dizleri üstüne amaçsızca çökerken, gözyaşları akmaya başlamıştı. Nasıl bir hayatı vardı genç kadının. Kaybettiği her şey yüzüne yüzüne çarpıyordu sanki. Varı, yoğu neyi varsa bu üç mezarda yatıyordu. Annesini ve babasını son anlarında görememiş olmak, onlarla vedalaşamamak kalbinde koca bir yara açılmasına sebep olmuştu. İçindeki yara uzun yıllar geçmesine rağmen kapanmamış, her gün kanıyordu sanki. Abisinin neşeli sesini, annesinin saçlarını okşayışını, babasının ona baktığında gülen gözlerini her şeyi özlemişti. Birlikte yedikleri akşam yemeklerini, çıktıkları tatilleri, hafta sonu kaçamaklarını, ailesiyle yaşadığı ne varsa çok özlemişti. İnsan kaybedince kıymetini anlıyordu çoğu şeyin. Birlikte yenilen bir akşam yemeği bile bir lütufa dönebiliyormuş hayatta.
"Sizi çok özledim.." demesiyle hıçkırıkları geceye karıştı. Ağlamaktan başka bir şey gelmiyordu ki elinden. Ne zamanı geri alabilirdi, ne de geçip giden yılları. Ne de ailesini geri getirebilirdi. Zaman acımasızdı, zaman öğretendi, zaman hem varlık hem yokluk demekti. Zaman en çok pişmanlıktı genç kadın için. Canı öylesi bir acıyla dönülüyordu ki nefes alamadığını hissediyordu. Ne vardı sanki yüce yaradan şu anda, şu yerde alsaydı canını. Ölüm bile güzel görünüyordu şu an genç kadına...
Poyraz ter içinde, hışımla kalktı yatağından. Bir süre nerede olduğunu anlayamamış, etrafını taramıştı hışımla. Her şeyin kabus olduğunun farkına varmasıyla, sıktığı yumruklarını öfkeyle yatağa indirdi.
"Öldün lanet olası. Yine de kurtulamadım senden." diyerek sinirle dişlerini sıktı. Daha ne kadar kabusu olacaktı bu kadın? Lanet işkence artık bitmeyecek miydi? Her şeyin sorumlusu Nalan olmasına rağmen, neden vicdan azabı çeken kendisiydi? Yıllardır ödediği bedel yetmemiş miydi? Oğlunun ödediği bedel yeterli gelmemiş miydi? Daha ne kadar sürecekti bu işkence? Yaşamaktan yorulur muydu bir insan? Poyraz yorulmuştu.
Kendine gelip, yatağından kalktı ve eşofman takımını üstüne geçirdi. Hızlı adımlarla evden çıkıp, arabasına bindi. Çiftlikte çalışan güvenlik duyduğu motor sesiyle afallamış, patronu olduğu anlayınca seri hareketlerle büyük demir kapıyı açmıştı. Arabanın gözden kaybolmasından sonra, başını iki yana sallayıp kulübesine geri döndü.
"Haftanın 3 günü o mezarlığa gitmekten ne anlıyor bu adam?" diye söylendi. 3 yıl olmuştu, koca 3 yıl. Sabahları gitmekten ne anlıyordu acaba? Başını gökyüzüne çevirip şaşkınca salladı. Yeniden ve biraz önceki rahat pozisyonunu ayarlamaya çalıştı.
'"Daha gün bile aydınlanmamış." diye mırıldanıp gözlerini kapattı.
Poyraz arabayı boş yolda hız limitlerini zorlayarak sürüyordu. Biri görse ölüme gittiğini düşünürdü herhalde. Oysa Poyraz'ın tek derdi karısına hesap sormaya gitmekti. Mezarda yatan, eski karısına. Neden çıkmıyordu bu kadın bir türlü kabuslarından? Tıpkı yaşadığı zamanlar yaptığı gibi Poyraz'ı olur olmadık yanına çağırıyordu. Yalan söyleyerek, oyun oynayarak. Şimdi de kabusu olup, uykusundan ediyordu kendisini. Neden rahat bırakmıyordu bir türlü hala anlamıyordu. Hayatının içine etmiş, hala bir şekilde etmeye devam ediyordu. Son nefesinde bile beddua ederek kapatmıştı gözlerini. Bir insan son nefesinde nasıl beddua edebilirdi? Sevdiğini söylediği birine böyle bir işkenceyi nasıl reva görürdü aklı almıyordu. Sevgi böyle kirli bir değildi ki? İnsanın yüreğini merhametle, umutla doldurması gerekmiyor muydu? İnsan sevince hayata pembe gözlüklerle bakmaz mıydı? Seven insan nasıl böyle nefretle, kinle dolu olabilirdi? Nasıl bir sevgi türüydü bu?
Mezarlığın girişine gelince gürültüyle arabayı park etti ve hışımla arabadan indi. Aklına dolan eski anılar daha da kudurtuyordu Poyraz'ı. 10 yıldır kabusu haline gelmişti sevgili eski eşi. Nişanladığı günden bu yana hayatını zehir etmişti. Patika yolu geçip, eski eşinin mezarına yönelirken duyduğu hıçkırık sesiyle başını sağ tarafına çevirdi.
Gecenin bu saatinde mezarlıkta bir kadın görmek kaşlarının yukarı kalkmasına sebep oldu. 3 yıldır haftanın üç gününü mezarlıkta geçiriyordu ve ilk defa birine rastlıyordu. Hem de bir kadına. Başını sallayıp yoluna devam etti.
