Orhan avludan çıkarken, konağın ağır taş kapısının gıcırtısı arkasından yankılandı. Ayağının altındaki toprak yolun sessizliğine, ahırdan gelen hafif bir hırıltı eşlik ediyordu. İçeri adımını atar atmaz, göz göze geldiler. Loş ışığın içinde parlayan bembeyaz bir siluet karşıladı onu.
Başını gururla dikmiş, gözleri çakmak çakmaktı. Türkmenlerin “gökten düşmüş at” diye anlattığı, soyu efsanelere karışmış bir cins. Tüyleri ipek gibi, güneş görmese de parlıyordu, sanki ay ışığını üzerinde taşıyormuş gibi.
Orhan Demirhan’ın gözbebeğiydi İnci..
Çiftliğinde yüzlerce atı vardı, ama bu bambaşkaydı.. Hayvan Orhan’ı görür görmez kişnemeye başlamıştı . Sanki özlemini dile getiriyormuş gibi zincirlerini zorladı, burnunu ona uzattı. Orhan’ın yüzünde istemsiz bir tebessüm belirmişti.
“Heey… sakin ol kızım.” diyip elini yelelerine sürdü. Parmağına dolanan o ipek gibi beyazlık, çocukluğunun kaçışlarını hatırlatıyordu ona.
“Canın mı sıkıldı İncim?” dedi eliyle yelesini severken, başını dayadı İnci’nin boynuna..
“Bu konak seni de boğdu, değil mi? Kaçmak istiyorsun biran önce…”
At, sanki duyuyormuş gibi yeniden kişnemişti. O an ikisinin de aynı şeyden kaçmak istediği belliydi. Orhan gülerek, “Bana mı dert yanıyorsun kız?” dedi gülerek ve çözdü ipini. Kapıyı ağır ağır açıp atı dışarı çıkardı.
Bir anda rüzgâr vurdu yüzüne, toprak kokusu, uzak dağların serinliği karıştı havaya. Atın sırtına tek bir hamlede atlamıştı. Dizginleri tutmadan, yelesine sarılıp sürdü ileriye doğru.
Toprak yolun tozu havaya karışırken, Orhan’ın saçları geriye savruluyordu. Her adımda atın nalları toprağın kalbine vuruyormuş gibi çınlıyordu. Rüzgâr kulaklarında uğulduyor, içindeki kasveti parça parça söküp atıyordu.
Ve her şey daha da hızlanmaya başlamıştı.
Nallar toprağı döverken çıkan yankı, rüzgârın kulakları yırtan uğultusuna karışıyordu. Toz bulutları arkasında savruluyor, atın beyaz tüyleri o tozun içinde bile ışık saçıyordu. Adeta rüzgârla yarışıyor, yerle göğü birbirine karıştırıyordu sanki.
Orhan’ın nefesi kesik kesikti; ama yüzünde yıllardır unuttuğu bir gülümseme vardı.
Tam o anda askeri bir araç, tozu dumana katarak önünü kestiğinde at aniden durup , kişneyerek geri çekildi. Toz dumanın arasından bir siluet belirdi.
Mercan Karalı..
Ellerini arkasına bağlamış, bakışlarını hiç kaçırmadan ona yürüyordu. Arkasında sıralı askerler, yüzlerinde taş gibi bir ciddiyetle bekliyordu.
Orhan’ın dudakları kıvrıldı iki yana. Bir elini atın boynuna koydu, diğerini yavaşça dizgine bıraktı. Sonra, tek hamlede aşağı atladı. Ayağını toprağa vurup dikildi.
Tam adamın karşısında durdu Mercan. Aralarında sadece iki adım vardı. Göz göze geldiler. Ne rüzgârın sesi, ne askerlerin nefesi… Hiçbir şey aralarındaki taş gibi sessizliği bölemiyordu.
“Hayırdır komutanım.. At binmek de mi suç artık?” dedi Orhan. Sakin ama ince bir alay saklıydı içinde.
Mercan, gözlerini hiç kırpmadan baktı ona. Dudak kenarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi.
“Hayırdır Demirhan..! Artık tırla değil… Atla mı kaçırıyorsun mallarını?”
Sesi soğuk ama kelimeler keskin değildi, daha çok iğneleyiciydi.
“Tövbe haşa komutanım, bizim kaçak göçek işlerle işimiz olmaz.. bilirsin..” diyip gülümsedi Orhan.
“Bilmem mi..!” dedi Mercan ve atın burnuna doğru elini uzattı. At, ürker gibi geri çekilmişti.
“Dikkat et… yabancı sevmez.” dedi Orhan atının yelesini okşamaya başladı sakinleşsin diye.
Mercan kaşını kaldırıp gözlerini ona çevirdi.
“Hayvanlarla aram iyidir Demirhan.. Hem… dört ayaklılarla hem iki ayaklılarla.” dedi Mercan.
Gözbebeklerinde alayvari imalı bir gülüş , dudakları yarım bir gülümseme ile kıvrıldı.
Mercan komutanın lafıyla dudağının ucuna gelen kahkahayı bastırıp;
“Eyvallah komutan.” diyip başını hafiften eğip, gülümsedi Orhan..
Mercan, o gülümsemeye aldırmamıştı. Bakışları donuktu ama sözleri taştan ağır.
“Sana eyvallah yok Demirhan. Az kaldı… eninde sonunda geleceksin bana.”
Önce omuz silkti, gözleriyle dalga geçer gibi süzdü kadını Orhan;
“Aşk olsun komutan… Sen çağırdın da ben gelmedim mi? Senin canın sağ olsun.”
Sesi hafif kısık, hafif gülümseyerek.
Mercan’ın kaşları hafifçe çatıldı, yüzündeki ifade biraz daha sertleşmişti.
“Görüşeceğiz, Demirhan.” diyip döndü arkasını.
Araca binen komutanlarıyla, askerlerde atladı araca. Orhan ise gözlerini bir an olsun ayırmadı ondan. Kadının adımlarını, omuzlarının sertliğini izledi uzun uzun.
“Görüşeceğiz Mercan.. Elbet görüşeceğiz..” diye mırıldandı sessizce.
Araç çalışıp,tozu dumana katarak uzaklaştığında derin bir nefes aldı Orhan. Elleriyle atın yelesini kavradı, yavaşça okşadı boynunu;
“Hadi İnci’m… rüzgârınla tanıştır yosun gözlü komutanı.” dedi ve tek hamle de atladı atın üzerine.
Dizginler gevşediği anda fırlamıştı İnci. Nallar toprağı döverken , toz bulutu göğe kalktı. Beyaz gövdesi rüzgârı yararak ilerleyip, askeri araca yetişti. Camın ardında Mercan vardı. Başını çevirdiğinde, göze geldiler. Gözleri… yosun renginde, soğuk ve keskin.
Tek bir mimik oynamadı yüzünde; bakışlarındaki ağırlık nefesini kesiyordu adamın sanki.
Direksiyon başında ise Baran vardı. Öfke ile baktı hemen yanlarında duran adama.
“Komutanım… ne yapıyor bu adam?”
“Her zamanki gibi şovunu yapıyor. Devam et Ateş..” dedi Mercan.
“Romantik kaçakçı…” diyip gülmeye başladı Sarp.
“Daha çok ormantik gibi devrem..” diyen Şerafettin ile diğer tim üyelerinin de dudakları kıvrılmıştı iki yana. Kimse fark etmedi ama bir tek Mercan’ın gözleri hiç kaymamıştı. Sadece Orhan’ın gözlerindeydi, gözleri. Sert, öfkeli, yılların nefreti ile kaplı..
Araç hızlandıkça Orhan’da atın hızını arttırıyordu. Bir an önde, bir an yan yana… sessiz bir yarış gibi.
Bir anda dizginleri kavradı Orhan. Atın hızı rüzgârın hızına karışırken tam Mercan’ın gözlerinin içine bakarken, kaldırdı sağ elini ;
Önce dudaklarına,
Sonra göğsüne,
Sonra başına…
Sessiz, meydan okuyan bir selamdı bu.
Ardından da ileri sürdü İnci’yi. Aracı geride bırakıp toza karıştı.
Biraz ileride yolun tam karşısına geçtiğinde
atını kendisine doğru gelen askeri araca çevirdi bu kez. Göz göze geldiği Mercan, yüzünde tek bir mimik oynamadan, donuk bakışlarla bakıyordu ona.
Başını hafifçe öne doğru eğip baktı Mercana derin nefes aldığı gibi İnci’yi aniden şaha kaldırdı Orhan. Beyaz atın güçlü bacakları göğe doğru uzanırken, toprak bir an durdu sanki. Rüzgâr durdu, zaman yavaşladı.
Mercan’ın yüzünde yine tek bir mimik yoktu. Ama bakışları… bakışları asla kesilmedi.
Gözden kaybolana kadar, adamın arkasından tek kelime etmeden baktı öylece.
Araçtaki sessizliği Şerafettin’in sesi bölmüştü.
“Yalnız adam yapıyor bu sporu be…” dedi gülerek. Ama bakışları Mercan komutanın gözleriyle kesiştiği anda kahkahası yarım kalmıştı.
Orhan’ın at nalının toprakta bıraktığı son izler henüz kaybolmamıştı ki, Arkasızlar timi karakola doğru ilerliyordu. Günün yorgunluğu ve tozun verdiği ağırlık, araçların içinde sessizliği koruyordu.
Radyo aniden çatladı, telsizden cızırtılı ama acil bir ses duyuldu:
“Kuzey güzergahında şüpheli hareket tespit edildi. Araç plakası bilinmiyor. Uyuşturucu kaçakçılığı şüphesi mevcut. Takım derhal bölgeye intikal etsin.”
Mercan gözlerini araca dikti. Sesi kararlıydı:
“Tim, hızlanıyoruz. Şüpheli aracın güzergahına 15 dakika içinde varacağız. Hazırlıklar tamam!”
Sarp ve Şerefettin silahlarını kontrol ederken, Ateş dürbünü taktığı keskin nişancı tüfeğini hazır etmişti bile.
Araçlar birbiri ardına orman yoluna sapmaya başladı. Rüzgâr ağaçların arasında uğuldayıp geçerken gerginlik hava kadar yoğundu.
“Pozisyon al! Yaklaşım sessiz ve hızlı olmalı.” dedi Mercan.
“İleri hat iki kişi, sol kanat üç kişi, sağ kanat geri destekle on kişi mevzileniyor. Ateş, tepeden gözetleme ve uzak mesafe keskin nişancı desteği sağla.”
Tek tek emirleri sıralarken, tim çoktan operasyon için hazırlanmıştı bile.
“Hedef görüldü. Araç tünel çıkışında durdu. İçeride dört kişi mevcut.”
Gelen telsiz sesiyle
Mercan’ın bakışları dahada keskinleşti.
“Harekete geç! İlk temas sessiz olmalı. Canlı ele geçirilecek.” dedi soğuk sesiyle
Tim sessizce kayalıkların arasına sızmaya başlamıştı. . Şerefettin, sağdan dolanırken, Sarp sol kanattan siper aldı. Ateş yüksekten gözetliyor, durumu anbean raporluyordu.
Bir anda telsiz cızırtısı patladı:
“Hedef araca hareket, araç hareket ediyor!”
Mercanın;
“Ateş! Lastik ve motor bloğunu hedef al!” komutuyla,
Kurşunlar yağmur gibi yağmaya başlamıştı. Araç savruldu, duman ve lastik kokusu yayıldı etrafa.
“Araç durdu! İniş yapıyoruz!”
Mercan önden atladı. Takım kapıları açtı, dört kişi araçtan çıkarıldı. Ellerinde silah yoktu ama yüzleri gergindi. Hemen hepsi paketlenmiş, hızla karakola çekilmişti.
Saatler geçmiş, hava çoktan kararmıştı. Sorgu odasının içi ise fazlasıyla gergindi. Adamlar hâlâ suskundu. Mercan ise camın arkasından izliyordu tüm herseyi. Kol saatine baktı: 21:47.
