"Efendim?" diyorum onun yerine şaşırarak ama o, fena bir keyfe kapılmış.
"İradeni test ettim Esin. Bunda anlaşılmayacak ne var canım?" derken saçlarındaki ufak tokayı bir kez daha iteliyor, sürmeli tırnaklarını çenesinin altına yerleştirirken bana doğru eğiliyor. "Karşı okula gidecek bir öğrenciye ihtiyacım vardı ama bunu kimden rica edebileceğimi bilmiyordum. Biliyorsun, bizim öğrenciler onlara bayılıyorlar. Birçoğu onları görünce pencerelere tünüyor. Böyle bir öğrenci yapısından isabetli olanı bulmak epey zor. Ama sen beni yanıltmadın. Onların etkisiyle tasarıma dikkat etmeyecek öğrencilerle uğraşmak zahmetli olurdu Esin."
Bir dakika, bir dakika... Bu şey mi demek? Beni seçmiş falan mı? Hem de karşı okul için. Fatih'in okulu için. Fatih mi? Eyvah, Fatih!
Kendimi dışardan görebilseydim gözlerimin devasa boyutta açıldığını söyleyebilirdim ama ben, bunu hocanın kocaman gülüşünden zaten anlayabiliyordum. Ben ne denli şaşırırsam o, o denli keyifleniyordu.
"Bir dakika hocam," diyorum yerimde haylaz bir canlı gibi kıpırdanırken. "Ben karşı okula mı gideceğim? Hem de bir tasarım için. Ne tasarımı? Neye?.. Bir dakika, bir dakika." derken parmaklarımla mümkünmüş gibi birkaç tel saçımı kulaklarımın arkasına itiyorum. "Ben o okula gideceğim, hem de tasarım için, öyle mi? İyi de nasıl? Ben ne yapacağım? Hocam bu çok . . . Çok ciddi bir mesele değil mi?"
Gülümsemeyi kesmiyordu ki. "Yok, sakin ol Esinciğim. Bütün yeteneğini gösterirsen her şey çok güzel olacak. İnanıyorum. Unutmadan, seni zan altında bıraktığım bir durum olsun istemiyorum. Eğer bunu yapmak istemezsen bana söyleyebilirsin. Ben az önce öyle söyleyince hoşuna gitmedi. Biliyorum. Durum sandığın gibi değil. Sadece müdürler kendi arasında görüşünce bana fikri çıtlattılar. Hemen aklıma sen geldin. Spor takımları için birkaç afiş hazırlamak senin için çok kolay bir iş olacak, bundan eminim. Ama yapmak istemezsen bana söylemen yeterli."
Yaa...
Hafiften yumuşuyorum. "Bütçe dediniz hocam-"
Başını sağa ve sola bir kez sallıyor. "Yok, o senin tepkini ölçmem içindi. Gerçekler senin dediğin gibi Esin. Herhangi bir eğitim kurumu öğrencisine zorlamayla yaptırım uygulayamaz, uygulatamaz. Bunda kesinlikle haklısın. Ben de senin bu dik duruşunu takdir ediyorum."
Öyle mi? Sizin için böyle olduğumu bilmiyordum sevgili öğretmenim.
Hemen yanımdan geçiyor, ona şaşırarak bakıyorum. "Sen bunu düşün. Senden haber bekliyorum. Şimdi lavaboya gidebilirsin."
Tam sınıf kapısına uzanıp kapı kolunu tutacak ki, "Hocam..." diyorum.
Şöyle bakıyor, ne soracağımı ilgiyle bekliyor.
Ben de kendisine, "Hangi spor takımları? Hangilerine tasarım afiş yapılacak?" diye soruyorum ve o, "Futbol, voleybol, yüzme ve yanılmıyorsam tenis takımları olmalı." diye cevap veriyor. Sonra başka bir soru sormayacağıma kanaat getirmiş gibi sakince kapıyı açıyor, gülümsüyor ve gürültülü sınıftan içeri girdiğinde Beyza isimli şu arkadaş aceleyle yanımızdan koşarak geçiyor. Üstelik, "İyi dersler hocam." diye avaz avaz bağırıyor.
Ben deseniz-
Futbol dedi ya, futbol. Fatih'in takım. Fatih! Ah, ah.
Haftanın son gününe dek bu konuyu düşünmüştüm.
Aklımı karman çorman ettiği aşikâr. Bir miktar ise heyecanlandırıyor. Düşünüyorum da acaba Fatih ile tanışma fırsatım olur mu? Mesela o, uzaktan göründüğü gibi miydi? Uzaktan kibar görünüyor. İnsanlara karşı mesafeli olduğunu, bazı kişilere ise epey yakın olduğunu düşünüyorum. Yoksa yanılıyor muyum? Acaba Fatih sahiden de mesafeli birisi mi? Kaşlarını bazen çatıyor ya, benimle yüz yüze geliverse, o kaşlar yine öyle çatılır mı? Eğer öyle olursa, ne tepki vermeliyim?
Hem bu zavallı sorular da neyin nesi, dediğim oluyor. Bir insanın bir başkası üzerinde birçok olasılıkla etki oluşturabileceğinin yeterince farkındayım. Bunun en basit örneği, benim Fatih'i sevmem değil miydi? Buna rağmen o hayali, Fatih ile yüz yüze geldiğimiz hatırayı nasıl kolayca dile getirebiliyorum? Oradaki yalnız Fatih değildi. Bunu göremeyecek kadar gözüm mü kapalı? O sadece Fatih değil yahu.
O; Fatih'in bedeni ve benim samimi hislerim. Yalnız bir insan değil, birden çok şey.
Bu ihtimalin bütün günümü esir aldığı o gün, ondan sonraki gün ve haftanın son günü süresince karşı okulu seyretmiştim. Bir şeyler düşünüyordum. Neyi bu denli düşündüğümü sormayın, herhangi bir şey olmadığını belirtsem ve sizler de bu üstü kapalı açıklamamı anlasanız veya anlamış gibi yapsanız kafi. Çünkü biliyorum ki, ne sizler bensiniz ve ne de Fatih'in bendeki yeri sizlerde aynı.
Öyle.
Herhangi birisin Fatih ama bir o kadar da herhangi biri olamayacak kadar bilindiksin.
Kendimle uğraşmayı ruhen seviyorum. İnsanlardan ziyade; kendi içime bakmam, orayı temizlemek için ne tür temizlik malzemesi kullanmam gerektiğine kanaat getirmeliydim çünkü Fatih'e dair hislerimde bir kir yakaladım.
Ne kiri mi?
Anlatacağım.
Hatırlarsanız Fatih ve Tülay hakkında bir dedikodudan bahsetmiştim. Bütün okula yayıldığını, bunun beni üzdüğünü ve ne yapacağımı bilemeyerek kendi içimde Fatih'e darıldığımı da hissetmiş olmalısınız. Biliyorum, o benim farkımda değil ve ben kesinlikle ona kızacak hakka sahip değilim. Ancak yine ne olursa olsun, insan olmamdan gelen bir alınganlığa kapılmış, Fatih'e karşı keyifsiz bir hale bürünmüşken, bunu saklayacak kadar sahtekâr olmamı beklemeyin.
Heh, bu meselenin etkisiyle o akşam ebeveynlerimle birlikte vakit geçirdikten, babam ve annem yatsı namazına durduktan sonra, bütün bir aile olarak birkaç lafın belini kırmışken Fatih'e ansızın küsüyorum. Aslında bunu kendi içimde yaşıyorum. Ona küsme nedenim ise çaydanlık. Evet, çaydanlık.
Biz ailecek her akşam bir araya gelmeye özen gösteririz, bunu evvelinde de belirtmiştim. İşte o akşam da öyle yapmış, annemlerle çay içelim falan diyerek bir çaydanlık çay ısıtıp ortaya koymuştuk.
Buraya kadar her şey normal. Mesele ardından başlıyor.
Çayı yapıp kaynayınca bir güzel ortamızı alıverdik ya, sonra ne hikmetse çaydanlığa bakarken kapağının ters durduğunu düşündüm. Elimi atayım dedim, o da bana mı bilendi nedir; aniden sallandı, kapağını itti ve kapağı yere düştü.
Görüyorsunuz işte, çaydanlıkta bile bir haller var.
Tabii kapak düşünce, çaydanlık o ara içindeki suyu birkaç kez sağa ve sola sallayıvermişti. Peşi sıra düşen kapağın yere devrilmesi, çıkardığı gürültü ile bizimkiler kendi üzerime çay döktüm sanmasınlar mı? Eyvah! Nasıl evhamlandılar sormayın.
Ancak annemin, "Eyvah, kızım iyi misin?" diye endişelenişini belirtebilirim.
Buna sebep olduğu için çaydanlığa kızdığımı hatırlıyorum. Derken parmaklarımın hareketlenmesi, kontrolsüzce yere eğilip o kapağı doğrultup kaldırması.
Çarpmak.
Devrildi.
Kapak devrildi.
Evet, düştü.
Gördüm.
Düştüğünü gördüm ama onları görmemiştim.
Fatih ve Tülay'ın çarpışması. Birbirlerine çarpmaları. Nasıl ya, nasıl?
Çaydanlık kapağının düşmesinden başlayan serüven, nasıl olduysa bir anda Fatih ile Tülay'ın çarpışmasına uzanmıştı. Hah, tam bu kısımda Fatih'e müthiş gocundum, kırıldım ve kendisine tavır alma gereği duydum. Kendime dedim ki, neden yavaş gitmedin Fatih? Yavaş gitseydin bir başkasına çarpmazdın ve çarptığın kişi dikkatini çekmezdi.
Gördünüz mü? Nasıl da sersemce Fatih'i suçluyorum? Oysa benim gibi insanlara, kendini bilmez olan böylesi insanlara, senin ne haddine, denmez mi? Çok da güzel denir. Bu konunun beni alakadar etmediği kadar kendimi alakadar hissetmem yalnız zavallı bir insan olduğumu gösterirdi. Üstelik sevgime yakışmazdı. Çünkü benim saf sevgim Fatih'in bir başkasına çarpmasını ne bekler ne de düşler. O oradadır, bendedir. Gitmez. Durur. Durduğu yeri unutmayan bu saflığa, nasıl da böyle edepsiz bir davranışla yaklaşırım? Halbuki sevgim; saf, ağır ve haddini bilirdi. Hiç olur mu, yakışır mı bu? Cidden soruyorum, kendime soruyorum: Bu sevginin ağırlığını kaldıramayacaksam, her seferinde suçu Fatih'e veya bir başkasına mı yükleyeceğim?
Eğer bir yük varsa ve kaldırılamayacak kadar ağır geliyorsa, kimse deli cesaretine kapılıp da o yükü sırtlamasın; yoksa ya yüke yazık olurdu ya da yükün altında kalan zavallı canlıya.
Böyle düşüne düşüne Fatih'e bilenmemin bir kusur olduğuna ve sevgim için bir leke arz ettiğine karar verdim. Üstelik Fatih hayatımda bile değildi. Onunla bir paylaşımım, bir ortaklığım yoktu ki.
Ya olursa?
Bu ihtimalden korkuyordum çünkü bu ihtimal elime bırakılmıştı. Bırakan kişi ise tasarım hocasıydı. Bana bir teklifle gelmiş, karşı okul için bir tasarım afişi sunmamı teklif etmişti.
Onu anlıyordum. Bir eğitmen olarak haklılığı vardı. Ben de bir öğrenciydim, kendince beni yeterli görmüş, gelip söylemiş. Ancak düşününce, ben sanırım oraya vardığımda sevgime yazık edecektim.
Bunu istiyor muyum?
İstemiyordum.
Ama Fatih'i görebilirim. Belki biraz tanışıklığım olur.
Bu ihtimal nedeniyle de onunla yüzleşmek istiyordum. Ben de ne yapacağıma karar veremediğim o üç günde - dedikodular bu üç günde şükür ki biraz duruldu çünkü Fatih'i o üç günde bizzat gören olmuş ama onun; ilgisizce, her zaman olduğu gibi sakin tavrıyla okulu terk ettiğini söylemeyi ihmal etmemişlerdi, bu da demektir ki Tülay'a bakmıyor - kendi adıma düşünme payı yakalamıştım. Ardı sıra çok fazla düşündüğüme kanaat getirdiğimi görüyorum.
Haliyle soluğu tasarım hocasının yanında alıyorum. "Hocam!"
Öğretmenler odasından içeri girecek iken duraklıyor, sesin olduğu yöne dönüyor ve göz göze geliyoruz.
Biraz soluklanıyorum. Haftanın bu son gününü değerlendirmek için yanına birkaç adım daha atıp tam karşısına geçiyorum. "Müsaitseniz biraz vaktinizi alabilir miyim?"
Meraklı yüzüyle bana baktığından mıdır yoksa benim ona bakarken umutlu olmamdan mı, tam çözemiyorum ama tebessümü beni yeterince hoşnut ediyor.
"Müsaitim. Bir şey mi oldu Esin?"
Soluklarım sakin bir almaya başlamıştı. Göğsümün ritminde bir sıradanlık hali gelivermişken, olabildiğince sakin kalmaya ve çevreden herhangi birinin bu muhabbeti duyamayacak olmasının endişesine kapılmaktayım. Neticede durum biraz garipti. İstenilen üzere bu konu özel bir ricaydı ve büyük ihtimalle kimselerin bilmemesi gerekiyordu.
"Hani geçen gün demiştiniz ya," derken kenara kaydım. "Afiş tasarım hakkında." diye hatırlatırken anlaşılır bir hal alan ifadelerine bakmaktayım. Her an hüsrana uğramam, biz vazgeçtik veya başka bir öğrenciye söyledik demesinin tedirginliğine kapıldığımı belirtmeden geçmeyelim. Şimdi konuşmadan üç gün geçmiş miydi, geçmişti. Benden cevap gelmeyince, bir ihtimal başkasına söylemiş olması veya bundan vazgeçmesi muhtemeldi.
"Evet evet." dedi hemen. "Kararını verdin mi?"
Oh!
Hala kararımı merak ediyor.
Düşündüklerimden olsa gerek, bedenimin gerilen her bir yanı o an rahatladı. Koca bir ferahlık hissiyle sarmalanarak, bilmediğim bir ihtimali kendime zehretmenin cezasının üç gün sürdüğünü kendime hatırlattım. Ya Esin, dedim. Kendini önemsizleştirme. Oraya gitmen gerekiyorsa gidersin, ne diye karamsar bir ihtimali düşünüp durdun?
"Evet hocam." diyorum aceleyle.
Elim kolum hareketli. Bir yere koymak istesem, bu yer muhtemel olarak saçım başım olur çünkü ellerim havalanıyor, saç tutamlarını tutup bekliyor. "Ben düşündüm. Yani olur. Neden olmasın? Değil mi hocam? Benim için farklı... Farklı bir şey olmuş olacak." dediğimde heyecanımın ufak kıvılcımları çakıyor zihnimin kıyısında. "Tecrübe. Güzel bir tecrübe."
Hocam, bana bakarken yalnızca tebessüm ediyor. Söylediklerimden keyif aldığını derhal fark ediyorum çünkü yüzü epey aydınlanmış; dişleri ortaya çıkmış ve ağzı yanaklarına varmak üzere. "Buna çok sevindim. Bu, çok güzel bir haber Esin."
Utandığımı fark ediyorum. Bocalamaktan gelen bir çekingenlik hemen yanı başımızda. Koridor ise bu halimden uzak bir şekilde, bu denli kız kitlesinin uğultusunda viyak viyak bağırınıyor sanki.
"Ben de sevindim hocam." dedim.
Eli uzandı. Omzuma dokundu ve biraz sıvazladı. "Seninle bunun detaylarını konuşalım. Ancak öncelikle bilmen gereken bir şey var?"
Yüzünü bir miktar ciddiyet kaplıyor. Bunu anında fark edebildim. Muhtemelen bu yüzden, yüzüme bakarken tereddütlü bir hal görmek normal.
Ne oluyor?
Ne?
"Buyurun hocam, sizi dinliyorum." dedikten sonra ona doğru bir ufak adım atıverdim. "Bir sorun yoktur umarım."
Umarım yoktur.
Kaşları yay gibi olabilseydi, gevşemesi o denli esnek olurdu ama kaşları yalnızca bir harita parçası gibi parça parça dalgalandı. "Bu tasarım işini yalnızca sen, ben, müdürler ve diğer okulun birkaç öğrencisi bilecek Esin. Başka kimsenin bilmemesi gerekiyor."
Başka kimseden kastımız neydi ki?
Heyecanın eşiğinde kıvranan gülüşüm bir miktar incindi. Sanki böyle bir ikaz sonucunda fena bir işe bulaşmış, gizli bir meselenin ortasına atılmıştım. Biliyorum, önceden de böyle bir şey söylemişti, öğrencilerin bilmemesi gerektiğini dillendirmişti ama şimdi sanki epey ciddi. Yani ortada ihtimaller var gibi görünmüyor. Hakikaten tasarım hocamız, bu konunun bilgisinin yayılmasını istemiyor olmalı. Onu yeterince ciddi, ikaz edici ve uyarıcı görüyorum.
"Bunun özel bir nedeni mi var?" demek zorundayım. Dedim de. Sanmasın öylesine biriyim. Bilsin ki, sorguladığımı görebilsin. Ne hocam olması ne de başka bir insan olması o zaman mühim değil, sonuçta bir nevi iş yapılacaktı ve bunda zan altında kalan kişi bendim. O zaman birçok detayını ve gerekirse her detayını bilmem, sorgulamam gerekirdi.
Bugün için salık bıraktığı saçlarının sağ yanını eliyle der top etti, tuttu ve omzundan geriye itiverdi. "Evet Esinciğim, bunun bir nedeni var. Biliyorsun, okulumuz yalnızca kız öğrencilerden ibaret. Sizler henüz yetişkin olmanın bilincine vardığınız o ilk etaptasınız. 15-20 dediğimiz yaş aralığındasınız. Bu büyük bir etmen. Nasıl desem?.. Gençlik Esinciğim, gençlik. İnsanın kendini tanımasında rol oynayan süreçlerden birisi bu dönemdedir. Kişi kendini tanır. Çevreyi tanır. Çevreyi kendine göre yorumlar. Kaldı ki, bunları yaparken bedeni fiziksel bir değişime uğrar. Ne demek istediğimi anlıyor musun? Hisler. Duygular. Fikirler. Özellikle hormonlar. Hormonlar çok tehlikeli olabiliyor. Umarım anlatabilmişimdir. Hatta sana bir örnekle ifade edebilirsem teneffüslerinizi işaret ederdim Esin. Sence çoğu öğrenci teneffüs aralarından ne yapıyor? Görüyoruz. Bunu birbirimizden saklamaya, sakınmaya gerek yok. Görülüyor Esin. Bu yüzden onların bilmemesi bizler için önemli çünkü teneffüs aralarını bile karşı okulun öğrencilerine bakmak için değerlendiren öğrenciler, sence bunu öğrenirlerse ne yaparlar?"
Oh!
Bu çok haklı bir neden.
Aceleyle başımı sallıyorum ama bunun asıl nedeni bahsi geçen kişilerden birisi olmam çünkü benim de teneffüs vakitlerimi bu şekilde değerlendirdiğim oluyordu. Hem de önemsiz birkaç bakış için. Sonuçta okula gelme nedenimiz bir başka okulun öğrencilerine bakmak değildi ama bizler, okul hayatımızı ve vaktimizi bununla harcamaktaydık. Hele ki bu yaş aralığında. Sahiden öyleydi. Hormonlarını yeni keşfetmeye başlamış basit canlılardık. Kesinlikle öyle.
Bu yüzden ikili ilişkileri dramatik ve romantik hale getirmeye bayılıyoruz.
Değil mi?
"Hak veriyorum hocam ama illa biri o okula girdiğimi görecektir. Görürlerse ne diyeceğim?"
Çok beklemeden yanıtladı. "İlk etapta her takım için antrenman saatine göre zaman ayırmalısın. Ben müdürle görüşeceğim. Haftaya kadar antrenman saatlerini öğrenir, ona göre karşı tarafa geçeriz. Daha sonraki süreci de konuşuruz ama bildiğim kadarıyla antrenman saatleri okul saatlerinden sonra gerçekleşiyor. Antrenman saatlerinin, okul saatlerine denk geleceğini düşünmüyorum ama olur da denk düşerse çok ender olduğunu tahmin ediyorum. Bu durumda okul saatlerinde kimse oraya girdiğini göremez. Sen canını sıkma. Muhakkak bir yol bulacağız ama seni gören olursa, bir ihtimal ya, onu da hesap etmek lazım, öyle bir şey olursa direkt bana yönlendir. Seni gönderenin ben olduğumu, herhangi bir bilgi veremeyeceğini söyle. Senin takımlarla yüz yüze gelecek olmasının okulda dilden dile dolaşmasını istemiyorum Esin. Bu konu önemli. Lütfen."