Edanın Yalnızlığı / betilayben

4998 Words
Yazarın kalem adı: betilayben Kurgunun türü : Gizem Gerilim Bölüm Sayısı : 89 Tanıtım: Eda, ortaokula giderken annesini trafik kazasından kaybeder. Sonradan babası da onu başka bir kadın için terk eder ve hiç arayıp sormaz. Malaleli sahip çıkmaya çalışır ve bir müddet sonra bu işin böyle yürümneyeceğine karar verip muhtardan Eda'yı Sosyal Hizmetler'e yerleştirmesini isterler. Yurt görevlileri gelip Eda'yı aldıklarında son kez küçük evlerine bakar kız. Onun için babası da ölüdür artık. Yurtta üniversiteye giderken yaşı on sekiz oldu diye çıkarılır ve zor şartlarda yaşarken Harun adlı bir genç ona yardımcı olur. Eda, aşkla değil ama minnet borcuyla bağlı olduğu bu gençle evlenir. Evlendikten bir müddet sonra hayatında sorunlar oluşmaya ve evliliği iyi gitmemeye başlar. Çok zor günler geçirir ve kocasından boşanır. Ancak boşanmak da çözüm olmaz sorunlarını çözmeye. Eski kocası Harun Eda'nın peşini hiç bırakmaz. Tehditlerle yıldırır. İçip içip kapısına dayanır ve para ister. Para almadıkça gitmez. Eda giderek eve mahkum olur, eski kocasından korkudan dışarı çıkamaz olur. Bu durumdan hiç hoşnut değildir. Bir şeyler yapmak vekurtulmak ister. İşte hikaye asıl bu noktadan sonra başlar. Eda'nın boşandıktan sonra yaşadıkları okura verilirken geçmişiyle ilgili yeri geldikçe geri dönüşlerle bilgi verilir. Eda, korka korka korkmamayı öğrenmiş bir kadın olarak sizleri çok etkileyecek ve umut verecek. Giriş Eda; uzun, sarı saçlarının ensesini yakıp terletmesinden rahatsız bir halde ağır ağır merdivenleri çıkıp kapıya ulaştı. Elindeki pazar torbalarını ayağının dibine bıraktı. Çantasının kim bilir hangi kıvrımı arasına giren anahtarını bulmak için fermuarını açtı ve bir eliyle tutarken diğer eliyle de gözlerini karıştırmaya başladı. Nihayet aradığını buldu ve kapıyı açıp torbaları içeri taşıdı. Ev, derin bir sessizlikten ev sahibinin içeri girmesi ile uyandı sanki... Eda, bütün torbaları mutfağa götürüp yere bıraktı. Üzerindeki ceketini çıkarıp sandalyenin arkasına koydu. Sessizliğe hiç tahammülü yoktu. Bu nedenle hemen televizyonu açtı. Bu arada aldıklarını da yavaş yavaş hiç acele etmeden yerlerine koydu. İşi bitince ceketinin durduğu sandalyeye gelip oturdu. Gözü televizyondaydı ama sanki aklı başka bir yerde gibiydi. Bir zaman daldı gitti öylece. Sonra yerinden kalkıp ocağa doğru yöneldi. Eline aldığı çaydanlığın içindeki suyu boşaltıp yeniden taze su doldurdu ve ocağa koydu. Dönüp buzdolabının önüne geldi. Kapısını açtı. Kahvaltı tepsisini çok alışık bir hareketle her zamanki durduğu raftan kolayca çıkardı ve masaya koydu. Yeşillik yıkayarak bir tabağın içine düzgünce yerleştirdi. Ekmekleri dilimleyip tost makinesinde hafifçe kızarttı. Kaynayan suyun sesini duyunca çayını demledi. Sonra gelip yine oturdu sandalyesine. Televizyona spikerin söylediklerini anlamadan bakıyordu. Şöyle bir silkindi. Kendine gelmek için başını sağa sola salladı. Kumandayı alıp kanalları dolaştı. Sonunda komik bir dizide karar kıldı. Kalkıp çayını doldurdu ve diziyi seyrederken bir taraftan da kahvaltısını yapmaya devam ediyordu. Ağır ağır hazırladıklarını yerken zamanı bir şeylerle öldürmek istiyor gibiydi. Boş vakti o kadar çoktu ki... Yalnızlıktan kurşun gibi ağırlaşıyordu zaman. Hayatta çok şey yaşamış her insan gibi yaşadıklarının izleri üzerine sinmiş, yediği darbeler yüreğini yakmıştı Eda'nın. Yaşadıkları öylece geçip gitmemiş, duygularında ve hayata bakışında izler bırakmıştı. Daldı gitti yine. Eskileri düşündü. Mutlu olduğunda zaman ne kadar çabuk geçerdi oysa. Hemen bitiverir de arkadaşlarından, dostlarından ayrılmak çok zor gelirdi ona. Kendisini daha yeterince sohbet etmemiş, arkadaşlarına doymamış hissederdi. Şimdi ise zamandan bol neyi vardı ki zaten şu evde. Eda, 'zamanım çok,' diye düşününce eski ve şimdiki yaşayışı arasındaki farkı hatırladı. Ama düşünmek istemiyordu bunu şimdi ve elini sallayarak kafasından bu düşünceyi adeta kovdu. Oturma odası olarak kullandığı odaya geçti genç kadın. Burada da hemen ilk işi yine televizyonu açmak oldu. Yerine oturmadan önce kalkıp tüm pencereleri ve evin kapısını kontrol etti. İyice kapalı olup olmadıklarından emin olmak istiyordu. Eskiden böyle şeyler aklına hiç gelmezken şimdi hep bunlarla uğraşıyordu. Yalnız olmak yetmiyor gibi bir de can güvenliği konusunda endişe duyuyordu. Yalnız yaşadığından beri geceleri evde korkar olmuştu. Karanlığın çökmesi ile insanların sokaktan çekilmesi hem dışarıda hem içeride büyük bir yalnızlık oluşturuyordu genç kadın için. İşte bu yalnızlık, içinde bir yerlere saklanmış olan korkularının ortaya çıkmasına neden oluyordu. En küçük ses onu yerinden zıplatmaya ve gece boyunca uykularının kaçması için yeterliydi. En büyük korkusu ise hırsızlık amacıyla evine giren olursa canına ve ırzına kast etmesiydi. Bundan dolayı hava kararmadan, gündüz gözü ile camlarını ve kapıyı sıkı sıkı kontrol edip kapalı ve emniyet zincirinin takılı olduğundan emin olunca, gelip oturma odasına oturuyor ve o kanal senin bu kanal benim, elinde kumanda dolaşıp duruyordu. ***** Genç kadın, kafasında her zaman olduğu üzere geleceğini kurtarmak ve yeniden kurmak adına devamlı bir şekilde çeşitli düşüncelerle boğuşup durduğu için seyrettiği televizyondan da hiçbir şey anlamamıştı. Birden bire cama gelen sert bir cismin sesini duydu, olduğu yerde korkuyla zıpladı, başparmağını üst dişlerine koyup damağını yukarı doğru birkaç defa ittirdi. Korkusunun geçmesini bekledi. Hemen televizyonu kapatıp sessizliği dinleyerek yeni bir ses, tıkırtı olacak mı diye anlamaya çalıştı. Tam yerinden kalkıp sesin geldiği yere doğru gidecekken bu sefer daha şiddetli bir ses "tak" etti balkon duvarında. Olduğu yerde zınk diye durdu korku içinde. Kalbi göğsünden fırlayacakmış gibi art arda çırpınışları ile genç kadının daha da korkmasında etkili oluyordu. Eli ile kulaklarını kapatıp omuzlarını yukarı kaldırdı. Başını avuçları arasında sıkıyor, korkuyla ne yaptığının farkında olmuyordu. Elini başından çekmişti ki yeniden cama çarpıp aşağıya düşen bir şeyin sesini işitti. Korku ile olduğu yerde mıhlandı yeniden. Tek bir adım atamıyordu, sanki ayakları kurşun gibi ağırlaşmış ve olduğu yere çakılmış gibiydi. Aradan ne kadar zaman geçti, kaç dakikadır o vaziyette bekliyordu, farkında değildi. Farkında olduğu tek şey kalp çarpıntısının giderek yavaşlayıp normale dönmüş olmasıydı. Tehlikenin geçmiş olduğunu ve artık korkmaması gerektiğini müjdeliyor gibiydi. Eda, ayağını kaldırıp öne doğru bir adım atmayı denedi yavaşça. Evet! İşte yapabiliyordu, bacaklarındaki o kurşun gibi ağırlık gitmişti. Korkusu azalmış ama yine de içinde çöreklendiği yeri terk etmemişti. Korkarak da olsa o seslerin sebebini öğrenmek için balkona çıkacaktı. Mutfaktaki kaşıklık çekmecesini açtı ve içinden en büyük boy bıçağı alıp sessizce balkon kapısına doğru yanaştı. Perdenin kenarından balkona ve sokağa bakıp etrafta bir şey görünüyor mu anlamaya çalıştı. Sonbahar rüzgârının önüne kattığı beş on kuru sarı yaprağı, kaldırım ile yol üzerinde kovalamasından başka bir şey göremedi. Birbirleriyle yarış yapar gibi yapraklardan kâh birisi öne geçiyordu kâh diğeri. Eda, ikinci katta oturduğu için kendisini biraz şanslı görüyordu birinci katta oturana göre. Balkonuna en azından tırmanıp gelen birisi olamaz diye düşünüyordu. Ama bilmiyordu ki kötü niyetli kişiler, gökdelenin bile tepesine tırmanacak bir yolu her zaman bulabilir. Kapının kilidini yavaşça açmadan önce balkon ışığını açtı. Aydınlık ona güven verirdi her zaman. Elektrik ışığı balkonu ve sokağın karşı tarafının aydınlanmasına yeterince katkı veriyordu. Eda tüm cesaretini toplayıp elinde bıçak ile balkona çıktı. "Oh! Çok şükür," dedi içinden. "Kimse yok." Eğildi apartmanın giriş kapısı önünü ve sokağın yukarı ve aşağısını görmeye çalışıp birilerinin olup olmadığından emin olmaya çalıştı. Kimseleri göremedi, bir şey de şüphesini çekmeyince balkona neyin atıldığını araştırmaya çalıştı. Balkondaki küçük sehpa masayı ve sandalyeleri birer birer yerlerinden çekip altlarına bakmaya başladı. Evet... işte orada duruyordu aradığı şey! Bir şeye sarılı beyaz bir kâğıt; ortasından iple bağlanmış bir halde, duvar dibine düştüğü yerde öylece duruyordu. Kalbi yeniden tehlikeyi haber verircesine küt küt atmaya başlamıştı. Göğüs duvarına vuran kalp atışlarının ritimleri kulaklarında olduğu halde eğilip aldı o kâğıdı ve ipi çözüp açtı. İçinden bir taş parçası çıktı; kâğıdı onunla fırlatmışlardı... İki tane daha olmalıydı diye düşündü, iki tane daha... Üç ses duymuştu, emindi, bunu da arayıp bulmalıydı. Balkonda araştıracak pek bir şey de yoktu artık, şu dipteki boş saksılardan başka. "Boş saksııı? Haa..." dedi güzel kadın, aklına bir şey gelmiş gibi "evet ya, oraya düşmüş olmalıydı diğeri de." Hızla o tarafa gitti ve eğilip boş saksıları oldukları yerden kaldırmaya başladı. Saksıların arkasına düşen diğer taşa sarılmış kâğıt parçasını da buldu ve hemen onu da çözüp taşı pencere önüne bıraktı elinden. Tekrar diğer taşı da araştırıp buldu. Bunda bir şey sarılı değildi, anlaşılan kadının dikkatini çekebilmek için fırlatılmış bir taştı. Genç kadın defalarca sokağı gözetlemiş olmasına rağmen dikkatini çekecek bir kişiye veya hareketliliğe rastlamamıştı. Oysa saklanmış olduğu evin köşesinden; yaptığından oldukça tatmin olan birinin yüzünde beliren koca bir keyif sırıtışı ile birlikte, karanlık içinde bir çift göz, genç kadının balkondaki hareketlerini izliyordu. Eda, içeri girip kapıyı iyice kilitleyip kontrol etti yeniden. Balkonun ışığını kapattı. Saklandığı yerden Eda'yı takip eden adam da bir müddet daha olduğu yerde kalıp kadının evini gözetlemeye devam etti. Sonunda kadının artık dışarı çıkmayacağından veya pencereye yanaşmayacağından emin olduktan sonra hızlıca köşesinden çıkıp caddeye doğru telaşlı adımlarla yürüdü, gözden kayboldu. Buruşuk kâğıt parçalarını titreyen eliyle düzeltip içindekileri okumaya başladı. "Nasılsın Eda Hanım? Yüreğin ağzına geldi değil mi? Korkudan kıpırdayamadığını görür gibiyim. Bu daha bir şey değil, gözüne uyku girmeyecek gecelerin olacak! Sen kimsin ki beni boşadın ulan! Sen kimsin de bana posta koydun? Burnundan fitil fitil getirmez miyim bunları senin?" Genç kadın çaresiz bir şekilde bu tehditleri okumaya devam etti. İkinci kâğıt parçasına geçmek istemedi çünkü buna benzeyen şeyler yazılı olduğunu biliyordu. Tehdit, hep tehditti yazılanlar. Kaç aydır durmadan buna benzer şeyleri kendisine yollayıp duruyordu eski kocası. "Bu böyle olmayacak, eğer bir şekilde bunlara bir son vermezse savcılığa götürüp teslim edeceğim bana yazıp yolladığı her şeyi. Çoktan giderdim ama adalete de güvenemiyorum ki... Bugün içeri alıp yarın salıveriyorlar çünkü. İyice kızıp bana daha kötü bir şey yapmasından korkuyorum o şerefsizin, o adinin! Bu nedenle sessiz kalıyorum, bu nedenle durmadan ev değiştiriyorum, bu nedenle eve kapanıyorum. Kork kork, sus sus nereye kadar? Benim de bir sabrım var taşmak üzere olan..." ***** 2. Bölüm Sabahleyin uyandığında saat 10.00 olmuştu. "İyi" diye geçirdi içinden. "Saati 10.00 etmişim bile. Kahvaltı filan derken de 12.00 olur zaten. Öğleden sonra da bir şeyler yaparım vakit geçer gider her halde," diye içinden geçirirken zil sesi irkilmesine ve hatta korkmasına neden oldu. Tekrar çalacak mı diye kulak verdi kapıya. Evet, kapıdaki her kimse ikinci kez basmıştı zile. Eda, yavaş ve sessiz adımlarla kapıya kadar gitti ve mercekten dışarıya baktı. Postacı elinde bir zarfla kapının önünde duruyordu. Zinciri çıkarmadan kapıyı açtı ve postacı zarfı uzatıp, iyi günler dileyerek merdivenlere yöneldi. Kapıyı kapatıp elindeki mektubun kimden geldiğine baktı. Zarfın üzerindeki yazıyı hemen tanımıştı. Ondan geliyordu! Korkudan yüreği ağzına geldi. Kim bilir neler neler yazmıştı Eda'ya. "Hiç rahat yok bu adamdan bana," diyerek kendi kendine söylendi. Düşünceleri uzun yıllar öncesine gitti. Postacı mektup getirsin diye yolunu gözlediği, postacıyı her gördüğünde heyecanlandığı günlere. Kendisine zarf uzatıldığında; yazıyı görünce bilirdi ondan geldiğini. Yazının da onun da aşığı olmuştu aynı zamanda. Yazı demek sevdiği adam demekti. İşte şimdi aynı yazı elindeydi ve kendisinde korku uyandırıyordu sadece. Bir zamanlar gördüğünde çok heyecanlandığı yazıdan, şimdi ürküyordu. Zarfı götürüp masanın üzerine koydu. Mektubu açmadan önce bir şeylerle oyalanmak, zaman kazanmak istiyordu. Bunun için gidip kendine bir çay daha koydu ve gelip sandalyeye oturdu. Zarfa baktı: "Kim bilir ne tehditler yazdın yine? Uğraş bakalım benimle. Mutlu oluyorsun beni üzmekten," dedi. Korkarak zarfı yırtıp açtı. Zarftan o bildik yazılarla sayfalarca yazılmış bir mektup çıktı ortaya. Her şeye hazırlıklı olmaya karar vererek yürek çarpıntısı içinde okumaya başladı. Eski kocası, pek düzgün olmayan bir el yazısı ile ki büyük ihtimalle yazarken sarhoş olmalıydı, hiç de güzel olmayan şeyler yazmıştı. Daha fazla okuyamayacağını anlayan Eda, kendisini yıpranmış, çaresiz ve üzgün hissetti. Ne yapacağını bilemez bir halde sersem adımlarla banyoya gitti, yüzünü yıkadı. Aynada ağlamaklı olmuş gözleriyle acı ve üzüntüden büzüşen dudaklarına baktı. Perişan yüzünü görünce daha da kötü hissetti ve gözyaşları oluk oluk akmaya başladı. Kopardığı bir parça kâğıt havlu ile bir gözünü, bir burnunu siliyordu. Ağladıkça rahatladı, içinde sıkışan her ne varsa akıp gitti sanki gözyaşlarıyla. Üzülmekten, eski kocasının tehditkâr tutumuna çare aramaktan yorgun düşmüştü. "Artık ondan da korkmuyorum," diye düşündü. ''İçinde bulunduğum durum yeterince kötü zaten. Biraz daha kötüsüne de katlanırım," dedi ve bu düşüncenin verdiği bir rahatlama duydu içinde. Titreyen elleri ile özenle dörde katlanmış kâğıdı zarftan çıkarıp kat yerlerinden açtı. "O bildik numaralama yine yapılmış kâğıtların tam ortasına," diye düşündü Eda. Korka korka okumaya devam etti yazılanları. "... seninle hesabımız daha bitmedi. Yaptığın her şeyi ödeyeceksin! Sen kim oluyorsun da benim paramı kesiyorsun? Senin aldığın her kuruşta benim hakkım var ulan! Seni sürüm sürüm süründüreceğim!.." yazılmış yere gelince, Eda okumayı bıraktı birden. İşte hep korktuğu o tehditlerle karşı karşıyaydı yine. Korku içinde nefes alıp verirken kalbinin hızlı ve düzensiz çarpıntısını kulaklarında duyuyordu. "Aman Allah'ım, ben nasıl kurtulacağım bu adamdan?" dedi bitkin bir sesle. "Geleceğime dair hiçbir şey düşünemiyorum artık. Nereye gidersem gideyim bu adam ot gibi burnumun dibinde bitiyor. Beni yıldırdı, yaşama isteğimi bitirdi. Tüm enerjimi söküp aldı içimden..." Tekrar banyoya gidip elini yüzünü yıkayarak kendine gelmeye çalıştı. Suyun üzerindeki olumlu, sakinleştirici etkisini hissetmek her zaman ona iyi gelirdi. Şimdi de öyle oldu. Gelip masanın başına oturarak mektubu bu sefer korkusuzca eline aldı ve okumaya devam etti. Savrulan tehditlerden ne kadar çok korkuyorsa da cesurca okuyup mektubu bitirdi. Bitirmenin rahatlığı ile içinde biriken sıkıntısını derin bir nefes alıp vererek boşalttı. Eski kocasının yazdıklarını artık öğrenmiş olduğundan dolayı korkusu da biraz azalmıştı. "Sıcak bir çay belki beni rahatlatır," diye düşündü ve bir bitki çayı yaptı kendisine. "Alışacağım buna, başka çarem yok. Zaten bu adam yüzünden her şeyden, herkesten kaçtım. Yalnızlık ve ıstırap dolu bir hayata mahkûm oldum. Bir de üstüne üstlük bu abuk sabuk mektuplarla uğraşıyorum. Ruh sağlığım bunlar yüzünden perişan oldu. Ne yapacaksa yapsın da görelim bakalım," dedi kendi kendine konuşarak. "Hadi bekliyorum, gel, gel de görelim yapacaklarını," dedi yine yüksek sesle sanki o karşısındaymış gibi. Bu meydan okuma iyi geldi kederli ruhuna. Kendinde az da olsa bir güç duydu. Çökmüş omuzları dikleşti. Gözyaşı dindi. Dudaklarındaki titreşme durdu. Olduğu yerde uzun bir süre öylece, mektup elinde hareketsiz bir şekilde oturdu. Sandalyenin artık kalçasındaki kaslara baskı yapıp uyuşturması üzerine kalkmayı akıl edebildi. Mektubu masanın bir köşesine koyup, üzerine de bir kitap koydu ki gözüne çarpıp, sinirleri bir kez daha bozulmasın. Yüzü gerçekten içindeki sıkıntısını dışa yansıtan bir şekilde sinirle gerilmiş, evin içinde oradan oraya dolaşıp duruyordu. Pek fark edilmese bile ellerinde bir titreme vardı. İçinde sanki rüzgâr esiyordu. Kendisini bir tuhaf ve bomboş hissediyordu. Eski kocası her defasında taşındığı evin adresini buluyor ve bu tehdit dolu mektupları genç kadına göndermeye devam ediyordu. "Isıracak köpek havlamaz, sözünden hareket edersem eski kocamın bana bir şey yapmayacağını düşünebilirim ama bunun bir garantisinin olamayacağı çok açıkça ortada duruyor." Evin içindeki amaçsız dolaşmalarından nihayet yorulup sıkılan kadın, biraz sakinleşse de yine gergindi. Aklından konuyu atabilmek için biraz zamana ihtiyacı vardı, bunu biliyordu. Genç kadın yalnız yaşamaya başladığından beri kendi kendisine konuşma huyu edinmişti. Farkına vardığında bir daha yapmamaya dikkat edeceğine dair kendisine söz veriyor ama işte bugünkü mektup olayında olduğu gibi sinirleri gerildiğinde içini rahatlatmak, dökmek için kendi kendisiyle konuşmaya tekrar başlıyordu. Her bakımdan yalnız bir kadındı o! İçindeki sevinçleri, özlemleri, istekleri ve umutları ile yapayalnız bir kadın. Hayatının en güzel çağında hayata yeniden tutunmak için çabalayan bir kadın... Evde temizleyeceği her yeri temizledi. Yorulmuştu ama iş yapmayı bırakmayı düşünmüyordu henüz. Sinirinin derecesi ölçüsünde çalışmaya ihtiyaç duyuyordu. Ne kadar çok öfke o kadar çok çalışma. Bedeni yoruldukça zihni rahatlıyor, boşalıyordu adeta. Yatak odasına gelip gardırobun kapağını açtı. İçerisinde bütün kıyafetleri asılıydı. Hepsini askıları ile birlikte tuttuğu gibi yatağın üzerine atıverdi. Bunları da yeniden yerleştirecekti. Sabunlu bez ile bütün dolabı iç ve dış silip temizledi. Giysilerini cinslerine ve renklerine göre ayırıp, pencereden tek tek silkeleyerek yeniden dolabına yerleştirdi. Yazlık ve kışlıkları dolabın içinde sağlı ve sollu olmak üzere ayırdı. Arada dolabın önünden biraz uzaklaşıyor ve karşıdan yapmış olduğu işe memnun bir bakışla bakıp hoşnut kalmış olarak tekrar dolaba geliyor ve içerisinde giysilerini yerleştirmeye devam ediyordu. En alt çekmeceyi de yerleştirme kararı ile yerinden çıkarıp onu da yatağın üzerine boca etti. Bir yığın fiş, fatura, evrak vesaire hepsi olduğu gibi karışık bir vaziyette ortalığa saçılmıştı. Kendisi de yatağın üzerine bağdaş kurup oturdu ve itina ile her fiş ve faturaya, resmi evraklara bakarak ayırmaya, özenli bir şekilde yerleştirmeye başladı. Kimi fişlere neye ait olduklarını yazdı, kimi evrakları bir zarfa yerleştirip üzerine içindekilerin neler olduğunu yazdı. Bu kolay gibi görünen iş tamı tamına bir saatini almıştı. Nihayet çekmeceye yerleştirdiklerini beğenmiş olarak kaldırıp dolaba yerleştirdiğinde yarım poşet dolusu da çöp ayırmış olduğunu gördü. Yatağın üzerine uzanıp fişleri ve artık işine yaramayacağını düşündüğü evrakları koyduğu poşeti alacağı sırada şiddetli bir çarpma sesi ve şangırtıyla birlikte odanın ortasına "küt" diye bir taş parçasının girmesi bir oldu. Eda, ne olduğunu daha anlayamadan büyük bir şangırtıyla birlikte yatak odasının camı olduğu yere inivermişti. Genç kadın korku ve şokla camların parçalanıp dağılarak oldukları yere inmesini izlemişti. Eli halen poşete uzanmış, bedeni de yatağın üzerine doğru eğilmiş bir vaziyette idi. "Neler oluyor?" diyerek eğildiği yatak üzerinden doğrulup kırık cam parçalarından kendisini korumaya çalışarak pencereye doğru yürümüş, kırık cam parçalarına basmamaya çalışarak dışarı, aşağıya bakmıştı. Mahallenin çocuklarından bir grup sokağın ortasında toplanmışlar, Eda'nın kırılmış pencere camına bakıyorlardı. Kadının başının görülmesiyle birlikte hepsi çil yavrusu gibi dağılmış, her biri bir deliğe girip saklanmıştı. "Kim attı o taşı, söyleyin bakiim?" diyerek boş yere sokağa doğru seslendi. Hiçbir ses ona cevap vermedi, veremezdi zaten de. Hangi çocuk derdi ki "Ben attım o taşı." Demezdi, diyemezdi. Belki derdi ama anne ve babasından yiyeceği azarı düşünürdü, belki de dayağı düşünürdü ve korkudan diyemezdi çocuk! ***** 3. Bölüm iş arayış Yalnızlık öyle bir çökmüştü ki eve; Eda, adım attığı her yerde bir tuhaflık, bir üzüntü, bir karanlık görüyordu. Ev sanki canlıydı ve sahibi olan bu kadın için üzülüyordu. Eda da bu üzüntüyü görüyor ve bir şey yapamamanın verdiği iç sıkıntısı yaşıyordu. "Off ya, ne yapacağım ben Allah'ım?" diye her zamanki gibi kendi kendine konuşmaya başladı. Eda, bu eve yerleşeli tam tamına üç ay olmuştu. Artık evi karşısında bir canlı, bir insan gibi görüyor, onunla konuşuyordu adeta. Para sıkıntısı had safhada idi. Aldığı aylığın üçte ikisini ev kirasına, kredi borcuna ve eşya taksitine yatırıyor üçte birlik kısmı ile de yaşamaya çalışıyordu. Marketten her şeyin en ucuzunu alıp eve getiriyor, hiçbir kırıntısını ziyan etmiyordu. Eski refah dolu günlerinde de ziyan etmediği gibi. Şimdi durmadan üç kuruş parasından kalanları hesaplıyor, sonra da aybaşına kaç gün kalmış diye günleri sayıyor ve ardından elinde kalan parasını kalan günlere yetirmeye çalışıyordu. "En iyisi çalışmak," dedi yine kendi kendine. "Bu böyle olmayacak. Hiç olmazsa üç kuruş daha fazla param olur, ben de üç beş kuruşun hesabını yapmaktan kurtulurum." Arkadaşlarının hemen hemen tamamı bu şehirde idi. Ama onlarla da görüşmeye çekiniyor, içinde bulunduğu bu sıkıntılı durumdan adeta utanıyordu. Kendini düşkün birisi olarak görüyor, arkadaşlarının kendisine acıma duygusu ile bakacaklarını düşündüğünden buna katlanamıyordu kafasında. Hatta herhangi bir yerde rast gelme düşüncesi bile onu ürkütüyordu. Bu kadar korkak olduğunu daha önce hiç bilmiyordu Eda. Demek ki korku çevre ve şartlar ile ilgiliydi biraz da. Eda korka korka belki sonunda korkmamayı da öğrenecek, kim bilir? "Acaba bir iş bulup çalışmaya başlasam nasıl olur?" diye kaç gündür düşünüp duran genç kadın sonunda bu düşüncesini uygulamaya koydu. İlk iş olarak civardaki iş yerlerindeki elaman ilanlarına baktı. Sekreterlik, bulaşıkçılık, temizlikçilik, çaycılık gibi pek çok ilan vardı. "Sekreter aranıyor," ilanlarından birisine müracaat etti. Burası bir avukatlık bürosuydu ve orta yaşlardaki sahibi avukat, üzülerek az evvel işe birisini aldıklarını söyledi. Eda, "iyi günler" temennisi ile bürodan çıktı. Asansörden inip, kendisini iş merkezinin dışına attığında soğuk hava yüzüne çarptı. "Bu daha ilk denemem. Şansım yokmuş anlaşılan. Sıradaki ilana gideyim hemen," diyerek adımlarını çabuklaştırdı. Biraz önce avukatın söylediği "az evvel işe birisini aldık" cümlesinden hareketle, şimdiki gideceği yerdeki işi de bu şekilde kaybetmek istemiyordu. Sokağın birkaç apartman aşağısındaki, zemin katta bir başka avukatlık bürosunun zilini çalıyordu şimdi. Uzun bir bekleyişten sonra bir kadın kapıyı açıp " buyurun" dedi. "Şey, ben iş ilanı için gelmiştim. Acaba halen boş mu?" "Ha anladım, benden önceki avukatın verdiği ilan için geldiniz sanırım. O, büroyu bana devretti. Kendisi başka bir yerde büro açtı. Benim de elaman ihtiyacım yok canım." Eda, aldığı ikinci olumsuz haberle morali bozulduysa da kadın avukata bir şey belli etmemeye çalışarak ona da "iyi günler" temenni ederek dışarı çıktı. Kabanının cebindeki kağıdı çıkarıp yazdığı notlara baktı. Bu sokakta başka gidebileceği bir adres kalmamıştı. Biraz ısınmak ve bir şeyler içmek için bir kafeye gitmeye karar verdi. Sokağın sonuna vardığında büyük bir caddeye çıkmış oldu. Cadde boyunca pek çok kafenin sıralandığını gördü. Kendisine en yakın olandan içeri girdi, boş bir masayı gözüne kestirip oturdu. Masasına gelen garsona bir çay söyledi. İş ilanları ile dolu gazeteyi masanın üzerine yaydı. İlan sayfasından "elaman arayanlar" sütununu incelemeye başladı. Gençten bir garson çayını getirip bıraktı, başka isteğinin olup olmadığını sordu. "Yok, sağ olun" cevabını alınca masadan ayrıldı. Eda, birkaç iş ilanı daha not etti. Bazıları hemen bu cadde üzerinde idi. Çayını içmişti. Ücretini ödedi ve kalktı. Tam kapıdan çıkacağı sırada yanına çay servisini yapan garson geldi ve: "Hanımefendi özür dilerim, haddim olmayarak size bir şey söyleyeceğim. İş ilanlarınıza baktığınızı gördüm ve belki ilgilenirsiniz diye düşündüm. Şu ileride bir esnaf lokantası var. Bayan elaman aradıklarını ve ne zamandır bulamadıklarını duymuştum. İlgilenebilirsiniz belki diye düşündüm. Kusura bakmayın, işinize karışmış oldum ama bir zamanlar ben de sizin gibi iş arıyordum ve ne demek olduğunu çok iyi biliyorum." "Rica ederim. Çok iyi düşünmüşsünüz, tabi ki oraya da uğrarım. Teşekkür ederim," diyerek kafeden çıktı. Önce kendi belirlediği adreslerdeki iş yerlerine gitti. Bu iş yerleri sekreter ve telefona bakacak bayan elaman arıyorlardı. Sekreterlik için gittiği iki yerden de genç birisini istediklerini söyleyerek geri çevirmişlerdi Telefona bakacak bayan elaman için çaldığı son kapıdan da eli boş döndü. Umudu tükenip, eve dönmeyi düşündüğü sırada aklına kafedeki garsonun söylediği lokanta geldi. Gencin tarif ettiği tarafa doğru umudunun son kırıntılarının gücü ile yavaş adımlarla yürümeye başladı. Burası büyük bir lokantaydı. Kafelerden sonra sıcak ev yemeklerinin çıkarılıp müşteriye sunulduğu bir yerdi. İçeriye girdi. Sağa sola, birilerini arar gibi bakınmaya başladı. Masadaki kirli tabakları toplayan bir garson, elindeki tabaklarla önünden geçti. Lokantanın dip tarafında, köşeye denk gelen bir kapıyı ayağı ile ittirip açmaya yeltenince Eda, hemen koşup kapıyı garson çocuğa açtı. "Sağ ol abla," diyerek elindeki tabaklarla açılan kapıdan içeri girip gözden kayboldu. Beş altı müşteri içeride yemek yiyordu. Eda, bir muhatap aranmaya devam ederek kimseyi de bulamayınca içeri giren garsonun dışarı çıkmasını beklemeye başladı. Elinde yemek dolu tepsi ile garson girdiği hızla şimdi de dışarı çıkmıştı. Elindeki tabakları müşterilerin önlerine bıraktı ve halen ayakta beklemeye devam eden Eda'yı bir masaya oturmamış olduğunu görünce bir derdinin olduğunu anlayarak sordu. "Buyur abla, birisine mi bakmıştın?" "Ben elaman arandığını duydum da onun için gelmiştim ama kime müracaat edeceğimi bilemedim. Kim ilgileniyor elaman alımı ile?" "Ha, tamam abla, bulaşıkçı aranıyor ne zamandır. Gelenlerden hiçbirisi beğenip kalmadı. İnşallah sen kalırsın. Gel benimle, patrona götüreyim seni." Dip taraftaki kapıdan hafifçe karanlık ve kısa bir koridora çıkmışlardı. Hemen birkaç adım ile geldikleri bir odanın açık kapısı önünde garsonun durması ile birlikte Eda da durdu. "Akif Abi, bu hanım bulaşıkçılık işi için gelmiş de..." "Tamam Cevdet. Gönder içeri." Cevdet, kapıya iyice yanaşarak Eda'nın geçmesi için yol açtı. Kadın odadan içeriye, son umuduna doğru, umutla adımını atarken aynı zamanda da Akif'e "merhaba" demişti. Cevdet'in güzel kadının odaya girmesi ile birlikte arkasını dönüp ortadan kaybolması bir oldu. Akif, pala bıyıklı, siyah gür saçlı, parlak beyaz tenli, giydiği beyaz gömleğinin düğme yerlerinde bedenine dar gelmesinden dolayı oluşan açıklıklardan göbeği göründüğü bir halde, kadını karşılamak adına masasından yarım bir kalkış yaparak, eli ile masasının önündeki deri koltukları oturması için işaret etmiş ve "merhaba, hoş geldiniz" demişti. "Hoş bulduk" Genç kadın, koltuklardan birisine çekingen bir şekilde oturmuş, tam söze başlayacaktı ki Cevdet, elinde iki bardak çay ile tekrar içeri girmiş, masaya bırakıp çabucak gitmişti yine. Kadın içinden "burada bundan başka çalışan yok herhalde, her işe koşturuyor bu Cevdet" diye düşündü. Akif, pala bıyıklarını parmakları ile burarak, koltuğunda geriye doğru yaslandı. Bileğinden siyah, parlak taşlardan yapılmış şık bir otuzüçlük tespihin sarktığı elini çaylardan birisine doğru uzatıp kendine doğru çekti. Kadının bakışı masaya doğru sarkan tespihteki parlayan taşlara ve püskülüne takıldı. Akif: "Lütfen buyurun, hem çayımızı içelim hem de iş konusunu konuşalım." Bu arada da bardağına bir şeker atmış ve karıştırmaya başlamıştı. Diğer bardağı da Eda, önüne çekip ilk yudumunu aldı. "Epeydir bulaşıkçı arıyoruz, pek çok kişi gelip gitti ama gönlümüze göre birisini bulamadık halen." Bunu derken güzel kadının yüzüne imâ dolu bir umutla bakmayı ihmal etmemişti. Kaşının birisi de hafifçe yukarı doğru kalkmıştı bakarken. "Çalışma şartlarını öğrenebilir miyim ?" Akif, kadının çarpıcı güzelliği ile zihni meşgul olduğundan soruyu anlamamıştı. "Pardon?" "Çalışma şartlarını konuşabilir miyiz demiştim." "Ha, tabii. Şartlar...sabahleyin saat on bir gibi gelirsiniz. Öğle ve akşam yemeği bulaşıklarını yıkarsınız. Güldane adında bir bulaşıkçımız daha var. Garsonlarımız öğle ve akşam saatlerinde yoğun olurlar. Masaların hazırlanmasında yardımcı olursunuz." Maaşı söylememişti. Eda'nın dilinin ucuna gelip gidiyordu, sordu soracakken Akif de hissetmiş gibi konuyu maaşa getirmişti. "Maaş olarak dokuz yüz lira verebiliyoruz. Bir aylık deneme süresi var. Belki deneme süresinin sonunda maaşınızı yeniden görüşebiliriz." "Anlıyorum, peki akşamleyin kaç gibi çıkabilirim?" "Saat 21.30 veya 22.00 gibi çıkarsınız, işiniz biterse daha erken de çıkarsınız." Bunu söylediğinde kadının gözlerinin içine acayip parıltılı bir bakışla bakmıştı. Eda rahatsızlık duydu ve hemen gözlerini kaçırdı. "Haftada bir gün de izniniz var. Sizin için uygunsa hemen bugün başlayabilirsiniz. İki garsona izin vermiştim. Cevdet çok yoruldu bugün. Güldane de bir yere sipariş götürdü, şimdi gelmiştir gerçi ama yine de adama ihtiyaç var." "Tamam, başlayabilirim, ne yapacağımı bana kim gösterecek?" Akif, içinden gülerek ama dıştan hiçbir şey belli etmeden ayağa kalktı. Pala bıyıklarını yine burmaya devam ediyordu. Bu sefer tespihini eline almış, taklalar attırıp duruyordu. Genç kadın da adamın kalkması üzerine ayağa kalkmış, Akif'i takip etmek üzere bekliyordu. Akif'in kadınlara karşı zaafı vardı. Buraya gelen kadınlardan bir çoğu onun tacizleri sonucu işi bırakıp gitmişlerdi. Hiçbirisi Eda kadar güzel ve alımlı değildi. Akif, bu sefer diğer kadınlara yaptığı gibi doğrudan Eda'ya yanaşmayacak, güvenini kazanıp, sonra hamlesini yapacaktı. Kadınla konuştuğu süre boyunca, kuğu boynundan gözlerini alamamış, saçının ışıltısı adeta gözlerini kamaştırmıştı. Yüzündeki saf, çocuksu ifade içine işlemişti sanki. Şimdiye kadar onun gibi güzel bir kadına rastlamamıştı. "Gelin ben size göstereyim," derken kelimenin üzerine basa basa söylemişti "göstereyim" sözcüğünü. Kendi odasının tam zıttı tarafındaki bir odaya girdiler. Burası sıcak su buharı ile nemlenmiş ve yoğun deterjan kokusu ile yoğunlaşmış bir atmosferi vardı. "Burası bulaşıkhane. Lokantayı da gördünüz zaten. Güldane de yardım eder. Her şeyi çabucak öğrenirsiniz, basit bir iş." "Peki Akif Bey, ben Güldane Hanımdan sorar öğrenirim." "Her türlü konuda çekinmeden bana gelebilirsiniz. Ne olursa olsun. Elimden geleni yaparım. Yardım etmeyi severim ben." Bunu derken bakışları ile kadını tepeden tırnağa doğru süzüyordu. İnce beli, dolgun ve dik göğsü, sarı ve uzun saçları..."Off!" "Efendim?" Eda, adamın bir şey mırıldandığını duymuş, kendisine bir şey söyledi sanarak soruyordu. Afallayan adam, söylediğinin kadın tarafından duyulmasını beklemiyor olduğundan şaşırmıştı. "Yok bir şey, size söylemedim ben. Kendi kendime konuştum herhalde. Ne dediğimi inanın ben de bilmiyorum." Gülümseyerek sözlerinin inandırıcılığını artırmaya çalıştı. Eda daha fazla bir şey demeyip sustu. Akif'in parlak beyaz cildi az önceki konuşmalardan dolayı yavaş yavaş pembeleşerek kızarmaya doğru gidiyordu. Bunu fark edip hemen konuyu ve olduğu yeri değiştirmek istedi. "Siz başlayın, ben lokantaya geçiyorum. Bir şey lazım olur veya sormak istediğiniz bir şey çıkarsa, Cevdet'e veya bana sorabilirsiniz," dedikten sonra kadını bulaşıkhanede yalnız bırakıp ayrıldı. Eda, yalnız kalınca: "Amma da tuhaf bir adam," dedi arkasından. Bulaşıkhaneyi bir iyice tanımak adına gözden geçirdi. Nerede ne var, anlamaya çalıştı. Bulaşık makinesi vardı ama nasıl çalıştığını öğrenmeden kullanmamaya karar verdi. O yüzden birikmiş bulaşıkları sıyırıp, elde yıkamaya başladı. Sıcak deterjanlı su ellerinin derisini kıpkırmızı yapmıştı. Bulaşıkların hepsini de yıkamış, tezgahı pırıl pırıl yapmıştı. Köşede duran paspas ile yerdeki suları silerken kapı açıldı ve içeri kendi yaşlarında bir kadın girdi. Güldane bu olmalı diye düşündü. Kadın, Eda'yı gördüğüne hiç şaşırmışa benzemiyordu. Soğuk bir sesle "hoş geldiniz" deyip duvar dibindeki masadan bir sandalye çekip oturdu. Siyah kıvırcık saçları vardı. Esmerdi. Kaşları gür ve kalındı. "Alınması gerekiyor," diye düşündü Eda. Yüzü için çirkin veya güzel denemezdi. Zayıftı ve orta boyluydu. Kemikli elleri vardı. Eda, kadını gördüğü anda elinde olmadan incelemişti . İşini bitirince o da gelip Güldane'nin karşısına oturdu. Konuşmak için bir mevzu ararken kadının kendisi mevzuya girmişti bile. "Eda mı adınız? Akif Bey öyle söyledi de bana. Size işleri göstermemi istedi." "Evet Eda. Siz de Güldane olmalısınız." İki kadının soğuk başlayan tanışma fasılları sıcak bir sohbete dönüşmüştü. ***** Eda, lokantaya saat on birde geliyordu. Akşama kadar kendisine ne iş denirse hepsini gıkını çıkarmadan yapıyordu. Bir gün bir şey oldu: Bulaşıkları yıkamıştı ve içerde, lokantada Cevdet'e yardım ediyordu. Lokanta çok kalabalık bir günündeydi o gün. Masalardan boşları topluyordu. Dört erkeğin yemek yediği masadaki tabakları alırken içlerinden birisi arkadaşlarına söylüyormuş gibi yaparak Eda'ya işittirmek için konuşmaya başladı. "Ben bu kadar güzel bir yüz, bu kadar güzel bir saç görmedim Kazım! Kadının belinin inceliğine vuruldum. Hele boyunun posunun güzelliği var ya, bittim ben oğlum bittim. Dudaklarının tadını düşünemiyorum bile..." Eda, hızla masadan uzaklaştı. Tabakların hepsini alamamıştı. Kendisine laf çarpıldığını pekala anlamıştı. Anlamamazlıktan gelmişti. Cevdet'in sesini duyunca düşüncelerinden sıyrılıp ona baktı. "Efendim Cevdet?" Masadan az önce laf çarpan: "Efendim diyen dillerini yiyeyim anam! Bir kere de bana böyle seslensen ne olur? Cevdet, hemen hızlıca erkeklerin masasına gelmişti. "Kazım Abi, Murat Abi, siz neler diyorsunuz, yakışıyor mu hiç size bu lafları söylemek?" Genç erkekler içmeden sarhoş olmuş insan gibiydiler. Söz anlayacak, ayıp dinleyecek durumda değillerdi. "Bize yakışmıyor da Akif'e yakışıyor mu ulan! Her gece kahvede ballandıra ballandıra anlatırken iyi de biz sataşınca kötü mü yani?" İş çığırından çıkacak gibiydi. Cevdet tecrübeli bir garsondu ve olayın büyümemesi için gayret gösteriyordu. Hemen güzel kadına dönüp: "Eda Abla, sen git, yarın gelirsin." Erkelerin hepsi bunu duyar duymaz ayağa kalkmışlardı. "Biz eşlik ederiz Eda Abla'ya." Eda, artık daha fazla sessiz kalamayacaktı. Bir hışımla gelip genç erkeklerin karşısına dikildi: "Siz utanmıyor musunuz bu laflarınızdan? Bir kadına sarkıntılık etmeye, onunla herkesin içinde bu şekilde konuşarak, küçük düşürmeye ha? Ben burada ekmek paramı alın terimle kazanmaya geldim. Sizin gibi işsiz güçsüz takımının eğlencesi olmaya değil. Aklınızı başınıza alın. Yoksa başınıza almanıza yardım etmek zorunda kalacağım, bilmiş olun. Şimdi gidiyorum, eğer arkamdan birinizin geldiğinizi duyarsam, görürsem, inanın ki anasından doğduğuna pişman ederim. Bunu böylece bilmiş olun." Bunları dedikten sonra belindeki önlüğünü çıkarmış hırsla bir masanın üzerine fırlatmış atmıştı. O sinirle eve kadar nasıl yürüdüğünün farkına bile varmadı. O gece neredeyse sabah ezanına kadar uyumadan, düşündü durdu yattığı yerde. Artık lokantaya devam edemezdi. "Akif Bey, beyi batasıca dedi içinden, kendisi ile ilgili demek ki sağda solda konuşuyordu ki bu adamlar da cesaret bulup lokantada kendisine sataşmışlardı." Ertesi gün işe gitmedi. Arayan soran olmadı. Daha sonraki gün çalıştıklarının karşılığını almak için lokantaya gitti. Pala bıyıklarını çekiştirip burmaya devam eden Akif'i karşısında görünce siniri tepesine çıktı ama belli etmemeye çalıştı. Akif, Eda'yı görünce kadını çalışmaya devam edecek sanmış, sevinmişti. Ama az sonra Eda'nın birikmişlerini istemeye geldiğini anlayınca sevinci kursağında kalmıştı. Eda'ya hak edişini içi adeta kan ağlayarak vermişti. Hayatında ve yakın çevresinde görüp görebileceği güzel bir kadını çenesini tutamadığından kaybettiğini biliyordu çünkü. Eda, bu olayı atlatmak için kendisine devamlı iyi telkinlerde bulundu. Kimse ile paylaşamadığı için kendi kendine moral veriyordu güya. On beş gün kadar sonra yine iş bakmaya karar verdi Sonunda çay ocağında işe başladı bir iş yerinde.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD