Sabaha karşı dörtte Mert, elinde bir tabletle çalışma odasına girdi.
Ateş o saatlerde hâlâ uyanıktı. Pencerenin önünde durmuş, bahçedeki güvenlik görevlilerinin yer değiştirmesini izliyordu. Gözlerinin altında yorgunluğun gölgeleri vardı ama duruşu her zamanki kadar dikti.
Mert kapıyı kapattı.
"Bir şey bulduk."
Ateş döndü.
"Elvan mı?"
"Henüz değil. Ama kaybolduğu geceye ilişkin bir kayıt bulduk."
Tableti uzattı.
Ekranda, Asel'in evinin arka bahçesini gösteren güvenlik kamerasının görüntüsü açıktı. Saat damgası gece 23.17'yi gösteriyordu. Görüntüde yağmur altında ilerleyen bir gölge vardı. Başında kapüşon, yüzünde maske bulunuyordu. Bahçe duvarının kenarına yaklaştı, bir süre durdu ve ardından kameranın görüş alanından çıktı.
Ateş görüntüyü birkaç kez geri sardı.
"Yüzü görünmüyor."
"Ancak yürüyüş biçimi dikkatimi çekti. Sol bacağını diğerinden daha az kullanıyor. Hafif bir aksama var."
Ateş'in bakışları sertleşti.
"Yaralı mı?"
"Bilmiyoruz. Görüntüde aksama açıkça belli oluyor."
Ateş'in zihninde birkaç isim belirdi.
Levent.
Kemal.
Geçmişinden kalan ve yıllardır görmediği bazı adamlar.
Ancak hiçbiri için yeterli kanıt yoktu.
"Aracın görüntüsü?"
"Bahçe duvarının arkasındaki yola ait başka bir kameradan görüntü aldık. Koyu renkli bir minibüs. Plaka görünmüyor."
"Aracı bul."
"Emredersiniz."
Mert tabletini geri almak üzereyken Ateş onu durdurdu.
"Bir şey daha var."
Mert bekledi.
"Bu görüntü neden daha önce fark edilmedi?"
Mert'in yüzü ciddileşti.
"Çünkü kayıt sisteminde bir kesinti var. Görüntülerin bir kısmı silinmiş."
Ateş tableti masaya bıraktı.
"Ne zaman?"
"Elvan'ın kaybolduğu gece, 22.50 ile 23.30 arasında."
Ateş'in gözleri karardı.
"Yani birisi kameraları kapatmış."
"Öyle görünüyor."
"Evdeki görevlilerin listesini çıkar. O saatlerde kimlerin nerede olduğunu öğren. Kimseye bir şey söyleme."
Mert başını salladı.
Kapıya yönelirken durdu.
"Ateş."
Ateş gözlerini kaldırdı.
"Ne var?"
"Bu işi yapan kişi evi tanıyor. Kameraların yerini, kayıt sistemini ve güvenlik değişim saatlerini biliyor."
Ateş'in yüzündeki ifade taşlaştı.
"Biliyorum."
"Yani yalnızca Elvan'ı kaçıran birini aramıyoruz."
Ateş birkaç saniye sustu.
"Hayır, Mert. Biri ailemin içine kadar girmiş."
Mert çıktıktan sonra Ateş yeniden pencereye döndü.
Gün ağarmaya başlamıştı. Ufkun gerisinde beliren soluk gri ışık, bahçenin ıslak taşlarını ve yaprakların üzerinde biriken yağmur damlalarını görünür kılıyordu. Şehir henüz uyanmamıştı ama Ateş'in zihnindeki karanlık, geceyle birlikte dağılmak bir yana, daha da yoğunlaşıyordu.
Birileri Elvan'ı almıştı.
Birileri Simay'ı izliyordu.
Birileri Asel'in şirketinden para aktarıyor, babalarının ölüm gecesine ilişkin mesajlar gönderiyordu.
Ve bütün bu insanların ortak bir noktası vardı.
Ateş.
Yıllar önce terk ettiği hayat, şimdi onu yeniden içine çekiyordu.
Bu kez yalnızca kendisi için değil, kardeşi için de savaşmak zorundaydı.
Belki de ilk kez, savaşın sonunda elinde ne kalacağından korkuyordu.
Güneş doğarken Simay uyandı. Aslında tam anlamıyla uyumamıştı. Gece boyunca zihni, bir türlü susturamadığı düşüncelerle dolup taşmıştı. Elvan'ın kaybolması, Asel'in yüzündeki korku, bilgisayar ekranındaki tehdit ve Ateş'in geçmişine ilişkin konuşulanlar... Hepsi birbirine karışmıştı.
Yataktan kalkıp pencereye yürüdü. Perdeyi araladığında bahçenin üzerine ince bir sis çöktüğünü gördü. Güvenlik görevlilerinden biri duvar boyunca ilerliyor, diğeri giriş kapısının yakınında bekliyordu. Bahçenin ortasındaki küçük havuzun yüzeyi yağmur damlalarıyla kıpırdıyordu. Simay derin bir nefes aldı.
Burada güvende olması gerekiyordu.Ama kendini güvende hissetmiyordu.
Telefonunu eline alıp mesajlarına baktı. Kemal'den yeni bir mesaj yoktu. Bu, tuhaf bir şekilde onu daha çok huzursuz etti. Kemal, öfkelendiğinde susan biri değildi. Arar, yazar, karşısındakinin dikkatini çekmek için elinden geleni yapardı.
Sessizliği, bir şeylerin değiştiği anlamına gelebilirdi.
Telefonu bırakacakken ekranın üst kısmında yeni bir bildirim belirdi.
Bilinmeyen numara.
Simay'ın parmakları soğudu.
Mesajı açtı.
Ateş'in sana anlattığı her şeye inanma. Babasının ölüm gecesinde yalnız değildi.
Simay birkaç saniye boyunca ekrana baktı.
Ardından mesajın ekran görüntüsünü aldı ve Ateş'e gönderdi.
Cevap gelmedi.
Bir dakika bekledi.
Sonra bir dakika daha.
Sonunda kapıyı açıp koridora çıktı.
Ateş'in çalışma odasının kapısı aralıktı. İçeride değildi. Masanın üzerindeki kahve fincanı hâlâ duruyordu; yanında açık bırakılmış dosyalar, dağınık kâğıtlar ve ekranı kararmış bir tablet vardı.
Simay içeri girdi.
Tam geri dönecekken masanın üzerindeki eski bir fotoğraf dikkatini çekti.
Fotoğrafın kenarları sararmıştı. Dört kişilik bir aile, geniş bir bahçenin ortasında duruyordu. Ortadaki adamın yüzünde ciddi ama sıcak bir ifade vardı. Yanında duran kadın gülümsüyordu. Önlerinde iki genç çocuk...
Ateş ve Asel.
Simay fotoğrafı eline aldı.
Ateş'in yüzündeki ifade bugünkünden farklıydı. Daha gençti, daha açıktı. Gözlerinde henüz her şeyi kaybetmiş bir adamın sertliği yoktu.
Fotoğrafın arkasında el yazısıyla yazılmış birkaç kelime vardı.
Birbirinizi kaybetmeyin.
Simay'ın boğazı düğümlendi.
Babasının bu sözleri yazdığı gün, iki oğlunun bir gün birbirinden bu kadar uzaklaşacağını biliyor muydu?
Belki de hiçbir şey bilmiyordu.
Belki de insan, en çok sevdiklerini kaybetmeye başlamadan önce bunun farkına varamıyordu.
"Fotoğrafları karıştırmayı seviyor musun?"
Ateş'in sesi kapının ardından geldi.
Simay irkilerek döndü.
Ateş kapının önünde duruyordu. Üzerini değiştirmişti ama yüzündeki yorgunluk daha belirgindi. Bakışları önce elindeki fotoğrafa, sonra Simay'ın yüzüne kaydı.
"Özür dilerim," dedi Simay. "Masadaydı."
Ateş içeri girdi.
"Bir şey mi arıyordun?"
Simay telefonu uzattı.
"Yeni bir mesaj geldi."
Ateş telefonu alıp okudu.
Yüzünde hiçbir değişiklik olmadı.
Ama Simay, onun fotoğrafa bakarken gözlerinin nasıl karardığını görmüştü.
"Bu mesajı sana kim gönderdi?" diye sordu Ateş.
"Bilmiyorum."
"Numarayı araştıracağım."
Simay telefonu geri aldı.
"Ateş, sana bir şey soracağım."
Ateş cevap vermedi.
Simay fotoğrafı masaya bıraktı.
"Babanın ölüm gecesinde gerçekten ne oldu?"
Odanın havası bir anda ağırlaştı.
Ateş'in bakışları Simay'ın yüzüne sabitlendi.
"Bunu neden soruyorsun?"
"Çünkü biri bana sana inanmamam gerektiğini söylüyor. Çünkü birileri geçmişini kurcalıyor. Çünkü Elvan kayıp ve bütün bunların birbiriyle bağlantılı olduğunu düşünüyorum."
Ateş'in çenesi gerildi.
"Ben sana hiçbir zaman bana güvenmeni söylemedim."
"Hayır. Söylemedin."
Simay bir adım yaklaştı.
"Ama benden sevgilinmişim gibi davranmamı istiyorsun. Beni kendi hayatının içine çekiyorsun. Benden yanında durmamı bekliyorsun."
Ateş'in yüzündeki ifade değişmedi.
Simay devam etti.
"Ben senin düşmanınım, dostun muyum, yoksa yalnızca koruman gereken bir insan mıyım, bunu bile bilmiyorum. Ama şunu biliyorum: Birinin yanında duracaksam, neyin içinde olduğumu bilmek istiyorum."
Ateş uzun süre sessiz kaldı.
Sonra elini masadaki fotoğrafa uzattı. Parmakları, babasının yüzünün üzerinden geçmeden hemen önce durdu.
"Babam öldüğü gece evde değildim," dedi.
Simay dikkatle dinliyordu.
