Bölüm 8 - ''ZEHİRLİ ÖPÜCÜK''

1547 Words
"Kim Taehyung kavalyem olmayı kabul etti." Topu bana doğru attığında hemen karşıladım. Yu Jin beni okulun salonunda voleybol seçmeleri için çalıştırıyordu. "Senin adına sevindim." Deli bir cesarete ev sahipliği yapan arkadaşım uzun süre Taehyung'u süzmüş, beğenmişti. Bunun üzerine normalde erkeklerin kadınlara yapması gereken bir teklifi yapmış, Taehyung'un karşısına geçmiş 'benimle partiye gelir misin?' diye sormuştu. Taehyung bu soruyu duyunca birkaç saniye afallanmış, arkadaşları Jimin ile Jungkook'un imalı imalı gülüşmelerine karşı kendine gelmiş ve kare gülümsemesini sunarak Yu Jin'in teklifini kabul etmişti. Ben ise bu olup bitenleri bir ağacın arkasında izleyip eğlenmiştim. Topu arkaya doğru attığımda ikimizde oturma yerlerine doğru ilerledik. Bugün son dersimiz boştu ve bizde o boş dersi böyle değerlendirdik. Maskemi çıkartıp soğuk suyu içtiğimde kendime gelebilmiştim. "Dünden beri Jimin ile konuştunuz mu?" diye sordu. "Yoo, konuşmamız mı lazımdı?" dedim maskemi tekrardan suratıma geçirirken. Onun yanındayken maskemi çıkarıp çıkarmayı önemsemiyordum, ayrıca rahatsız da hissetmiyorum. Çünkü o da benim yaramdan rahatsız hissetmiyordu. Sonuçta biz arkadaşız. Hayatımda sahip olabileceğim tek arkadaş, Park Yu Jin... "Ne bileyim, çocuk sana dün onca kişinin içinde kavalyen olacağını söyledi. Bak altını çiziyorum, söyledi. Olabilir miyim falan demedi direk olacağım dedi. Benden söylemesi bu çocuğu kaçırma bence." Güldüm. Tam o sırada Yu Jin'in bakışları kapıya doğru kaydığında ben de bakışlarımı kapıya çevirdim ve gördüğüm şahısla birlikte kaşlarımı kaldırdım. Jeon Jungkook kapıya yaslanmış bizi izliyordu, daha doğrusu beni... "Yu Jin, bizi Mi Hi ile birkaç dakika yanlız bıraksana." dedi Jungkook. Yu Jin göz ucuyla bana baktığında kafamı sorun yok anlamında salladım. Yu Jin, Jungkook'a pis pis bakışlar atarak salonu terk ettiğinde ayağa kalktım ve Jungkook'un yanına gittim. "Ne istiyorsun?" "Konuşmak." Vay anası, çok şaşırdım şu an. "Ders çalışma günlerini ayarlamalıyız." Sadece bunun için mi konuşmak istiyordu? Peki, bu da olur. "Haftada iki gün senin için bence ideal," dedim. "Haftanın başı ve sonu gelirim." "Sadece iki gün mü?" Sesi durgun ve mutsuzdu. Ona ne oldu diye sormak istiyordum ama onun için bu soruyu sorabilecek sıfatda ve değerde değildim. "Çok mu?" "Az," Dediği şeyle şaşırmamak elde değildi. Kafasına saksı falan mı düşmüştü acaba? Neydi bu ders çalışma isteği? Allah artırsın. "Duruma göre artırırız o zaman. Ama daha başlangıç dönemindeyiz. Sınav haftasına yakın tüm gün çalışırız." Hatta sizde bile yatıya kalabilirim. İşime gelir sonuçta. "Peki o zaman," dedi ensesini kaşırken. Bana daha farklı bir şeyler söylemek istiyor ama cesareti yok gibiydi. "Partiye..." dedi en sonunda. Sesi cidden ama cidden can çekişiyor gibi çıkıyordu. "Jimin ile gidecek misin galiba?" Şu an yerlere yatıp anıra anıra gülmek istiyordum ama kendimi tabii ki dingizlemiştim. "Öyle. Yoksa bir sorun mu var? Gitmemem gerektiğini mi söyleyeceksin?' "Hayır," dedi dürüstçe. "Ama bir soru sormak istiyorum--" "Mi Hi, hoca gelmiş sınıfa çıkmamız gerekiyor!" Yu Jin sesini duyduğunda boş dersimizin artık boş olmadığını anladım. "Sonra sorsan olur mu?" dedim çantama sırtıma takarken. "Gitmem gerekiyor." Gülümsedi ama içten bir gülümseme değildi bu. "Sorun değil." - "Ya Mi Hi, hadi itiraf et bana!" Okul çıkışı hafta sonunda olacak parti için kıyafet bakmaya alışveriş merkezine gelmiştik Yu Jin ile. Bu işin sorun olmayan tarafıydı. Sorun olan tarafı ise Jungkookla konuşmamızdan sonra Yu Jin'in beni her yerde sıkıştırıp 'bu çocuğa karşı ne hissediyorsun?' Diye sorulara