Bölüm 2- Köstebek

1314 Words
Gece, lojmanın üstüne ağır bir sessizlik gibi çökerken, Mercan yine uyuyamamıştı. Son iki senedir, gecesi gündüzü Orhan Demirhan olmuştu. Her taşın altında onun eli olmasına rağmen, her işten sıyrılmayı kolaylıkla başarıyordu. Ve bu durum artık Mercanın sabrını zorluyordu. Kafasında türlü düşüncelerle boğuşurken, lojman kapısını sessizce açıp indi bahçeye. Nemli toprağın kokusu, gece serinliğiyle daha keskin geliyordu burnuna. Banka oturdu, başını geriye yaslayıp karanlık gökyüzünü seyretmeye başladı. Kısa bir süre sonra işittiği adım sesleri ile irkildi. Karanlıktan Ateş belirdi. Üzerindeki montun düğmeleri kapalı, elindeki sigara yanıyordu. “İyi geceler komutanım.” dedi alçak bir sesle. Mercan gözlerini kaldırıp baktı Ateş’e. Dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrılmıştı. “Mesai saatleri dışında komutanın değilim Ateş”dedi hafif bir gülümsemeyle. Ateş de gülümseyip, oturdu banka sessizce sigarasından bir nefes çekti. Kısa bir sessizlik çöktü aralarına; rüzgârın uğultusu ve uzaktan bir köpeğin havlaması dışında hiçbir şey yoktu. “Yine uyumadın, değil mi?” dedi sonunda Ateş. Başını olumsuz olarak iki yana sallayıp; “Uyku tutmadı..” diye mırıldanmıştı Mercan. Sigarasını parmaklarının ucunda çevirmeye başladı Ateş; “Demirhan dosyasını düşünüyorsun yine. Ne var kafanda, ne yapacaksın?” Derin bir nefes alıp, bakışlarını yere indirdi Mercan; “Bakacağız, Ateş… Ama bu adamı normal yollardan içeri tıkamam. Onu çok iyi biliyorum artık.” Diyen kadınla Ateşin kaşları çatılmıştı. Mercanı okul yıllarından beri tanırdı ve gözlerinde ki bu sisin hayra alamet olmadığını anlamıştı. “Anormal yol ne peki Mercan? Belli ki kafanda bir şeyler var… Ama kendini tehlikeye at..” demesiyle Mercan sözünü kesti hemen, sesi biraz sertleşti. “Bakacağız, Ateş. Biraz daha zamana ihtiyacım var. Hadi geç yat, sabah toplantı var…” dedi ve kalktı ayağa. Ellerini cebine sokup sessizce lojmana geri döndü. Ateş arkasından bir şey söylemedi; sadece onun adımlarını dinledi. “Kendini tehlikeye atacaksın Boncuk..! Buna izin vermem..” diyip oda kalktı peşinden. Güneş henüz tam yükselmemişti ama karakolun içi çoktan uyanmıştı. Nöbet devirleri tamamlanıyor, içtima alanında askerler sıra oluyordu. Koğuşların önünden gelen sesler sabahın tanıdık gürültüsüydü: bot bağcıkları çekiliyor, kamuflajlar düzeltiliyor, komutan emirleri tok seslerle sıralıyordu. Ama karakolun kuzey koridorunda, giriş kapısında adı olmayan odada sessizlik hâkimdi. “Siyah Oda” dedikleri yer… Arkasızlar Timi oradaydı. Masanın çevresinde toplanmış, konuşmadan bekliyorlardı. Odayı yalnızca duvarda asılı büyük Türkiye haritası, Atatürk portresi, görev panosu ve ortadaki çelik masa süslüyordu. Sessizliği bozan Esma olmuştu, sesi hafif tedirgin; “Mercan Komutan toplantıya hiç geç kalmazdı.. Bir şey mi oldu acaba?” dedi. Sarp dosyaları karıştırırken başını kaldırmadan: “Bu defa oyun büyük demek ki Esmer…” demesiyle tam o sırada kapı sertçe açıldı. Kamuflajı tam, yüzü her zamanki gibi donuk, Mercan girdi içeri. Timin tümü ani bir refleksle ayağa kalktı. “Hazır ol!” dedi Ateş komut verir gibi. Hepsi senkron şekilde selam durdu anında. Hep bir ağızdan; “Günaydın Komutanım!” sesi yükseldi odanın içinde. Mercan başıyla selamı aldı ama göz temasından kurmadan, sert adımlarla geçti masanın başına. Elindeki kalınca dosyayı sertçe masaya fırlattı. Kâğıtlar bir an havalanıp düştü masanın ortasına. “Bunlar, son iki yıldır Orhan Demirhan’a düzenlediğimiz tüm operasyonlar. Yani... Elimizde patlayan her şey!” diyip ellerini masaya koydu. Başını kaldırıp pencereye, dışarıdaki dağlara dikti bakışlarını. Gerginliği eldivensiz elleriyle masaya vuruşundan belliydi. Birkaç saniyelik sessizlikten sonra; “Her adımımız… bizden önce biliniyor. Hep bir adım önde. Bu ne anlama geliyor sizce?” diyip yavaşça döndü ve gözlerini tek tek timin üzerinde gezdirdi. “Adam fazla zeki…” dedi Sarp “Yada içerden besleniyor,” diye ekledi Şerafettin dişlerinin arasından. Şerafettinin ima ettiği şeyle, gözleri kısıldı Esma’nın; “Köstebek mi diyorsun..?” diye soran kıza cevap vermek yerine yalnızca başını salladı Şerafettin. O an herkesin yüzü gerilmişti. Sessizlik buz gibi indi odanın içine. Herkesin aklında aynı düşünce vardı ama dillendirmek başka şeydi. Hepsinin kaşları çatılmıştı. “Timden… bizden biri mi, komutanım?” dedi Baran sessiz ama sert bir tınıyla.. Mercan derin bir nefes alıp, sandalyeyi çekerek oturdu. Dirseklerini masaya dayayıp, parmaklarını birbirine geçirdi. “Arkasızlar, birbirine de, vatana da ihanet etmez Baran.” diyip gözlerini masadakilerde tek tek dolaştırdı. “Köstebek bizim içimizde değil… ama bu karakolun içinde. Ve bize bizden daha yakın.” diye ekleyip, tekrar çevirdi bakışlarını dışarıda ordan oraya koşuşturan askerlere. Odanın içini ölüm sessizliği kaplamıştı. Herkes sus pus kesilmiş, köstebeğin kim olabileceğini düşünürken, Mercan döndü time; “Elimizde ne var Miraç?” dedi. Komutanın ani sorusuyla afallamıştı Miraç. “Şey.. komutanım ben..” “Araştırma içinde olduğunu biliyorum Miraç.. Elimizde ne var?” diye tekrarladı sorusunu. Aylardır kendi gibi timinin de köstebekten şüphelendiğini ve kendilerinin araştırmaya girdiğini biliyordu. Miraç gözlüklerini takıp, önündeki laptop ekranına baktı. “İzleme sistemlerine dışardan müdahale olmadı. komutanım. Ama iç erişim loglarına biri girmiş. Parmak izleri silinmiş, girişler maskelemiş. Kimin yaptığı belli değil ama… iş bilen biri.” diyip ekranı çevirdi Mercana. Yumruklarını sıktı Esma; “Operasyon bilgilerini kim sızdırıyorsa, Demirhan hep bir adım önde olacak. Ve bu iş... artık sadece vatana ihanet değil, arkadaşlarımızın hayatıyla da oynamak demek.” dedi. Sarp sandalyesine yaslanıp, mırıldandı sessizce. “En azından Demirhan’ın zeki olmadığını anlamış olduk..” Mercan ayağa kalktı. Artık kararlılığı sesine sinmişti. “Düşmanı hafife alma Sarp.. Zeki olmasa devletin askerini kendi tarafına çekemezdi..” diyip yürüdü camın önüne.: “Bu işte başka bir yol izleyeceğiz. Artık bildikleri yollarla değil... kendi kurallarımızla oynayacağız. Ama önceliğimiz köstebeği bulmak..” dedi. “Sonra komutanım.. Plan nedir..?” dedi Ateş. Bakışları keskindi, bir anlık kesişti Mercan komutan ile gözleri. “Orhan Demirhan’ı bize zaafı getirecek Ateş..” dedi Mercan. Bir anda sessizleşmişti oda. Hepsinin gözleri Mercan’ın üzerindeydi. “Bu oyunun bedeli büyük olur, Komutanım. Geri dönülmez yerlere gidersek…” diyip sustu Ateş. Ama Mercanın başını dikti; “ Biz ne zaman dönmek için çıktık bu yola Ateş.. Arkasızlar ne zaman yolun sonunu hesap ederek çıktı yola..!” dedi. O an herkes göz göze geldi. Karar alınmıştı. O masada, yeni bir savaş başlamıştı artık. “Vakti geldiği zaman, detayları konuşacağız. Şimdilik öncelik köstebek..” diyip çıktı odadan. Mercanın gidişiyle tim yine sessizliğe bürünmüştü. “Demirhan’ın zaafı ne ki!!” diyen Esma’ya döndü tüm bakışlar. “Yosun gözlü komutan..” dedi Baran öfkeyle. “Nasıl..! Mercan komutan kendini mi yem yapacak..” diyen kızla herkes eğmişti başını yere. ~~~ Sabah, Demirhan Konağı’nda her zamanki kasvet hüküm sürüyordu. Güneş doğmuştu ama konağın içi hâlâ gölgelerle doluydu. Orhan ağır adımlarla sofraya yaklaşıp, başıyla babasına selam verdi. “Hayırlı sabahlar baba..” Halis Ağa, göz ucuyla baktı oğluna. “Hayırlı sabahlar..” dedi. Sesi her zamanki gibi sert ve soğuktu. Bir süre Orhan’ı süzdükten sonra; “Yine uyumadın mı sen!” diye sordu. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir kıvrım oluşmuştu Orhan’ın. “Uykusuzlukta babadan miras..” diyip çatalın ucuna sapladığı zeytini attı ağzına. Rahattı, ve bu rahatlığı Halis ağanın canını fazlasıyla sıkıyordu. “Irak’a gidecek tırlar hâlâ sınırdan geçmemiş.”dedi, hesap sorar bir tonla. “Girer elbet… aceleleri ne?” diyip, umursamazca çayını aldı eline Orhan. Halis Ağa’nın yüzü gerildikçe gerilmişti öfkeden; sesi iyice sertleşti. “Geceden girecekti, sabah oldu sabah! Habire kefaret mi ödeyeceğiz, kaçıncı bu ?” Babasının öfkesine rağmen, sadece çayını yudumluyordu Orhan. “Üç kuruşluk kefareti büyütme baba. O işler artık senin zamanındaki gibi yürümüyor. Sen savaşla hüküm sürdün… ben akılla sürüyorum.” diyen oğluyla Halis Ağa’nın kaşları çatılmıştı. Masaya bastığı elindeki damarlar belirginleşti. “ Ve sürdüğün hükmü de bir eksik etekle yıkacaksın, ha?” demesiyle, ağzından çıkan Sözler buz gibi düştü sofraya. O an havadaki gerilim, keskin bir bıçak gibiydi. “O komutan… O komutandan uzak dur Orhan. Bir işimize dahi köstek olduğunu duyarsam… Kuran hakkı için, o dağlarda selası yankılanır!” dedi Halis Ağa. Ardından da sert bir hamleyle sandalyeden kalktı. Merdiven başına geldiğinde, oğlunun sesiyle durdu yerinde. Başını hafiften çevirip baktı aynı öfkeyle. “Komutana yaklaşmayacak, yaklaştırmayacaksın baba! Kadının kılına zarar gelirse… değil bu konağı, Hakkâri’yi yakarım içindekilerle beraber! Bu böyle biline!” dedi Orhan. Sandalyesini sertçe iterek kalktı ayağa. Kapıya doğru yürüyüp tam çıkarken, başını hafifçe çevirip öfke dolu gözlerini dikti babasının aynı duygudaki gözlerine; “Ben boş yemin etmem, baba. Bunu en iyi sen bilirsin. Sakın… sakın!” diyip hızla çıktı konaktan.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD