Parmak uçlarım kitaplıktaki kitaplarda gezinirken heyecandan dudağımı yiyordum.
Cidden, şu an resmen Jeon Jungkook'un odasındaydım ve hâlâ buna inanamıyordum.
Bu benim için çok farklı bir şeydi. Hayal dahi edemediğim...
Okul çıkışı Jungkook bana mesaj atmıştı numaramı artık nerden bulduysa. Arka bahçede okul boşalana kadar beklememi istiyordu benden. Muhtemelen herkes gittikten sonra gitmek istiyordu eve, malum beyefendinin kendisi benle pek görülmek istemiyordu.
Bu tutumu canımı sıksada bir yandan ona da hak veriyordum. Benim gibi bir kızla görülmek istememesi gayet normal bir durumdu.
"Bir şeyleri kırma sakın,"
Jungkook'un sesini duyduğumda elimi kitaplardan çektim. "Yok, kırmam."
"Evi beğendin mi peki?" diye sordu gülerek.
"Şaka mısın? Bu ev efsane. Hayatım boyunca görüp görebileceğim en güzel ev. Hiç daha önce böyle bir evde bulunmamıştım."
"Doğrudur," Elini saçına atıp karıştırdı. "Benim bir işim var beş dakika, birisiyle konuşacağım ondan sonra başlarız derse."
"Oh, peki. Ben buradayım zaten."
Jungkook kafasını sallayıp odadan çıktı. Ve bende bu fırsattan istifade odayı biraz daha inceleyebildim.
Jeon ailesinin evi gerçekten muhteşem bir evdi. Hani o dizilerdeki filmlerdeki zengin evi var ya onlardandı! Evinde Jungkook'un peşinde koşup 'Jungkook bey,' diyen hizmetçileri vardı. Oysaki Jungkook'un babası özel bir lisede müdürdü. Nereden geliyordu bu zenginliğin suyu merak ediyordum açıkçası.
Jungkook'un odasına gelirsek bir odanın bir tarafı siyah bir tarafı kırmızı duvar kağıdı ile kaplıydı. Duvarda bir tane elektrogitar asılıydı ve burada kitap çoktu! Ve ben kitaplara bayılırdım. Yatağı zaten kocaman bir şeydi. Kısacası bayılmıştım ve benim bu odada olmama inanmakla güçlük çekiyordum.
"Hah, geldim."
Jungkook yüzündeki o gülümsemeyle odaya girdiğinde o an kiminle ne konuştuğunu feci şekilde merak ettim. Zira kiminle konuştuysa onu mutlu ettiği görünüyordu.
Çalışma masasının üzerinde duran çantamın fermuarını açtıktan sonra "Başlayalım o zaman." dedim.
Jungkook yanımdaki sandalyeye oturunca "Başlayalım," dedi.
Çantama Jungkook için koyduğum tüm kitapları çıkarıp masanın üzerine koyunca çantamı yere bıraktım ve ben de sandalyeme oturdum. O an fark ettim ki Jungkook ile sandalyelerimiz çok yakındı, ellerimiz temas edecek kadar...
"Şimdi bana kötü olduğun ya da en çok zorlandığın dersi söyle."
Jungkook geriye yaslanıp bacak bacak üstüne attı ve güldü. "Hepsi."
Kaşlarımı havaya kaldırdım ve derin bir nefes aldım. "Beni zorlayacaksın, değil mi?"
Alt dudağını sarkıttı. "Büyük ihtimalle. Bunu sen istedin güzelim."
Güzelim mi?
Jungkook az önce bana güzelim mi demişti?
Bana? Güzelim? Dedi?
Tövbe, haşa.
O görmese de suratımı astım. "Dua et müdürün oğlusun, yoksa yüzüne bile bakmazdım senin. Keyfimden ders vermiyorum yani sana."
He yavrum he, kesin öyledir. Kesin müdürün oğlu diye ders vermeyi kabul etmişindir. Yoksa Jungkook kim ki yeaah.
"İlk önce matematikten başlayalım," dedim diğer kitapları bir köşeye çekip matematik konu anlatım ve test kitabını ortaya alırken. "Matematik ile ilgili ne biliyorsun?"
O an vereceği cevabı tahmin ettim ve hemen önlememi aldım. "Sakın hiçbir şey bilmiyorum deme valla elimin tersini yersin."
Hem severim, hem döverim.
Kafasını arkaya yatırdı ve kahkaha atarak güldü. O böyle güldükçe adem elması hareketleniyor ve ben kendime hakim olmakta şu an çok güçlük çekiyordum.
Yutkundum ve bakışlarımı başka bir yere çevirdim. "İnşallah toplama, çıkarma, çarpma, bölmeyi de biliyorsundur." Sonra bir an bilmeme ihtimaliyle gözlerimi büyüterek Jungkook'a çevirdim. "Biliyorsun, değil mi?"
"O kadar da değil canım. Az çok bir şeyler biliyoruz."
İç çektim. "Çok şükür," Hayır anlamıyorum, onun gibi mükemmel, her şeyde iyi olan bir çocuk neden derslerinde bu kadar çok kötüydü? Demek ki Tanrı zekasından alıp bedenine ve yüzüne vermişti. Bu kadar yakışıklı olmasının başka bir anlamı olamazdı zaten.
"Açıkçası ben de anlamıyorum her şeyde iyi olup derslerde neden bu kadar kötü olduğumu ve..." Gözlerini kıstı. "Bence zekam da en az bedenim ve yüzüm kadar iyi. Buna katılmıyorum. Ayrıca evet, yakışıklıyım. Tanrı vergisi be güzelim, ne yapacaksın?"
