Gece, şehrin üzerine çöken sıradan bir karanlık değildi.
Gökyüzünü kaplayan bulutlar ay ışığını yutmuş, yağmurun ardından ıslanan asfalt, sokak lambalarının solgun ışığını kırık bir ayna gibi yansıtmaya başlamıştı. Şehrin merkezinde hayat bütün hızıyla devam ediyordu. Restoranların camlarından kahkahalar taşıyor, pahalı arabalar caddeleri dolduruyor, insanlar birkaç saat sonra unutacakları meseleler yüzünden birbirlerine kızıyordu. Oysa şehrin öteki ucunda, denizin tuzlu kokusunun paslı demirlere karıştığı eski sanayi bölgesinde zaman, çok daha önce durmuş gibiydi.
Ateş'in arabası, terk edilmiş depoların arasından ilerlerken farların aydınlattığı duvarlarda eski yazılar belirip kayboluyordu. Kimi binaların pencereleri kırılmış, kimi kapıların üzerine yıllar önce asılan tabelalar rüzgârda sallanmaktan eğrilmişti. Bir zamanlar işçilerin doldurduğu sokaklarda şimdi yalnızca yağmur suyunun biriktiği çukurlar, terk edilmiş araçlar ve karanlığın içinde seçilemeyen gölgeler vardı.O ise, direksiyonun başında sessizdi.
Bir eli direksiyonda, diğeriyse vitesin üzerinde duruyordu. Gözleri yolu takip etse de zihni çoktan başka bir yerdeydi. Elvan'ın fotoğrafındaki paslı kapıyı, duvardaki aile mührünü ve yıllar önce babasının ölümünden sonra kapatılan depoları düşünüyordu.
Aile mührü.
Çocukluğunda o işareti hemen her yerde görmüştü. Babasının çalışma odasındaki ağır ceviz masanın üzerinde, aile evinin giriş kapısında, şirketin eski belgelerinde ve babasının hiçbir zaman yanından ayırmadığı anahtarlıkta...
Mührün ortasında birbirine dolanmış iki çizgi, çevresindeyse ince bir çember vardı. Babası bunun anlamını bir keresinde anlatmıştı.
Birbirinden ayrılan yollar, sonunda aynı yere çıkar.
O zamanlar bu sözün ne anlama geldiğini düşünmemişti.
Şimdi ise bütün yollar, kendisini yıllardır uzak durduğu geçmişe götürüyordu.
Yan koltuktaki Simay, başını cama çevirmiş, dışarıyı inceliyordu. Siyah ceketi dizlerinin üzerine kadar uzanıyor, topladığı saçlarından birkaç tutam boynuna düşüyordu. Yüzünde her zamanki alaycı ifade yoktu. Gözleri karanlık sokakların arasında dolaşırken parmakları telefonunun kenarını sıkıca kavrıyordu.
"Bir şey soracağım," dedi sonunda.
Ateş gözlerini yoldan ayırmadı.
"Sor."
"Bu depo kimin?"
"Ailemin."
Simay başını ona çevirdi.
"Şaşırdım mı? Hayır. Son zamanlarda bütün yolların ailenin bir yerine çıkmasına alıştım."
"Babamın şirketi yıllar önce burayı kullanıyordu. Limana yakın olduğu için mallar burada tutulurdu. Sonra depo kapatıldı."
"Ne zaman?"
"Babamın ölümünden birkaç ay sonra."
Simay'ın bakışları yeniden ön cama döndü.
"Yani senin yıllardır uğramadığın bir yerde, babanın ölüm gecesini hatırlatan bir adamın izini sürüyoruz. Üstelik Elvan da orada olabilir."
Ateş kısa bir süre sustu.
"Öyle görünüyor."
"İnsan biraz olsun endişelenebilir."
"Endişeliyim."
Simay ona baktı.
Ateş'in yüzü taş gibiydi. Sesinde en ufak bir titreme yoktu. Ancak direksiyonu kavrayan parmaklarının eklemleri beyazlamıştı.
Simay gözlerini yeniden yola çevirdi.
"Öyleyse endişeli hâlinle tanıştığıma memnun oldum. Oldukça ürkütücüymüş."
Ateş'in dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
"Senin de korkmuş hâlini görmeyi bekliyorum."
"Beklemeye devam et."
"İnatçısın."
"Sen de katlanılmazsın."
"İyi anlaşıyoruz."
Simay başını iki yana salladı.
"Bu cümleyi kurarken ciddi olman daha da korkutucu."
Ateş cevap vermedi.
Çünkü yolun sonunda, paslı demir kapılarıyla karanlığın içinde yükselen depo görünmüştü.
Ve kapının üzerinde, yağmurun altında bile seçilebilen o işaret vardı.
Aile mührü.
Ateş arabayı binanın yaklaşık yüz metre uzağında durdurdu. Motorun sesi kesildiğinde dışarıdaki sessizlik bir anda ağırlaştı. Uzaklardan gelen dalga sesleri, metal bir levhanın rüzgârla çarpışması ve ara sıra duyulan köpek havlamaları dışında hiçbir şey işitilmiyordu.
Simay emniyet kemerini çözdü.
Ateş elini uzatıp onu durdurdu.
"Bir dakika."
Simay önce eline, sonra yüzüne baktı.
"Ne oldu?"
"Buradan sonra benim söylediğimden farklı bir şey yaparsan, ikimizin de hayatını riske atabilirsin."
Simay'ın kaşları kalktı.
"Ne güzel. Tehditlerle dolu bir geceye başladık."
"Şaka yapmıyorum."
"Ben de."
Ateş elini çekti.
"Kapının önünde beklemeni istemiyorum. Ama tek başına hareket etmeyeceksin."
Simay'ın yüzündeki alaycı ifade kayboldu.
"Beni korumaya çalışırken benim de ne yapabildiğimi unutma."
Ateş ona baktı.
"Unutmadım."
"Öyleyse bana güven."
Bu kez Ateş hemen cevap vermedi.
Güven. Kendisine yıllarca yasakladığı, bir zamanlar sahip olduğu ama sonrasında elinde kalan her şeyi kaybetmemek için terk ettiği bir kelimeydi.
Simay'a güvenmek, onun her hareketini kontrol edemeyeceğini kabul etmek demekti. Bir şeylerin ters gitmesi hâlinde onu kendi kararlarının dışında tutamayacağını, tehlikenin karşısında kendi başına seçim yapmasına izin vermesi gerektiğini kabullenmekti. Ateş bundan hoşlanmıyordu.
Ama Simay'ın gözlerindeki kararlılığa baktığında, onu korumanın her şeyi onun yerine yapmak anlamına gelmediğini hatırladı.
"Yanımdan ayrılma," dedi.
Simay kapıyı açarken gülümsedi.
"Bak, böyle konuşunca anlaşabiliyoruz."