boğmasıydı. Hayır, anlamıyorum o kadar fazla mı belli ediyordum? Belli ediyorsam Jungkook'un bunu hâlâ anlamaması ne kadar iyi, ne kadar kötüydü o zaman? "İtiraf edecek bir şey yok," dedim mağazadaki kıyafetleri karıştırırken. Dudağını sarkıttı. "Aşk olsun, şu an resmen biricik kankana yalan söylüyorsun." Sonra hınzırca sırıtıp işaret parmağını bana doğru salladı. "Ben bakışlarından anladım seni kızım, sen Jeon Jungkook'a aşıksın." "Ya!" diye sessizce kızdım ve arkamı kontrol ettim. "Birisi duyacak." Yu Jin beklediği cevabı almış gibi tatmince gülümsedi. "Bak, itiraf ettin işte." "Öyle olsa ne olacak ki? Sadece seven taraf ben olduğum sürece..." "Bence böyle düşünme, bugün Jungkook'un bakışlarını gördüm. Sadece bugün değil, diğer günlerde..." Dediği şeyle birkaç saniye durakladım ve ellerimi elbiselerden çektim. "Ne demek istiyorsun?" "Seni izliyor, Mi Hi." Dediği şeyle kalbim hızlanırken ümitlenmemem gerektiğini zihnime aşılıyordum. Böyle bir şey olması, zordu. Güldüm. Daha doğru gülerek bu düşünceyi kafamdan yok etmeye çalıştım. "Sana öyle gelmiştir." "Hayır, bana öyle falan gelmedi." dedi kaşlarını çatarak. Dediklerinden baya emin gibiydi. "Seni izliyor Mi Hi. Aynı senin de onu izlediğin gibi..." Dedikleri kalbime bir ağrı sokarken derin bir nefes aldım. Bu sözler beni boş yere ümitlendirecek kadar güzel ve imkânsızdı. Elbet yanılıyor olmalıydı. "Ne yani o da beni mi seviyor?" dedim dalgaya vurarak. Ama o an Tanrı biliyordu ki dudaklarımdan çıkan o kelimeler bir gün gerçek olması dileğiyle yanıp tutuşuyordu. "Onu bilemem ama sana karşı bir ilgisi var gibi ya da daha farklı bir şeyler." Gözlerini kıstı. "Taehyung'a biraz daha yaklaşıp bu konuyu ayrıntılı bir şekilde araçtıracağım, senin için." Güldüm. Benim için değildi, kendisi içindi. Taehyung'dan çok büyük ihtimalle hoşlanıyordu. Ve ona yakın olmak istiyordu ve bunun için bahane arıyordu, aynı benim gibi... Lakin bizim tek farkımız onun çok güzel olmasıydı. Benim gibi değildi Yu Jin. Hafif dalgalı uzun saçları vardı. Gözleri koyu kahveydi. Fiziği ise diz çökmelikti, boyu da uzundu. Güzeldi Yu Jin, her şeyiyle... Bana bakarsak ise kısa saçlarım vardı, omuz civarlarımda. Yakında perçem eklemeyi düşünüyordum. Onun dışında fiziğimde alkışlanacak bir durumda değildi. Ne çok zayıftım, ne de çok kilolu. Boyum da ortaydı. Gözlerim ise siyaha yakın... Belki yüzüm ve ellerim bu durumda olmasaydı Jungkookla bir şansım olabilirdi, kim bilir? Özenle seçtiğim kıyafetleri Yu Jin'in kucağına bıraktım. "Hadi sen çok konuştun, gidelim ve şu kıyafetleri deneyelim." - İkimizde kendi bedenimize uygun ideal elbiseyi bulup aldığımızda yorgunluğumuzu atmak için alışveriş merkezinin içindeki bir kahve dükkanına girdik. Kahvelerimizi sipariş ettiğimizde Yu Jin'in o heyecanlı sesiyle kıyametin koyacağını falan sandım. "Mi Hi, buradalar!" Arkamı döndüğümde haklı olduğunu anladım. Buradalardı ama o burada değildi. Masalardan birine oturmuş olan Jimin ile Taehyung yanlarında tanımadığımız üç kişiyle konuşuyorlardı. İkisi bizi görüp seslendiklerinde yanlarına gitmemek istiyordum ama arkadaşım deli Yu Jin kollarımından tutup tabiri caizse o masaya doğru beni hayvan gibi sürüklerken bu pek mümkün değildi. Masaya gelir gelmez herkes ayağa kalkmış, el tokalaşmıştık. "Ben, Jung Hoseok," dedi kırmızı saçlı çocuk. Onun yanındaki sarı saçlı gözleri uyku kokan çocuksa "Min Yoongi," dedi elini havaya kaldırıp. Onun yanındaki köfte dudaklı çocuk ise hemen eldivenli elimi tutup nazikçe öptü. Bu hareketi bana ani bir şok geçirse de bir tepki vermedim. "Ben de Worldwide Handsome Kim Seokjin." Dediği şeyle sesli bir kahkaha attım. Yalnız yalan söylemiyordu, worlwide handsome olacak kadar