“Bak güzel kardeşim. Üç tonluk uyuşturucuyu çocukların sünnetine mi dağıtacaktınız? Sizde bu kadar yükü taşıyacak yürek var mı lan..! Kime çalışıyorsun konuş..!” dedi Şerafettin bağırarak. Ama adam kendi malım diyor, asla isim vermiyordu. Diğer tüm şüpheliler de anlaşmış gibi saatlerdir aynı ifadeyi veriyorlardı bıkmadan.
“Konuşmayacaklar belli..” dedi Esma bıkkınlıkla.
“Korkuyorlar. Konuştuklarında öleceklerini biliyorlar.”
“Telefonlarını hackledim komutanım, ama temizler. Öncesi yok. Yalnızca bir koordinat gönderilmişti. Kodlu. Muhtemelen tek kullanımlık yazılım.” dedi Miraç.
Mercan ise hiçbir şey demeden çıktı odadan. Zaten beklediği birseydi.
“Susun bakalım..! Susun it soyları..” diye mırıldanıp girdi odasına.
Gece… 03:00.
Karakolun duvarları sessizlikle örülmüş, nöbetçilerin ağır adımları yankı olmuştu avluda. Yorgunluk her yüzü çizmiş, herkesin nefesi birbirine karışmıştı. Mercan odasında, dosyaların arasında kaybolmuştu. Kalemi parmaklarının ucunda dönerken gözleri satırların üzerinde gezinip duruyordu.
Birden…
Geceyi yaran ilk ses, boğuk bir patlamayla geldi. Ardından gelen mermi sesleri, göğsü yarar gibi karakolun kalbine saplanmaya başlamıştı.. Camlar parçalandı, yer sarsıldı sanki.
Mercan’ın düşünmeden başucundaki silahı kaptığı gibi kapıya fırladı. Koridorda yankılanan silah sesleri , patlayan sesler, düzensiz nefesler…
“Baskın var! Kapılar tutulsun..” diye bağırdı dışarı çıkarken.
Kimse cevap verememişti. Sesleri boğan tek şey, kurşunların metal kapılara çarpma sesiyle çıkan yankıydı.
Avlunun kapısı çoktan kırılmıştı. Yüzleri maskeli, 8-10 kişilik militan grubu içeri sızmış, gölgeler gibi hareket ediyorlardı. Karanlıkta parlayan yalnızca namlularının ucuydu. Baran yere düşen bir eri kolundan çekip sürükledi; Miraç kan kaybeden bir diğerine turnike uygulamaya çalışıyordu. Sarp’ın boğazından öfke dolu bir çığlık yükseldi:
“Siper alın! Siper alın!”
Kurşunlar sağa sola saplanırken, Esma yan yana iki askeri kalkan gibi korumaya çalışıyordu.
Mercan, avlunun taş merdiveninden tek hamlede atladı, militanlara doğru ateş açtı. Herkesin gözünde aynı şey vardı: Şok..! Ne hazırlıkları vardı, ne başka bişey … Bu baskın, ölümün ta kendisiydi.
Bir militan, karanlığın içinden aniden doğruldu. Gözleri öfke doluydu.
Parmağı, el bombasının pimini çekti.
Sessizlik bir anlığına çığlık kadar yüksek bir sese dönüştü.
Mercan’ın “bombaa !” diye haykırışı boğazında kalmıştı.
Ateş, o sesi duyduğu anda gözbebekleri küçülmüştü.
Omzundaki tüfeği hemen kavradı. Nefesi göğsünde kesildiği anda tetiğe bastı.
Mermi, gecenin sessizliğini yırtıp geçti. Militan alnının ortasına yediği kurşun ile olduğu yere savrulmuştu,
Ama çok geçti. Kulakları sağır eden patlamada taş duvarlar sarsılıp, toz bulutunun içinden yükselen çığlıklar geceyi delmişti adeta.
Mercan, kan içinde kalan bir erin üstüne kapanıp onu çekti kenara. Gözleri bir an Sarp’ın gözlerine değdi; sonra birbirlerini kaybettiler karmaşanın içinde.
Dakikalar mıydı, saniyeler mi… Zaman yoktu.
Toplam 5 militan, avluda cansız yere serildiğinde sesler hafifledi. Ama kalan 3’ü, geceye karışıp dağlara doğru kaçmayı başarmıştı.
Sessizlik…
Sonra bir inleme…
Sonra başka bir sessizlik.
Bu Gece karakolun avlusunu yalnızca barut kokusu değil, ölümün soğukluğu da kaplamıştı. Kurşun sesleri kesilmişti… ama yankısı hâlâ kulaklardaydı.
Mercan yavaş yavaş doğruldu. Önünde yatan bedenin kim olduğunu göremedi; kan yüzünü kaplamış, üniforması paramparça olmuştu.
Mercan dizlerinin üzerine çöktü. Önünde yatan erin göğsü kanla dolmuş, nefesi hırıltılı çıkıyordu. Esma hemen yanına koştu; titreyen elleriyle turnike yapmaya çalışıyordu.
“Dayan! Dayan Ali!” dedi Esma, sesi çatlamıştı.
Mercan elini erin başına koydu, yüzüne yaklaştı. Gözleri kısılmış, dudakları birbirine kenetlenmişti.
Askerin dudakları titreyerek aralandı:
“Eşhedü en lâ ilâhe illallah… ve eşhedü…”
Cümle tamamlanmadı. Nefesi bir anda kesildi. Gözleri boşluğa kaydı. Gözlerini sımsıkı kapattı Mercan, parmaklarıyla göz kapaklarını yavaşça kapattı. Hiçbir şey demedi… diyemedi.
Tam o sırada, avlunun diğer ucundan Baran’ın sesi yankılandı:
“Komutanııım!”
Sesi acı doluydu. Mercan ve Esma bakışıp aynı anda fırladılar. Taşlara basarken ayak sesleri yankılanıyordu.
Köşeyi döndüklerinde, yerde yatan bir başka beden gördüler. Bu kez üniformadaki arma… Arkasızlar’a aitti.
Baran dizlerinin üzerine çökmüş, kanlı elleriyle baskı yapıyordu göğsüne. Nefesi kesik kesik;
“Komutanım yetişin!” diye bağırdı Baran bu defa.
Mercan hızla çöktü yanına. Gözleri o anda dondu; timinden birinin kanlar içindeki yüzüne bakıyordu..
Bedenin dudakları kıpırdadı; sesi boğuk, kesik kesikti:
“Ha… hakkını… zı… he… helal edin komut…”
Söz orada koptu. Gözleri boşluğa kaydı.
Mercan’ın çenesi titredi. Gözleri doldu. Nefesini göğsünde tuttu, kimseye göstermedi. Sesi çıkmadı… ama elleriyle toprağı kavradı. Yumruğunu kaldırdı… Ve var gücüyle toprağa vurdu.
Toz havaya karışırken . Sessizlik… Herkesin içine işleyen o sessizlik.
Baran yavaşça doğruldu. Elleri kan içindeydi. Dizlerinden kalkarken bir eli istemsizce ensesine gitti; parmakları, derin bir acıyı bastırmaya çalışıyordu sanki. Omuzları düşüktü.
Gözlerinden tek bir damla yaş süzüldü…
Yüzü asla ağlamak için eğilmedi, ama o damla ihanete uğramış gibi ağırdı.
Sesi kısık, boğuk, neredeyse kendi kendine fısıldar gibiydi:
“Kardeşim…”
Söz dudaklarından dökülürken Esma donup kaldı. Elindeki sağlık çantası parmaklarının ucunda sallanıyor, yere düşecekmiş gibi titriyordu. O an yapacak hiçbir şey kalmamıştı. Gözleri, yerde yatan kanlı bedene takılı kaldı; nefesi göğsünde düğümlendi.
Baran başını kaldırmadı. Mercan’ın yanında sustu, yumruklarını sıktı. Esma’nın elleri havada, çaresizlik içinde donmuştu.
Gece, herkesi susturmuştu.
İki yiğit, şahadete ermiş, Arkasızlar’dan biri eksilmişti.
Sarp mı?
Ateş mi?
Miraç mı?
Şerafettin mi?..