Sabahın ilk ışıkları perdelerin arasından süzülürken Simay, telefonunun ekranına bir kez daha baktı. Gece aldığı mesaj hâlâ oradaydı. Gönderenin kim olduğunu bilmiyordu ama fotoğrafın nerede çekildiğini hatırlıyordu. Yıllar önce babasıyla son kez görüştüğü otoparktı. O günün ardından hayatından kaybolan adam, geride cevaplardan çok soru bırakmıştı.
Simay, telefonunu yatağın üzerine bıraktı. Mesajı Ateş'e göstermesi gerektiğini biliyordu. Aralarındaki anlaşmanın temelinde dürüstlük vardı ve daha ilk günden bir şey saklamak istemiyordu. Fakat bu kez mesele yalnızca kendisi değildi. Mesajda Nihat Karaca'nın adı geçiyordu. Babasının kayboluşuyla Ateş'in babasının ölümü arasında bir bağlantı kuruluyordu.
Yine de elindeki birkaç satırdan bir sonuca varmak istemiyordu. Kemal'in hayatına girdiği günden beri, başkalarının söylediklerine inanmanın ne kadar tehlikeli olabileceğini öğrenmişti. Birinin gerçeği anlattığını iddia etmesi, anlattıklarının doğru olduğu anlamına gelmiyordu.
Üzerine bir hırka geçirip odadan çıktı.
Villanın koridorları sessizdi. Alt kattan kahve kokusu geliyordu. Merdivenlerden indiğinde Ateş'i mutfakla çalışma odası arasındaki küçük masada buldu. Önünde açık duran dosyaları inceliyor, bir yandan da telefonundan Mert'e mesaj yazıyordu. Üzerinde siyah bir gömlek vardı; kollarını dirseklerine kadar kıvırmıştı. Yüzündeki yorgunluk, gece boyunca uyumadığını gösteriyordu.
Simay onu görünce durdu.
“Hiç uyumadın mı?”
Ateş başını kaldırdı.
“Uyudum.”
“Kaç dakika?”
“Bunu sorguya çevirmeyeceksek kahve alabilirsin.”
Simay masanın üzerindeki fincana baktı.
“Benim için de mi yaptın?”
“Hayır.”
“Ne kadar naziksin.”
Simay kahve makinesine yöneldi. Fincanını doldururken Ateş'in bakışlarının üzerinde olduğunu fark etti.
“Bir şey mi söyleyeceksin?”
“Omzun nasıl?”
Simay bandajın üzerine dokundu.
“İyi. Birkaç güne geçer.”
Ateş, önündeki dosyayı kapattı.
“Doktorun söylediği süreyi sen belirlemiyorsun.”
Simay fincanını alıp masaya oturdu.
“Bunu bana emir vermeden söylemenin bir yolunu bulabilir misin?”
Simay, elindeki fincanı dudaklarına götürürken gülümsemesini saklayamadı.
“Gördün mü? Gayet kolaymış.”
Ateş cevap vermedi ama yüzündeki ifade yumuşamıştı. Simay onun bu küçük değişimlerini fark etmeye başlamıştı. Dışarıdan bakıldığında duygularını göstermeyen, insanlarla arasına mesafe koyan bir adamdı. Fakat dikkatli bakıldığında, söylediklerinden çok yapmadıklarıyla kendini ele veriyordu.
Birini merak ettiğinde soru sormak yerine gözlemliyor, endişelendiğinde bunu belli etmemek için daha sert konuşuyor, önem verdiği birinin yanında ise ne yapacağını bilemez hâle geliyordu.
Simay, bu sonuncusunu özellikle tehlikeli buluyordu.
Çünkü Ateş'in yanında kendisi de alışık olmadığı şeyler hissetmeye başlamıştı.
Fincanını masaya bıraktı ve telefonunu çıkardı.
“Sana göstermem gereken bir şey var.”
Ateş'in ifadesi anında ciddileşti.
“Ne oldu?”
Simay telefonu masanın üzerinden ona uzattı.
Ateş mesajı okudu. Ardından fotoğrafı açtı ve görüntüyü büyüttü. Yüzünde belirgin bir değişiklik olmadı ama gözleri keskinleşti.
“Bu fotoğraf nerede çekildi?”
“Babamla son kez görüştüğüm yerde.”
Ateş başını kaldırdı.
“Babanla mı?”
Simay, onun sesindeki şaşkınlığı duydu. Bugüne kadar babası hakkında pek konuşmamıştı. Ateş de sormamıştı. Belki de kendi geçmişiyle uğraşırken başkasınınkine dokunmak istemiyordu.
“Yıllar önce ortadan kayboldu,” dedi Simay. “Bana borçları olduğunu ve şehirden ayrıldığını söylediler. Sonra da bir daha haber alamadım.”
“Bunu araştırdın mı?”
“Bir süre. Ama elimdeki bilgiler bir yere varmıyordu. Üstelik o zamanlar başka sorunlarım vardı.”
Ateş'in aklına Kemal geldi. Simay'ın onunla ilgili anlattıklarını, adamın kendisini takip ettirmesini ve son günlerde çevresinde beliren şüpheli kişileri düşündü.
“Mesajı gönderen kişi, Nihat'ı kimin susturmak istediğini öğrenmek için babanın dosyasını bulmanı söylüyor.”
“Evet.”
“Demek ki babanın ortadan kayboluşuyla Nihat arasında bir bağlantı olduğunu düşünüyor.”
Simay fincanını iki eliyle kavradı.
“Ya da benim böyle düşünmemi istiyor.”
Ateş, bakışlarını telefondan ayırdı.
“Güzel. En azından hemen inanmıyorsun.”
“İnsanlara inanmak konusunda pek iyi deneyimlerim olmadı.”
Ateş'in yüzünde belli belirsiz bir gölge belirdi.
“Bunu anlayabiliyorum.”
Simay onun geçmişine dair daha fazla soru sormadı. İkisi de bazı yaraların üzerine doğrudan gidildiğinde kapanmak yerine yeniden açıldığını biliyordu.
Ateş telefonu masaya bıraktı.
“Bu numarayı Mert'e göndereceğim. Kimin kullandığını bulmaya çalışsın. Fotoğrafın çekildiği yeri de araştırırız.”
“Babamın dosyasını da bulmamız gerekiyor.”
“Önce ne aradığımızı öğrenelim.”
Simay başını salladı.
“Bunu tek başıma da yapabilirdim.”
“Biliyorum.”
“Yine de yardım edeceksin.”
“Evet.”
Simay kaşlarını kaldırdı.
“Neden?”
Ateş, sorunun cevabını biliyordu. Fakat bunu söylemek, aralarındaki ilişkinin henüz adını koyamadıkları tarafına dokunmak demekti.
“Çünkü artık mesele yalnızca senin geçmişin değil.”
Simay gözlerini ondan ayırmadı.
“Bunun benimle ilgisi olduğunu nereden biliyorsun?”
Ateş, gece Nihat'ın söylediklerini düşündü. Kardeşine güven. Onu koru.
Nihat o sözleri söylerken Simay'a bakmıştı. Bu ayrıntıyı henüz kimseye anlatmamıştı. Bunun ne anlama geldiğini kendisi de bilmiyordu ama Simay'ın mesajı, o anı yeniden aklına getirmişti.
“Bilmiyorum,” dedi dürüstçe. “Ama öğrenmek istiyorum.”
Simay, Ateş'in bu cevabını beklemiyordu. Bir bahane üretmesini, konuyu değiştirmesini ya da kendisini korumak adına bazı ayrıntıları saklamasını beklemişti.
Bunun yerine, bilmediğini kabul etmişti.
“Öyleyse birlikte öğrenelim,” dedi.
Ateş başını salladı.
“Birlikte.”