"Evden birkaç saat önce ayrılmıştım. Asel'le kavga etmiştik. Babamın benim için seçtiği hayata boyun eğmemi istiyordu. Ben de ona, hayatımı kimsenin yönetemeyeceğini söyledim."
Ateş'in sesi, hatırladıkça biraz daha alçaldı.
"Arabaya bindim ve gittim. Birkaç saat sonra telefonum çaldı. Eve döndüğümde babam ölmüştü. Asel evdeydi. Polisler gelmişti. Herkes birbirine bir şeyler soruyordu ama kimsenin doğru dürüst cevap verdiği yoktu."
Simay onun yüzüne baktı.
"Peki, babanın son sözleri?"
Ateş'in gözleri aniden ona döndü.
Simay, bu ayrıntıyı nereden bildiğini açıklamak zorunda kalmadan önce konuştu.
"Mesajda geçmişinden bahsediliyor. Bir şeylerin seni bu kadar öfkelendirmesinin sebebi, o geceye ilişkin hâlâ bilmediğin şeyler olması."
Ateş gözlerini kaçırdı.
"Babam bana Asel'e güvenmememi söyledi."
Simay nefesini tuttu.
"Peki, neden?"
"Bilmiyorum."
"Hiç sordun mu?"
Ateş'in yüzünde acı bir gülümseme belirdi.
"Kime soracaktım? Ölü bir adama mı?"
Simay sustu.
Ateş ilk kez, geçmişine ilişkin bir şeyi bu kadar açık anlatmıştı. Söyledikleri, onu tanıdığını sandığı adamdan farklı birini ortaya çıkarıyordu. Öfkesinin, sertliğinin ve insanları kendisinden uzak tutma çabasının ardında, yıllardır cevabını bulamadığı bir soru vardı.
Ve belki de en kötüsü, o sorunun cevabını öğrenmekten korkuyordu.
Simay yavaşça konuştu.
"Belki de baban, o an korktuğu için böyle söyledi."
Ateş başını kaldırdı.
"Belki."
"Belki de Asel'in bilmediği şeyler vardır."
"Belki."
"Ya da..."
"Simay."
Kadın sustu.
Ateş'in bakışları yumuşamamıştı ama sesinde daha önce duymadığı bir yorgunluk vardı.
"Ben yıllardır bu sorunun cevabını arıyorum. Her ihtimali düşündüm. Herkesten şüphelendim. Bir noktadan sonra insan, gerçeği bulmak istemekten çok, haklı çıkmak istiyor."
Simay'ın kalbi sıkıştı.
"Ya haklıysan?"
Ateş ona baktı.
"İşte bundan korkuyorum."
O cümleden sonra aralarında uzun bir sessizlik oluştu.
Simay, Ateş'in kendisine neden bu kadar mesafeli davrandığını ilk kez biraz olsun anladığını düşündü. Belki de insanlara güvenmemesinin sebebi, onların kendisine zarar verebileceğini düşünmesi değildi.
Belki de birine güvendiğinde, o kişinin kendisini bir daha hayal kırıklığına uğratmasından korkuyordu.
Simay elini uzatıp masadaki fotoğrafı düzeltti.
"Gerçeği bulduğunda ne olacağını bilmiyorsun."
Ateş başını hafifçe salladı.
"Hayır."
"Belki de bu yüzden bulmalısın."
Ateş, ona uzun uzun baktı. Sonra gözlerini telefonuna çevirdi.
"Bu mesajı da araştıracağız."
Simay gülümsedi.
"Konuyu değiştirme konusunda gerçekten yeteneklisin."
"Sen de susmamak konusunda."
"Birbirimizi tamamlıyoruz."
Ateş'in bakışları bir anlığına Simay'ın dudaklarına kaydı.
Hareket o kadar kısaydı ki Simay fark etmediğini düşündü.
Ama fark etmişti.
İkisi de bunu biliyordu.
Ateş bir adım geri çekildi.
"Bu gece olanları kimseye anlatma."
Simay'ın yüzündeki gülümseme kayboldu.
"Elvan'ı bulmak için ne gerekiyorsa yapacağız. Ama beni karanlıkta bırakmaya devam edersen, senden uzak durmamı bekleyemezsin."
Ateş cevap vermedi.
Simay kapıya yöneldi.
Tam çıkarken Ateş'in sesi arkasından geldi.
"Simay."
Efendim?"
Ateş bir an tereddüt etti.
Söylemek istediği şey, alışık olduğu cümlelerden hiçbirine benzemiyordu. Ne bir emir verebiliyordu ne de her zamanki gibi alaycı bir sözle konuyu kapatabiliyordu.
Sonunda yalnızca şunu söyledi:
"Mesajı bana gönderdiğin için teşekkür ederim."
Simay'ın yüzünde küçük, şaşkın bir gülümseme belirdi.
"Rica ederim."
Kapı kapandı.
Ateş, arkasından bakarken bir şeyin farkına vardı.
Simay, kendisinden bir söz istememişti.
Yalnızca gerçeği öğrenmek istemişti.
Ve Ateş, hayatında ilk kez birine gerçeği anlatmanın kendisini zayıflatmayabileceğini düşünüyordu.