Gözlerim yumdum ve derin bir nefes aldım. Dağa taşa, duvarlara kafa atmak, bileklerimi kesmek, bir avizede kendimi asmak ve 18 yıllık hayatıma son vermek istiyordum şu an. Ben az önce sesli mi düşünmüştüm?
"Evet, az önce şimdi de olduğu gibi sesli düşündün." Sesinde eğleniyormuş gibi bir ton vardı.
Üst üste iki defa sesli düşünmüştüm.
Tek kelimeyle:
Rezillik!
Gözlerimi açıp kafamı masaya gömdüm ve ağlamaklı sesler çıkardım. "Müsadenle ben uzun süre böyle durup nefessiz kalmayı planlıyorum. Ölene kadar beni rahatsız etme lütfen. Ayrıca sana verdiğim test kitaplarıyla matematiğe çalış. Bunlar son sözlerim, hoşçakal."
Jungkook o meşhur gülüşünü atıp bir kedi gibi ensemden tuttu ve başımı kaldırdı. "Birazdan babam tarafından ders çalışıyor muyuz, yoksa başka şeyler mi yapıyoruz amacıyla baskın yiyebiliriz. O yüzden go go!"
Güldüm ve önümüzdeki kitapları açtım. "O zaman başlıyoruz!"
-
"Mi Hi," diye fısıldadı Jungkook. Sesi can çekişiyormuş gibiydi. "Beynimi hissetmiyorum."
Güldüm. "Daha ilk günden mi? Bu sadece başlangıç."
Saatlerdir kapalı olan odanın kapısı çaldığında Jungkook, "Gir!" diye bağırdı.
İçeriye elindeki dolu dolu olan tepsiyle hizmetçi girdi. "Meyve suyu ve kek, sizin için." Tepsideki yiyecekleri masaya koyunca kitaplarımızı uzak bir yere koyduk. "Akşam yemeği birazdan hazır olur. Anneniz sizi de masada görmek istiyor." dedi hizmetçi ve gülümseyerek odadan çıktı.
"Sana teşekkür etmek istiyorlar. Annemlerin yanında beni övmeyi unutma." dedi keke gömülürken. O sırada telefonuma mesaj geldi.
Abim Olacak Zibidi:
Saat olmuş 8
Sen neredesin Kim Mi Hi?
MiHi:
Okuldan bir arkadaşıma ders çalıştırıyorum.
Biraz eve geç geleceğim annemin de haberi var hem sana ne oluyor?
Abim Olacak Zibidi:
Kim bu arkadaş tanıyor muyuz?
MiHi:
Hayır tanımıyorsunuz
Abim Olacak Zibidi:
Ben anlamam Mi Hi
1 saate kadar evde olmazsan nerede olduğunu bulur orayı basarım
"Kom o, sovgolon mo? (Kim o, sevgilin mi?)" dedi Jungkook tıka basa dolu ağzıyla sanki benim bu tiple sevgili yapma ihtimalim varmış gibi.
Kaşlarımı çattım. "Hayır, ne sevgilisi? Abim ile konuşuyorum."
"Oyo boro. Yosono kok çok lozzotloymoş. (İyi bari. Yesene kek çok lezzetliymiş)"
Güldüm. "Sana afiyet olsun benim gitmem lazım."
Kekini bıraktı ve kaşlarını çattı. Şu an o kadar tatlıydı ki yanaklarını tutup ısırıp yiyebilirdim. "Nasıl ya, yemeğe kalmayacak mısın?"
"Maalesef," dedim çantamı toplarken. "Gitmem lazım."
"Kekini yeseydin bari."
"Bir şeyler yiyebilmek için maskemi çıkarmam gerekiyor ve bunu senin yanında yapmak istemiyorum." Dedim ayağa kalkarken. O da benimle ayağa kalktı. "Bari şöförlerim seni bıraksın."
"Gerek yok, ben tek giderim." dedim çantamı sırtıma takarken. Kapıya doğru yürüdüm ve "Okulda görüşürüz." dedim. Sonra ne dediğimi fark ettim ve arkamı dönerek Jungkook'a gülümsedim. "Endişelenme okulda yanına gelmeyeceğim, seninle iletişim kurmayacağım."
"Dediklerimi unutmamışsın." Ellerini cebine attı ve kaşlarını kaldırıp gülümsedi. "İnan bana bu senin için en iyisi. Uzak durabildiğin kadar uzak dur benden Mi Hi. Biliyorsun, biz seninle arkadaş falan olamayız. Evime gelebilirsin, bana derslerimle yardımcı olabilirsin ama sadece olmakla kalırsın. Devamı yok. Çizgimden geçemezsin, dünyama giremezsin. O yüzden okulda birbirimize iki yabancı gibi davranmaya devam edelim, ikimiz için."
Gözlerim yanıyordu. Dediklerinde doğruluk payı bulmaya çalışıyordum, ona hak vermeye çalışıyordum ama yapamıyordum.
Oysa birkaç saat önce ne kadar iyiydi aramız. O zaman mutluydum ama şimdi kalbimin sızısından ölecek gibiydim.
Onunla birkaç saat geçirdim diye ne olacağını sanmıştım ki ben? Aptal ben...
Canım acıyordu.
Gözümden bir iki yaşın akmasına engel olamayarak gülümsedim. "Merak etme, seni çok iyi anlıyorum Jungkook."
Hayır, seni çok seviyorum Jungkook.