"Tek manyak benim sanıyordum. İyi bari yalnız değilmişim," diye mırıldanıp, Nalan'ın mezarının başında durdu. Yüksek sesle konuşmuyordu.. Söyleyeceklerini sadece içinden düşünüyordu. 3 yılda öğrenmişti bağırmanın bir işe yaramadığını. Kendisini şizofren gibi hissetse de o kabuslardan sonra buraya gelip sayıp, sövmek terapi gibi olmuştu artık. Başka türlü başa çıkamıyordu yaşadığı gelgitlerle.
"Mutlu musun?" diyerek konuşmaya başladı içinden. Kendi sesi beynine çarpıyor, içinde yeniden yankılanıyordu. "Mutlu musun lanet olası? Hayatımın içine ettin, gittin. Hala yakamdasın. Kurtuluşum yok mu senden baş belası? Sarhoş araba kullanarak tek kendini değil, oğlumun ve benim de hayatımı mahvettin. Rahat mısın yattığın yerde? Umarım değilsindir. Senden nefret ediyorum lanet olası. Oğlumun hayatını, babamın hayatını, benim hayatımı mahvettin. Artık rahat bırak beni? Duydun mu? Rahat bırak beni? Çekil git uykularımdan, defol git yaşantımdan, oğlumla yalnız bırak artık beni. Düş yakamızdan."
***
Hazan sessizce mezarlığa uzanmış anne ve babasının arasında yatıyordu. Yıldızlarla kaplı gökyüzünde, çocukluğunu izliyordu adeta. Kimi zaman dudakları keyifle yukarı kıvrılıyor, kimi zaman hüzün bulutları kaplıyordu kahve gözlerini. Annesini ve sonra babasını kaybettiğini öğrenmiş, o günden beri huzurlu bir uyku uyuyamamıştı. Şimdi iki mezarın arasında yıllardan sonra ilk defa huzurla kapatıyordu gözlerini. Onların varlığını yüreğinde, ruhunda hissediyordu. Son haftasının olduğunu öğrendikten sonra uyku uyuyamaz olmuştu. İçine yerleşen huzurla birlikte, yorgun bedeni gevşemiş gözleri anında uykunun tatlı kucağına bırakmıştı kendini.
Poyraz rahatlamış bir şekilde Nalan'ın mezarına arkasını dönüp, mezarlığın çıkışına doğru yürümeye başladı. Bugünkü terapi seansı da böyle bitmişti. Bir daha gelmemeyi umut ederek ayrılıyordu her defasında buradan ama iki gün içinde bir kabus sonrası yine kendini burada buluyordu. Aklına gelen kendi gibi manyak olan kadını aradı gözleri. Manyak olmasa gecenin bu saatinde ne işi olurdu zaten mezarlıkta? Bulamayınca tam gitmeye hazırlanıyordu ki fark ettiği şeyle patikanın biraz üstündeki mezarlıkların yanına çıktı. Yanılmamış olması, şaşkınlıkla uyuyan kızı incelemesine sebep olmuştu. Yattığı yerdeki mezarların isimleri çekti dikkatini. Üçünün de soyadı aynıydı. Soyadını bir yerden tanıdığını düşündü ama bir türlü çıkaramadı.
"Demek ailesi." diyerek tahmin yürüttü kendi kendine. Dönüp gideceği sırada gönlü razı gelmedi. Genç bir kadının böyle her türlü insanın girebileceği yerde uyuması yanlıştı. İti kopuğu her türlü uğursuzu gelip giderdi buralara. Uyandırmak için yaklaştığı sırada masum yüzü dikkatini çekti..
"Masum?" diye mırıldandı alayla. Kadın milletinin ne kadar şeytan ve fettan olduğunu bir anlığına unutmuştu. Gözleri genç kadının yüzündeki hafif belli olan çillere takıldı. Güneş yeni yeni doğmaya başlamış, gökyüzünü ahenkli bir kızıllık sarmıştı. Günün en çok bu saatini seviyordu genç adam. Huzur diyebildiği tek an tan vaktiydi. Genç kadının çilleri daha bir ortaya çıkmıştı. Bu kızı burada gören kimse ilgilenmez bile onunla diye düşündü bir an. Çelimsiz, bir deri bir kemik vücudu ile kimseye iştah açıcı gelmezdi herhalde? Yüzünde en çok göze batan çilleri ve uzun kirpikleriydi. Uzun saçları esen rüzgarla uçuşuyordu. Dudakları gülümseye hazır gibi görünüyordu. Gözleri uykuya teslim olurken mutlu bir anı düşünüyordu sanırım. Yoksa insan üç mezarın arasına yatıp nasıl mutlu olabilirdi? Mezarlık Poyraz'a en nefret ettiği kişiyi hatırlattığı için, belki de o yüzden tuhaf gelmişti.
İncelemesine son vererek genç kadını uyandırması gerektiğine karar verip "Hanımefendi!" diye seslendi. Bir tepki alamayınca tekrar etti. "Hanımefendi!" Kaşları sinirle çatılmaya başladı. Sağır mıydı bu kadın? O kadar işi gücü varken bir de bununla uğraşıyordu. Yine de gönlü gitmeye razı gelmiyordu. İyilik meleği tarafına bir küfür savurup yavaşça uyuyan kadının omzuna dokundu. Bir kaç saniye beklemesiyle yine bir tepki alamamış, dokunduğu omuzu bu defa şiddetle dürtmesiyle neye uğradığını şaşırmıştı. Kendine korkuyla bakan kahve gözlere dehşetle bakıyordu.
Kahretsin! Bu da neyin nesiydi böyle? Kendini yerde bulmuştu. Hem de çelimsiz bulduğu kadın tarafından! Afalladı. Neye uğradığını anlamamıştı. Genç kadının çığlık atıp kaçması gerekirdi, üstüne saldırması değil.