yakışıklıydı. Ben Jimin'in yanına, Yu Jin Taehyung'un yanına oturduktan sonra biraz konuştuk masadakilerle. Jin, Hoseok ile Yoongi bir de burada olmayan bir arkadaşı daha varmış, bizim çocuklarla çocukluk arkadaşıymış. Aynı mahallede büyümüş 7 dost... Üçü bizimkilerden birkaç yaş büyük olup üniversite de okuyormuş. Ne yalan söyleyim, üçü de pek kötü insana benzemiyordu. Ne çok samimilerdi bize karşı, ne de çok soğuk. Lakin bir sorun vardı ki ben bu kalabalık ortamda kahvemi içemiyordum. O kadar da para vermiştim oysaki, tüh. "Kahven soğudu," dedi Hoseok. "Maskeni çıkar da iç." "Aynen," diye onayladı Yoongi. "Ayrıca hava o kadar da soğuk değil, niye eldiven taktın, aksesuar mı?" Sert bir şekilde yutkunurken gözüm Jimin'e kaydı. Tedirgindim ve o da tedirgindi. Hatta Yu Jin ile Taehyung bile tedirgindi. "Aksesuar," diye atladı Taehyung beklemediğim bir anda. "Aynen, aynen aksesuar. Değil mi Mi Hi?" dedi Jimin. Beni kurtarmaya çalışıyorlardı. Onlara müsait bir yerde teşekkür etmem gerektiğini aklıma yazdım. "Evet," dedim gülümseyerek. "Aksesuarları çok severim, böyle eldivenleri falan. Ayrıca biraz boğazımı üşütmüşüm." dedim elimle boğazımı tutup sahte olarak biraz öksürerek. "O yüzden maskeyi hiç çıkarmıyorum." "Sıcak kahve iyi gelir boğaza iç sen onu." dedi Jin. "Tabii ki içerim, ehehehe." Yapacak birçare yoktu. Eğer yüzümü burada gösterirsem hoşlanmayacağım tüm gözler benim üzerimde olurdu ve onlar bana cevaplamak istemeyeceğim onlarca soru sormaya başlardı. Yüzün bu hale nasıl geldi? Acıyor mu? Tedavisi yok mu? " Bunlar istemediğim şeylerdi. Elim kulağımın arkasında maske ipine giderken masadaki tüm o meraklı gözler beni izliyordu. Jimin, Taehyung ve Yu Jin üçlüsü ise ne yaptığımı anlamaya çalışıyordu. İpi alıp aşağıya çektiğimde yüzümün yara olmayan kısmı açığa çıkmıştı. Diğer elimle maskeyi yaralı kısmı kamufle ederken diğer boş elimle sıcak kahveyi alıp yana yana bir dikişte fondipledim. Hemen maskemi geri takarken duman tüten kahveyi bir dikişle bitirmeme inanamayan şaşkın gözlere gülümsedim. "Bitti," Gözüm hep Jungkook'u ararken neden bu masada oturmadığını deli gibi merak ediyordum. Ama bir türlü cesaretimi toplayıp soramıyordum işte. Bu yüzden mi bilinmez baya sessiz ve sakindim. Ama benim canım arkadaşım, balım çöreğim Yu Jin halimi anlayıp, "Eee, sizin şu arkadaş Jungkook yok mu?" diye sordu. Seni yerim. "Onun bir işi varmış ya, gelemedi." diye yanıtladı Taehyung. Kafamın çevresinde cirit atan kocaman soru işaretleri binbir türlü senaryo oluştururken zaman su gibi akıp geçmişti. Hava kararmaya yüz tutarken herkes masadan kalkmış evinin yolunu almıştı. Jimin birkaç kere 'seni eve bırakayım,' diye üstlemesine rağmen nazikçe red etmiş evime kendim gidebileceğimi söylemiştim. Evimin sokağına yaklaşmışken bu sefer çocuk parkı olan yoldan gitmeye karar vermiştim. Ayrıca parkın hemen karşısındaki markete uğrar eve birkaç abur cubur alırım diye bir plan yapmıştım. Planıma sadık kalmıştım. Marketten alacaklarımı alıp yolun karşısındaki büyük parka geçtiğim zaman parkın içinde yürümeye başladım. Etrafta koşuşan çocukları yüzümdeki gülümsemeyle izlerken o an hemen ileride ağaçların bıraktığı gölgesinde görmemem gereken bir şeyi gördüm. Sol gözümden bir damla yaş elimdeki poşetle birlikte yere düştü. Poşetin içindekiler asfalt zemine dağıldı. Kalbimi bir ok parçalamış gibi canım acıyorken nefesim kesildi. Yemin ederim ki unutumayacağım bir manzaraya şahitlik etmiştim ve o an içimdeki kelebeklerin öldüğünü hissettim. Zira Jeon Jungkook'u görmemle midemde uçuşa geçen kelebekler, onu hemen karşımda Hyun ile öpüştüğünü görmesine dayanamadı ve intihar etti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD